Trabzon; Karadeniz’in İnci’si

Trabzon; Karadeniz’in inci’si;

TrabzonKaradeniz Bölgesi’nin Doğu Karadeniz bölümünde yer alan merkezii bir şehirdir.

Karadeniz sahili ile Zigana Dağları arasında yer almakta olup yüzüölçümü açısından az bir alan kaplar.Batısında Giresun’a bağlı Eynesil ilçesi, güneyinde Gümüşhane’ye bağlı Torul ilçesi ve Bayburt, doğusunda da Rize’ye bağlı İkizdere ve Kalkandereilçeleri, kuzeyi Karadeniz ile çevrili antik çağ’dan beri varlığı bilinen il ve il merkezinin adıdır. Şehrin toplam nüfusu 2009 yılında Adrese dayalı nufus kayıt sistemi(ADNKS) sonuçlarına göre 765.127’tur.1935’te 30.000 olan nüfusu 1990’da 361.886’ya, 2000’de 975.137’ye çıkmıştır. 2007’de 740.569’e düşmüştür

Coğrafya

Dar bir sahil şeridinin ardında denize dikey uzanan dağlık bir araziye sahip olan ilin merkezi Boztepe (antik Minthrion tepesi) üzerine kurulmuştur. İl topraklarının % 22,4 yayla, % 77,6 si ise tepelerden oluşmaktadır.

Dereler

Değirmendere (Piksidis), Yanbolu, Fol, Ağasar, İskefiye, Kalenima, Karadere (Araklı), Küçükdere, Koha, Sürmene (Manahos), Solaklı, Baltacı deresi, Sera Deresi…

Nüfus

Toplam nüfusu 765.127’dur. Bu nüfusun yaklaşık %54’ü şehir ve ilçe gibi merkezlerde,%46’sı ise kırsal kesimlerde yani köylerde yaşamaktadır.

Antik Çağ

Eusebius’a göre şehrin kuruluş tarihini MÖ 756 olmakla birlikte bu iddia Trabzon’u İstanbul, Roma hatta, genel kanıya göre Trabzon ve diğer Doğu Karadeniz kolonizasyonunu gerçekleştiren Sinop’tan daha eski bir kent yapmaktadır. Bu durum gerçekse Sinoplular varolan bir kenti MÖ 630 tarihinden sonra yeniden kolonize etmiş olmalıdırlar.
Anabasis’te geçen „Pontos Euksenios kıyısındaki bu şehir Sinope’nin Lazların ataları olan Kolhis ülkesindeki kolonisidir“ifadesi daha sonra Arrian ve Peripleus tarafından da onaylanmıştır.[1]
Merkezinde Yunanlıların çevre köylerinde bugünkü Lazların ataları olan Kolhislilerin ve Tzanların (Zan – Çan) yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan ve Euphrates civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeydi. Pontus İmparatoru Mithridates’in Roma İmparatorluğu ile giriştiği bir dizi savaşı kaybetmesinin ardından Anadolu topraklarının yanı sıra Trabzon’da Roma hakimiyetine girmiştir.

Roma ve Bizans

Pompey’e karşı mücadelesinde Mithridates’e destek vermeyen Trabzon Roma döneminde ödüllendirilmiş serbest şehir statüsü kazandırılmıştır. Bizzat kente gelen Arrian, Trapezus’un Roma döneminde güney Karadenizdeki en önemli liman kenti olduğunu belirtmiştir. Roma İmparatoru Hadrian döneminde restore edilen kente, Trajan döneminde Pontus Kapadokyası eyaletinin başkenti olmuş ve yeni bir liman inşa edilmiştir. Gallianus döneminde birGermen kabilesi olan Gotlar tarafından yağmalanmış , Justiniandöneminde tekarar onarılarak eski konumunu kaznamıştır. İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine Komnenosailesi,Trabzon’a sığınarak 1461 tarihine Osmanlı fethine dek sürecek bağımsız bir krallık (Trabzon İmparatorluğu) kuracaklar, kendilerini Roma İmparatoru ilan edeceklerdi

Trabzon İmparatorluğu

Komnenos hanedanından VII. Michael Latin işgali nedeniyle Trabzon’a gelerek teyzesi Gürcü kraliçesi Tamar’nın da desteğiyle kendini Roma İmparatoru ilan etmişse de Batı özellikle Vatikan Trabzon İmparatorunu küçümseyerek „Laz hükümdarı“ olarak tanımlamıştır [6]. Trabzon imparatorları başlangıçta diğer Bizans (Doğu Roma) imparatorları gibi çift başlı (aetos) figürünü sembol olarak kullanmışlarsa da Latin işgalinin sona ermesi ve Konstantinapolis’de yeniden yasal yönetimin iktidarı ele geçirmesiyle, bir çatışmaya sebebiyet vermemek için bugün Trabzon Ayasofya müzesinin giriş kapısının üzerinde rölyefi bulunan tek başlı kartal sembolü tercih etmişlerdir. Cenevizliler ile Venedikliler, Moğollar ile Osmanlılar hatta çeşitli Türkmen (Akkoyunlu kabile federasyonuna mensup) klanları ile denge politikası sürdürerek, varlığını sürdürebilen bu zengin liman kenti, İstanbul’un fethinden sekiz yıl sonra (1461Fatih Sultan Mehmet tarafından Karadeniz’deki çeşitli beylikler, İtalyan kolonileri ve Kırım’la birlikte ele geçirilerek İpek yolunun stratejik anahtarının Osmanlı hakimiyetine girmesi sağlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu

I. Bayezid’in 1398 de Samsun yöresini almasından sonra Trabzon Komnenos Krallığı Osmanlı Devletine yıllık vergi ödemek zorunda bırakılmıştır. David Komnenos, iktidarı döneminde (1458-1461) vergi ödemeyi durdurarak, önceden ödediklerini de Akkoyunlu Devleti Sultanı Uzun Hasan aracılığıyla geri istemiş, Osmanlılara karşı Avrupa’daki büyük devletlere ittifak önerisinde bulunmuştur. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet’in öncülüğündeki Osmanlı Kuvvetleri Bölgeyi kuşatarak, 1461 yılında Trabzon’u ele geçirmiş ve Komnenosların egemenliğine son vermiştir.

Trabzon, Osmanlı Döneminde önce eyalet ve sancak olarak şehzade ve mutasarrıflar tarafından idare edilmiştir. İlk sancak beyi Hızır Bey’dir. 1470 yılında sancak beyliği küçük yaşta Şehzade Abdullah’a verilmiş; Abdullah, annesi Şirin Hatunla birlikte 1479 yılına kadar Trabzon’da yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim de şehzadeliği sırasında (1491-1512) Trabzon’da Sancak Beyi olarak bulunmuş, sonradan Kanuni ünvanı alacak olan oğlu Sultan Süleyman burada doğmuştur.
Trabzon 16. yüzyılda, merkezi Batum olan Lazistan Sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.
1859-1864 yılları arasında Kuzey Kafkasya’da süregelen Kafkas-Rus savaşı, Çerkes ve Abaza halkının yenilgisi ile sonuçlanmış ve şehre sayıları 360.binin üzerinde göçmenin yığılmasına yolaçmıştır. Doğal olarak büyük bir afete dönüşen göç, salgın hastalıklar, açlık ve toplum içinde kaynaşmalara yolaçmıştır. Çok kısa bir zaman içinde Trabzon ve Akçakale limanları ve çevresinde ki yerleşim yereleri adeta rezervasyonlara dönüşmüştür. Bu dönem sırasında salgın hastlıklardan korakarak kaçan yerel halk yaylalara geçmiş ve şehirde yeni göçmenlerle, devlet görevlilerinden başka sadece kaçamayacak durumda olanlar kalmıştır.
1867 yılında Trabzon’da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868 yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında Lazistan, Gümüşhane, Canik Sancakları da buraya bağlanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar Trabzon’a saldırır (14 Nisan 1916). Trabzonlulardan oluşan vurucu güçler (Milis), bu saldırı sırasında gerilla savaşı verirler. Bu sıralarda, cepheye gönderilmek üzere Hamidiye Zırhlısının desteğinde Trabzon Limanına gelen cephane Trabzonlu gençlerce büyük bir heyecan içinde boşaltılıp Maçka’ya taşınır.
Çaykara’da Sultan Murat Yaylasında (10 Haziran 1916), Of’ta Baltacı, Arsin’de Yanbolu Derelerinde Ruslara karşı başarılı savaşlar verilmiş, ancak o yıllardaki koşullar altında düşmanın Trabzon’a girmesine engel olunamaz ve Ruslar 14 Nisan l916 yılında Trabzon’a girer. Rusların Trabzon’da kaldığı bir yıl, on ay, on günlük süre içinde özellikle Rumlar ve Ermeniler, yerli halka büyük işkenceler yaparlar; sayısız insan öldürürler.
1917′de Rusya’da “Bolşevik Devrimi” olur, Çarlık Yönetimi yıkılır. Bunun üzerine Rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu Rusların Trabzon’dan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve Karadağ’da toplanan Türk Çeteleri, Akçaabat’a inerek Yüzbaşı Kahraman Bey’in komutasında üç koldan Trabzon’a doğru yürürler ve 24 Şubat 1918 tarihinde Trabzon’a girer.

Türkiye Cumhuriyeti

Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlar ve Trabzonda yeni ülkenin yeni idari yapısında altmışbir (61) nolu il olarak yerini almıştır.

İlin Cumhuriyet dönemindeki sınırları kültürel ve tarihsel bir düşünceyle değil tamamen idari yapı ve merkezlere uzaklıklar baz alınarak çizilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 81 ilinden biri olan Trabzon, Doğu Karadeniz bölgesinde yer almakta ve 4.685 km2’lik yüzölçümüyle ülke topraklarının % 0,6’sını oluşturmaktadır.
Cumhuriyetin ilanından sonra Trabzonda çeşitli fabrikalar kurulmuştur.
Atatürk, Cumhuriyet döneminde Trabzon’a üç kez gelir; 1924, 1930 ve 1937 yıllarında, ilk geldikleri 15 Eylül 1924 günü, Trabzonlularca “ATATÜRK GÜNÜ” olarak kabul edilir ve bu kendisine bir telle bildirilir.

Halk

Trabzon halkı adet , yaşam tarzı , gelenek ve görenek bakımından kendine ve yöreye özgü özellikler taşımaktadır. Trabzonda çok çeşitli türkmen boyları yaşamaktadır. Çepniler ise bölgede Şalpazarı ve Beşikdüzü ilçesinin Şalpazarına yakın köylerinde 29 kadar köyde yaşamakta olup en eski Türkmen geleneklerini hala sürdürmektedirler.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde; „Fâtih Sultan Mehmed Han Gazi (toprağı mis kokulu ve mekanı cennet olsun.) hazretleri bu kaleyi feth ettiğinde dört tarafında bulunan bölgelerden çeşitli insanları sürerek Trabzon’a nakl ettirip iskân ettirdi. Öyle imar oldu ki sanki insan deryası oldu. Halkının çoğunluğu Lazlardan oluşan insanlar topluluğudur.“ demektedir.
Trabzon halkının fiziki özelliklerinden söz ederken de, „Beşinci iklimde bulunduğu için suyu ve havasının tatlılığından bütün halkı gezip eğlenmeye hevesli ve zevk ehli olup içmeye ve eğlenmeye düşkünlerdir. Gamsız ve aldırışsız zarif dostlar ve âşık kimseler olduklarından yüzlerinin renkleri kırmızımsıdır. Kadınlar kısmı Abaza, Gürcü ve Çerkes güzelleri olduklarından güzel erkek ve kız çocukları olur ki sanki her biri birer ay parçası ve güneş pençesidirler.“ diye tarif etmektedir.

Dil

Trabzon halkı 16. yy içinde İslâmlaştıktan sonra anadilleri olan Pontusçayı ve Lazcayı bırakıp Türkçeye alışırken zorlanmışlardır.Özellikle Yunanca’da olmayan -b-, -d-, -g-, – ı- gibi harfleri çıkaramadıkları için Yunanca söylenişlerine uydurarak konuşmuşlardır.[7] Sözgelimibalık kelimesindeki „b“ ve „ı“ sesleri Yunanca’da olmaması ve İslâm’ı yeni kabul etmiş olan Trabzonluların Türk dilini konuşamamsı nedeniyle bu kelimeyi Pontus Yunancası’na adapte ederek paluk olarak telâffuz ederler. Bununla beraber Trabzonda kesintisiz dört asırdan fazla süredir Türkçe konuşulmaktadır.Yerel halkın bir kısmının asıl dilli arkaik Rumcadır.

Pontus Rumcası LazcaGürcüceRusçaErmenice ve Farsça’dan çok sayıda ödünç kelime içeren Trabzon ağzı Özellikle alışılmadık ünsüz değişimleri ile Anadolu Türkçesi’nden derin farklılıklar çermektedir. KöprübaşıÇaykaraMaçkaTonyaOfDernekpazarıyerleşimlerinde Rumcanın arkaik ögeler taşıyan yerel bir dialekti günümüzde de Müslümanlar tarafından 50 civarında köyde 5,000 ile 80,000 kadar kişi tarafından konuşulmaya devam etmektedir.

/ b / > / p / baluk > paluk
*/ d / > / t / dere > tere
*/ k / > / g / katuk > gatuk
*/ g / > / c / gelin > celun (Batı Trabzon)
*/ c / > / ç / came > çame
*/ k / > / ç / > öküz > öçüz (Merkez Çömlekçi mahallesi, Doğu Trabzon)

Geleneksel kıyafetleri içerisinde Karadenizli çift, Osmanlı dönemi

Giyim-kuşam

Osmanlı döneminde Samsun ile Batum arasında(sahil) geleneksel giyim (Laz kıyafeti olarak da bilinir) şöyledir:
Erkek: Başta iki ucu üzerinden sarık gibi dolanarak uzun kulaklı bir düğümle bağlanan ve kukula adı verilen siyah başlık. Üstte beyaz mintan ve üzerine siyah aba yelek. Altta bacak arası körüklü bacak kısmı dar zipka adı verilen siyah şalvar.
Kadın (köylü): İçte kamis adı verilen yakasız Trabzon bezinden gömlek, başta keşan peştemal, alltta etek veya üçetek elbise (zibun)bele bağlanan ve rengi yöreden yöreye değişen peştemal (fota. Üstte fermene veya kadife adı verilen yelek.
Kadın (şehirli, kasabalı): Başta tepelik, Tapla, Koursi, hotoz adı verilen gümüş ya da altın sırmalı yuvarlak tepelik. İçte kamis, üzerine zibun (üçetek) belde peştemal, lahor veya trablus.

Köylü ya da şehirli olsun Trabzon kadını (Rize ve Artvin sahilinde yaşayan Lazlar gibi) kesinlikle şalvar giymemektedir. Tek istisna Şalpazarı bölgesinde olup Çepni kadınları şalvar giymekte ve ucu püsküllü kırmızı ya da pembe belbağı takmaktadır.

Müzik ve Halk oyunları

Trabzon bölgesinin geleneksel çalgıları şimşir kavalkemençedavul-zurna ve yörede zimponadankiyo adlarıyla da bilinen tulumdur. Sayısız çeşidi olup kadın ve erkekler tarafından toplu oynanılan geleneksel dansların adı isehorondur.kolbastı oyunu 1930 yılında Trabzon’un Faroz mahallesinde başlamıştır. Farozlu balıkçıların kendi aralarında oynadığı bir oyundur.

Kültürel Yaşam

Trabzon ilinde tiyatro etkinlikleri Trabzon Belediye Tiyatrosu ve Trabzon Devlet Tiyatrosu tarafından yürütülmektedir.Halk eğitim merkezlerinde amatörce tiyatro, müzik ve halk oyunları çalışmaları yapılmaktadır. Müzik alanında çalışmalar yapan Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun yanı sıra karikatür ve resim çalışmaları Belediye Sergi Salonu’nda sergilenmektedir.

Eğitim

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Trabzon’da eğitim kuruluşu olarak sekiz medrese, eğitim süresi dört yıl olan beş adet ilkokul, bir adet sanat yurdu, bir adet askeri rüştiye, bir adet idadi ve bir adet Darülmuallimin bulunmaktaydı. Günümüde Trabzon ilinde 815 ilköğretim okulu, 86 lise ve dengi okul ve 2 Aralık 1963 tarihinde öğretime açılan Karadeniz Teknik Üniversitesi bulunmaktadır.

Mutfak

Samsun Batum arasında yeralan bölge mutfağının ayırıcı temel besinleri karalahanamısır ve hamsi olup, bu üçlünün çorbasından ekmeğine dek sayısız kombinasyonu bulunmaktadır. Bölgeye özgü yemeklerden en karakteristik olanları şunlardır:

Mısır unundan:Kuymak (Rize’de muhlama,Vakfıkebir ve Şalpazarında yağlaş), haçapur, hamsili ekmek, lamesli ekmek
Karalahanadan: Çorba, sarma
Tatlı olarak: Kabak tatlısı, kabak pilavı (bölgede pilav ve makarna şekerli olarak tüketilir- tatlıların yanında içecek olarak ayran içilir.)
Hamsiden: Buğulama, hoholli hamsi, hamsili ekmek, kaygana
Fasülyeden (lobya): turşu kavurma
Mısırdan: Korkot (mısır çorbası)

Tarihi-Turistik Yerler

Roma İmparatorluğu ve Osmanlı döneminde eyalet merkezi olmuş, Ortaçağ’da bir Rum imparatorluğuna başkentlik yapmış kent doğal güzelliklerinin yanı sıra pek çok tarihi yapıyı barındırmaktadır.Bunların en önemlileri:

  • Manastırlar: Sümela ManastırıAyasofya müzesi,Kaymaklı Manastırı(Amenapırgiç Ermeni Kilisesi), Kızlar (Panagia Theoskepastos) Manastırı, Gregorios Peristera (Hızır İlyas)Manastırı, Kızlar (Panagia Kerameste) Manastırı, Vazelon Manastırı,
  • Hagaios Savas (Maşatlık) Kaya Kiliseleri,
  • Kiliseler ve Camiler: Hagia Anna (Küçük Ayvasil), Sotha (St. John)K, Hagios Theodoros, Hagios Konstantinos, Hagios Khristophoras, Hagios Kiryaki, Santa Maria, Hagios Mikhail, Panagia Tzita, Fatih (Panagia Khrysokephalos), Yeni Cuma (Hagios Eugenios), Nakip (Hagios Andreas Kilisesi), Hüsnü Köktuğ (Hagios Eleutherios), İskender Paşa Camii, Semerciler, Çarşı Camii, Gülbahar Hatun Camii, Trabzon valiliği ve Valievi.
  • Konaklar:

  • [Atatürk Köşkü] Memiş Ağa Konağı (Sürmene), Çakıroğlu İsmail Ağa Konağı (Of), Çakıroğlu Hasan Ağa KonağıKaramollaoğlu Topal Mustafa Evi (Araklı)
  • Araklı ilçesine bağlı Konakönü mahallesindede birçok tarihi yapı bulunmaktadır. Bu yapılar Rus işgaline tanıklık etmekle birlikte çok eski zamanlarında izlerini taşımaktadır.
  • Hamamlar: Sekiz Direkli Hamam,Fatih Hamamı, İskender Paşa Hamamı,Çifte Hamam, Hacı Arif Hamamı, Alaca Hamam, Tophane Hamamı
  • Osmanlı Dönemi Diğer Eserleri: Soğuk Çeşme, Bedesten, Sufi Ali Bey kitabesi,Sur Kitabesi, Kabak Meydan Şadırvanı,Ortahisar Muvakkithanesi,Çarşı Camii Muvakkithanesi,Askeri Hastahane,Seyyidi Hacı Mehmed Çeşmesi,İskender Paşa Çeşmesi ,Kethüdazade Hacı Emin Ağa Çeşmesi,Manastır Çeşmesi,Abdullah Paşa Çeşmesi,Hafız Muhammed Çeşmesi,Abdulhamid liman Çeşmesi

Trabzon’un İlçeleri:

TrabzonAkçaabatAraklıArsinBeşikdüzü (Şarli)Çarşıbaşı (İskefiye)Çaykara (Kadahor)DernekpazarıDüzköyHayratKöprübaşı (Goneşara) |MaçkaOfSürmeneŞalpazarı (Ağasar)TonyaVakfıkebir (Fol)Yomra

Kaynak:

Wikipedia; Özgür ansiklopedi

Derleyen:   Mehmet Sungur

Mübarek gitti; “Mübarek” olsun..!

Mehmet Sungur

Hüsnü Mübarek istifa etti, Şimdi ne olacak?

Uzun bir tarihe ve yüklü bir Kültüre sahip olan Mısır halkı 32 yıllık bir süreden sonra Hüsnü Mübarek’ten kurtuldu(mu)? İnşallah öyle olur, başka Mübarek’ler yerini almadan istenilen hedefe ulaşılır.

Mısır, Arap Dünya’sının önemli bir devleti olduğu inkar edilemez. Ancak yakın tarihinde bu önemli pozisyonunu kullanamamıştır. Despot bir yöneticinin Olağanüstü hal yönetiminin esiri olmuştur. Tabii ki batı desteğiyle. Batılılar bir dalda iki kuş görmeden taş atmaz olduklarına göre, şimdi ne olacak ?

Asıl sorulacak olan soru; Batılı devletler bu durumu nasıl değerlendirecekler ve kendi çıkarlarını nasıl yeni rejimle aynı çatı altında uyumlu bir duruma koyabilecekler. Çünkü, Batılılar öyle kendileri için var olduğunu iddia ettikleri; kendi tabirleriyle söylemek lazimse; Batılı değerler (Westliche werte) çıkarlarının tehlikeye girdiği zaman o kadar ciddiye almazlar, hatta onları bin bir türlü beceriyle ihlal edebilirler. Örnek verecek olursak; bunu Filistin’de Irak’ta ve Afganistan’da görebiliriz. Onlar gerçek anlamda kendilerinin koymuş oldukları değerlerin nöbetçisi olsalardı (?) bu gün orta doğuda çoktan barış ve huzur olurdu… ve bunun yanında ayrıca İran konusunda daha farklı bir politika izlerlerdi.

Mısır halkı bu önemli ve tehlikeli dönemde çok dikkatli olmalıdır. Asker geçici olarak idareyi ele alması doğrudur diye düşünüyorum, tabii geçici olarak. Ayrıca İsrail’in tutumu merak edilecek unsurların başını oluşturuyor.

Bilinmesi gereken diğer bir hususta, ABD ‘in tutumu ne olacaktır. Çünkü Amerika artık eskisi gibi orta doğuda nüfuz sahibi olamayacağını biliyordur, bu durum ABD’yi hırçınlığa iter mi?… bilinmez. Yeni hükümet dengeli bir politika uygulamakta çok dikkatli olması;… zorunlu olması gereken adımların başında gelmelidir. Hırçın bir Amerika yaralı bir boksöre benzer, ve yumruklarının hedefini seçmekte zorluk çekebilir. Ayrıca Fransa, İngiltere ve Almanya, bir başka deyişle Avrupa, Süveyş kanalının kapanabileceğini düşünmek dahi istemezler, çünkü Avrupa’nın Enerji ihtiyacı sekteye uğradığında yaralı Kaplan olmaktan çekinmezler… yaralı Kaplanları hepimiz çok iyi tanırız; Tarih bunu bizlere çok defa öğretmiştir.

Aydınlık günlerin Mısır halkının geleceğine ışık tutabilmesi, yeni oluşturacakları rejim’in kendileri için en iyisi olması umuduyla; “Mübarek” olsun….Kutlu olsun…!

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur

12 Şubat 2011 Cumartesi

Tarihimizde İz Bırakanlar

İstiklâl Marşı Şâiri

MEHMED AKİF Ersoy

Derleyen : Mehmet SUNGUR

Sevr antlaşmasından sonra düşman baskısına maruz kalan vatanın semâlarını kara bulutlar kaplamıştı. Asırlar boyu esaret nedir bilmeyen bir millet mahzundu, kederliydi… Bu vatan semâlarında dalgalanan şanlı sancak ve asırlar boyu vatan semalarını çınlatan Ezan-ı Muhammedi dinecek miydi?.. İşte bu esnada gönüllere su serpen ümit mayası aşılayan gür bir ses şöyle haykırıyordu:

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlıyacak,

O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

Bu ses, Mehmed Akif in sesiydi. İstiklal marşıyla millete böyle sesleniyordu. Aynı ses, Balkan harbi esnasında; Beyazıt, Fatih, Süleymaniye camii şeriflerinden, milli Mücadele’de Balıkesir Zağanos Paşa, Kastamonu Nasrullah ve daha pek çok camilerden millete seslenmişti…

İlk önce ümitsizliğe karşı çıkmış, daha sonra fikir birliği için, İslam Birliği için çalışmaya başlamıştı.

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez”

diyerek tefrikanın dehşetine dikkatleri çeken Akif hiçbir vakit ümidini kaybetmiyordu. Şöyle sesleniyordu necib milletine:

“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

Değil mi sinede birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz!…

Ve Mehmed Akif in dediği gibi yedi düvel saldırsa da bu cephe sarsılmayacaktı, sarsılmamıştı. İstaklal, Hakka tapan milletindi ancak… Ve “İla-yı kelimetullah” için didinen bir millete Cenab-ı Hakkın armağanıydı, ihsanıydı istiklal…

Mehmed Akif şiirleriyle, makaleleriyle vaazlarıyla bu milletin dertlerini dile getirmiştir. O hislenişiyle, heyecanıyla, yaşayışıyla bu milletten bir parçaydı. Bu necib milletin tercümanı, san’atkârı, bir temsilcisiydi. Bu yüzdendir ki millet onu muhabbetle bağrına basmış, aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Unutmayacaktı da… Her sabah vatan evladları “İstiklâl Marşı “nı gür sesle söylemekte, mânâsını ruhlarına sindirmektedir…

Hayatı-Şahsiyeti

Mehmed Akif in hayatına bakıldığında onu vatan şairi, İslâm şâiri yapan unsurların ne kadar yerli ve asil olduğu görülecektir.

Akif, 1873 yılında Fatih Sarıgüzel semtinde her köşesine Kur’an sesi sinmiş mütevazi bir evde dünyaya geldi. Babası, Fatih müderrislerinden İpekli Tahir Efendi’dir. Annesi Buhara Türklerinden Emine Şerife Hanım’dır.

Çok âbid ve zâhid ebeveynin çocuğu olmak saadetini tadarak dünya misafirhanesinde günlerini geçiren Akif, henüz çok küçük yaşından itibaren anne ve babasından ibâdetin vecdini, zevkini, heyecanını tadarak hayat mektebinin ilk basamağını adımlamaya başlamıştı.

Konuşmaya başladığı andan itibaren babası ona Kur’an-ı Kerim’den âyetler ezberletmeye başlamıştı.

Henüz dört yaşındayken de Fatih’te Emir Buharî mahalle mektebinde ilk tahsiline başlamıştı. Daha sonra yine Fatih’te muvakkitha’nenin yanında ilk mektebe devam etti. Ardından Fatih Merkez Rüştiyesini ve daha sonra da Mülkiye’nin idâdî kısmını bitirdi.

Bu tahsil devresi esnasında bir taraftan da babasından Arapça, fıkıh, tefsir gibi dinî ilimler tahsil etmekte, Esad Dede’den de Farsça dersleri almaktaydı. İlme ve ilim tahsiline doymak bilmiyordu âdeta…

1887 senesine kadar tahsil hayatı kesintisiz devam etmiştir. Bu sene içerisinde üst üste gelen iki acı, Akif i kedere boğmuştur. Hem hocası, hem arkadaşı olan babası bu sene içerisinde vefat etmişti. Pederinin vefatından sonra büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Bu hadiselerden sonra ailesinin mesuliyeti de omuzlarına yüklenen Akif, Halkalı Ziraat ve Beytar Mektebine girerek yüksek tahsilini tamamlamış ve hayata atılabilecek duruma gelmiştir.

Okulu bitirdiği 1893 senesinden memuriyetten ayrıldığı 1913′e kadar çeşitli vazifelerle Anadolu ve Rumeli’de bulunmuştur. Memuriyeti esnasında bir yandan da, Halkalı Ziraat ve Ziraat Makinesi mektepleriyle, İstanbul Darülfünununda edebiyat ve kitabet dersleri vermiştir.

Balkan harbinin arkasından memuriyetten ve Darülfünundan istifade etmiştir.

Akif o andan itibaren bütün mevcudiyetiyle vatan hizmetine koşmuştur. Balkan faciasını müteakip İstanbul’un selâtin camilerinde binlerce İstanbulluya verdiği vaazlarında mağlubiyetin sebeblerini tahlil ediyor ve ümitsizliğe yer verilmemesini ihtar ederek ümidvâr olmalarını, ayrılığa asla yer verilmemesini, birlik ve beraberlik içerisinde olunmasını, Cenab-ı Hakka bağlılıktan ayrılınmadığı müddetçe zaferin er geç kendilerinin olacağını söylüyordu.

Akif, 1918 yılında İslam’a yapılan hücumlara ilmi cevap vermek ve saldırıları ikna edici delillerle susturmak, İslam Âleminde ortaya çıkan birtakım dinî meseleleri halletmek için kurulan “Darül Hikmet-il İslâmiyye” de vazife yapmıştır.

İstanbul’da hizmet vasıtasının tamamen kaybolması üzerine de mücadelesini sürdürmek üzere Anadolu’ya geçmiştir.

Milli Mücadele’de Akif

Milli Mücadele saflarında yer almak için Ankara’ya giden Akif i çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatırken görüyoruz… Vaaz ve nasihatlarıyla mücadelenin ehemmiyetini dile getiren Akif, her gittiği yerde büyük alâkayla karşılanıyordu.Konuşmalarıyla milletin hissiyatını dile getiriyor. Milletin hissiyatına, ruhuna hitap ediyordu.

6 Şubat 1920 günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiini tıklım tıklım dolduran ahâliye şöyle sesleniyordu Akif:

“Ey cemaati Müslimin! memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücâhedâtımızda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin, bu himmetlerin sırf müdafai din ve vatan gayesine müteveccih olduğu yar ve ağyar nazarında tamamiyle anlaşılmalıdır. Fırkacılık, menfaatcilik, komitecilik gibi hislerden külliyen müberra olduğuna yakındakilere uzaktakilere tamamiyle kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete, bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir.”

Yine devamla şöyle diyordu:

“Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye, bir farizâ-i diniye vardır ki onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak, kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar… Her fert için farz-ı ayın olduğu, bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır.”

Akif in bu vazlan kulaktan kulağa her tarafa yayılıyordu. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaaz ise Yurdun çeşitli yerlerinde camilerde okunmuş, bastırılarak her tarafa dağıtılmıştır.

İstiklal Harbi esnasında I.Büyük Millet meclisine Burdur mebusu olarak giren Akif bu devrede 17 Şubat 1921′de İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Millet meclisince yüzlerce şiir arasından seçilerek 12 Mart 1921′de kabul edilen İstiklal Marşı, mecliste tekrar tekrar okunmuş, vecd içerisinde ayakta dinlenmiştir…

Bu esnada yazdığı şiirler dillerden düşmüyordu. Cepheye giden kahraman Mehmedçiğe şöyle sesleniyordu Akif:

“Yurdunu Allaha bırak çık yola

“Cenk”e deyip çık ki vatan kurtula.

Böyle müyesser mi gaza her kula

Haydi, levend asker, uğurlar ola.”

Bütün şiddetiyle Anadoluya saldıran düşmanlar karşısında imanlı göğsünü siper edenlere kuvve-i maneviyye olarak Akif in sesi çınlıyordu siperlerde:

“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i namusun?

Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun.”

…Ve azimle, imanla büyük savaştan yüz akıyla zaferle çıkılmıştı.

Akif in İstiklal Harbinden sonraki devresi vatandan cüda geçmiştir.

Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine 1923′te Mısır’a gitmiştir. Daha sonra aralıklarla tekrarlanan bu Mısır seyahati, 1926′dan 1936′ya kadar 10 sene fasılasız sürmüştür. Bu devrede Akif fikrî mesâisi yanında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türk edebiyatı dersi okutmuştur.

1936 senesi sonlarında hastalanması üzerine Vatana dönen Akif, 26 Aralık 1936 günü akşamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aziz naşı ebedî âlemin ilk kapısı olan Edirnekapı’daki şehitlikte bulunan mezarlığa binlerce gencin elleri üzerinde taşınmıştır…

Fikirleri-şahsiyeti

Akif, İslama ruhu canıyla bağlı bir şahsiyet olarak İslâmı lisanı hali yanında kaliyle de müşahhas olarak anlatmıştır. Akif, İslamiyetin gericilik ile asla alakası olmadığım, müsbet ilimlerle dinî ilimlerin beraber götürülmesi lazım geldiğini söylüyordu.

Miskinliğin İslamiyyette yeri olmadığını bilakis İslamiyyetin gayret dini olduğunu haykırıyordu. Şöyle diyordu Akif:

“Şehâmet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır, Hakiki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.” İslam Birliği’nin önde gelen savunucularındandı. Mekteplerde, ahlaktan millî şuurdan, inançlardan taviz verilmeden tedrisat yapılmasını müdafaa ediyordu…

Gençleri çalışmaya, gayret etmeye, yükselmeye teşvik ediyordu.

Zaten kendi tahsil hayatı gelecek nesillere müşahhas bir misaldi. O, yüksek tahsili esnasında aynı sınıfta bulunan Ermeni ve Yahudi gençlerle birincilik mücadelesi yapmış, “Bir gayrı müslimden geri kalmamak için” vargücüyle çalışmış ve her ikisini de geçerek sınıfının ve okulunun birincisi olmuştur.

Akif gayet mütevazi bir şahsiyetti. İnancından asla taviz vermezdi. Dine karşı vaki en ufak hücumlara tahammül edemez, derhal ona haddini bildirmek isterdi. Bu vasıfları yüzündendir ki milletle arasında muhabbet bağları örülmüş ve her zaman hayırla yâdedilmiştir.

Eserleri

M.Akif in düz yazı eserleri de varsa da en fazla manzum eserleriyle tanınmıştır. Manzumeleri SAFAHAT adı altında bir kitapta toplanmıştır. Safahat şu yedi kitaptan meydana gelmiştir: Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hâtıralar, Âsım, Gölgeler…

Mensur eser olarak: Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’da yüz kadar makale ve hasbuhali yayınlanmıştır. Ayrıca 50 kadar tercümesiyle 10 kadar mev’izesi vardır.

Arapça, Farsça ve Fransızca’ya vâkıf olan Mehmed Akif in tercüme ettiği başlıca eserler şunlardır: Müslüman Kadını (Ferid Vecdi Bey’in eseri) Hanoto’ya Karşı İslâmı Müdafaa, Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülâziz Çaviş), İçkinin Beşer Hayatında Açtığı Rahneler (Abdülâziz Çaviş), İslâmlaşmak (Said Halim Paşa)

Derleyen : Mehmet Sungur

Türk tarihinde Kadın

Türk tarihinde Kadın

 Derleyen: mehmet SUNGUR

Bu millet modern olmaya devam edecekse, bu; kadınlar sayesinde olacaktır.
Kadınlar..!  özgürlüğünüzü ve ruhunuzu baskılardan kurtarın.
Mustafa Kemal Atatürk

Eski Türk boylarında kadın özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahipti.

Ziya Gökalp’e göre eski Türkler “hem demokrat, hem de feminist” idiler.
Türklerde feminizmin birinci nedeni, toplumda var olan demokrasi, ikinci nedeni ise Türklerin o zamanki dini olan şamanizmin, kadındaki “kutsal” güce dayanmasıydı.
Hukuksal açıdan kadın ve erkek tamamen eşitti.
Erkeğin yanlızca bir tane “zevce”si, yani karısı olabilirdi.
Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi.
Kızlar, kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir çeşit düello yapıyor ve kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmiyorlardı.

Ev, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak sahibiydi.
Eski Türk topluluklarında, devlet başkanlığı hatun-hakan’ın ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki emirname’ler, her ikisince imzalanmadan uygulanamazdı.
Kadın devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynuyordu. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde, hakan ile hatun beraber bulunurlardı. Kadınlar savaşın her aşamasında erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Hatun bizzat savaş kurulunun üyesiydi.
Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi.
Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devletinde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu.
Türklerin İslam’ı kabul etmelerinden ve Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra bile bu kültürel etkiler, belirli ölçüler içinde, azalarak sürebilmiştir.
Eski Türk kadınlarında örtünme ve erkeklerden kaçma yoktu.
Şerafettin Turan, Arap gezgini İbni Fadlan’ın onuncu yüzyıldaki Türk kadınının yabancı erkeklerden bile kaçmadığını ve bedeninin hiçbir yerini saklamadığını görerek, hayretler içinde kaldığını aktarıyor.
Aynı kaynağa dayanarak, Bulgar Türklerinde kadınlarla erkeklerin birarada nehirde yıkandıklarından söz ediyor.
Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da “kadın”a Arap ve İranlılardan farklı yaklaşımlarını sürdürmüş, geçmiş birikim dolayısıyla da kültür farkının yansıması olmuştur.

İslamın kadına bakış açısını, kadınla ilgili olarak getirdiği kuralları anlayabilmek için, İslam öncesi Arap toplumlarında kadının hangi koşullar içinde yaşadığını ve konumunu bilmekte yarar var.
Kuran’ın “cahiliyye” dönemi olarak adlandırdığı İslam öncesi Arap toplumlarında, kadın Türk toplumlarının tersine, toplumun en aşağılanan öğesini oluşturuyordu.
Bazı hayvanlar, örneğin deve bile kadından daha değerli sayılmaktaydı. Kız çocuklarının ölüme terk edildiği, hatta diri diri gömüldüğü durumlar yaygındı. Kız çocuk doğuran kadınlar cezalandırılıyor kadın mal gibi satılıyordu.
Erkek istediği kadar kadınla evlenebiliyor ve dilediği zaman terk edebiliyordu.
İslam dini Arap kadınını işte bu konumdan aldı ve hiç değilse erkeğin yarısı kadar haklara sahip olduğu bir konuma getirdi.
Bu gelişme, İslam’ı kabul eden Arap kadını için büyük bir ilerleme, ama Türk kadını açısından da aynı ölçüde gerileme anlamı taşımaktadır.
İslam dinini ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar ve Hakaniler (926) oldular. 990-1000 yılları arasında da onları Selçuklu Türkleri izlemiştir.
Kadının da bir insan olduğu, Arap toplumunda, ancak İslam dini sayesinde kabul edilmiştir.
İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumu da ağır ağır değişmeye başladı. Bu konuda, dinin getirdiği kurallardan çok, İran ve Arap kültürlerinin olumsuz etkileri görüldü.
Eski Türk destanları kadını hep yüceltirken, Türklerin İslam dini kabulünden sonra, 1070 yılında yazılan “Kutadgu Bilig” artık kız çocuğunu değersiz sayıyor, kadınların örtünmemelerini eleştiriyordu.

Örtünme olayı ancak Fatih döneminden sonra, özellikle Bizans’la ilişki içine girilmesinin etkisiyle başladı.
Çok kadın ile evlenmek, harem oluşturmak gibi uygulamalar daha çok saray ve saray çevresinde yerleşti.
Evlenmede kızın rızası alınması giderek kaybolurken, boşanmak sadece kocanın hakkı olarak görülür oldu.
Mirasta kadının payı azaldı mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğe eşit sayıldı.
Kadın eğitim olanaklarından yoksun bırakıldı, sokağa çıkması sınırlandı hatta bazı durumlarda tamamen yasaklandı.
Türk kadının konumundaki iyileştirmeler Tanzimattan sonra yeniden başladı.
Kız çocuklarının ilk ve orta okullara gitmesine 1858 yılında izin verildi, ebe okulu ve kız öğretmen okulu açıldı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra ilk kız lisesi açıldı.
Atatürk, Türk kadınına çağdaş bir konum kazandırma düşüncesini uygulama çalışmasına başladı ve kadının “vatandaş” sayılmasına bile karşı çıkan milletvekillerinin neredeyse çoğunlukta olduğu bir Meclis’te ve Kurtuluş Savaşı’nın en korkulu günlerinde, Türk kadının en ileri toplumlardaki yasal haklara sahip kılmak için ilk adımları attı.

Bu sürecin son aşaması olarak Türk kadını 5 Aralık 1935’te Seçme ve Seçilme Hakkına kavuştuğu zamanlar, demokrasinin beşiği sayılan bazı batı ülkelerinin kadınları henüz bu hakka sahip değildi.
Türk kadının, Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımların önemini iyi değerlendirebilmek için İran Cumhuriyeti’nin devrimini, İran kadınına layık görülen konumu incelemekte yarar var.
Dünyada yalnız son altı bin yıldır ataerkil düzen görülmektedir. Daha önce tam bir milyon yıl, toplulukları kadınlar yönetmiştir.

Ahmet Taner Kışlalı – Siyaset Bilimi

Hamsi bitti…!


Mehmet SUNGUR

Gel !…otur yanıma dostum dertleşelim ( )

Şapkanı dizinin üstüne koy 

Çaylarıda söyleyelim.

Çikar o eski tütün tabakanı cebinden

Saralım birer sigara o sarı Muş tütününden

Öyle defter kağitlarına değil eskisi gibi

En son „model“  Yeni kağitlarla…(?)

Çektikce dumanını…dumanını çektikce içimize

Dönelim o eski yıllara.

Hatırlarsın  değilmi ?

Karşı tepeden bir boru sesi gelirdi

Duyan kulaklara müjde nağmeleri gibiydi

Omuzlanırdılar tenekeleri genci yaşlisi

Kimi paslı kimi eğik; kimininde sapı kırık

koşardılar yalın ayak,

…yalın ayak koşardılar denize doğru

Falgoz derlerdi “oranın” adına

Orda satardılar HAMSİ´yi

Asfaltsız yolun hemen yanında

Küçük  derenin bittiği yerde, yeni adıyla Yeşilyalı’da

Arsin’in hemen yanında, Araklı yolunda.


Bol olurdun inci gözlüm , gümüş fistanlım

Beslemiştin tarih boyu köylünü

Kuş olurdun tane tane soframızda

kızgın kiremitlerde yatmaktan korkmazdın

altına incir yaprağını yatak

üstüne incir yaprağını yorgan

soframızda tüterdin buram buram

Benim inci gözlüm, gümüş fistanlım

Tarih seninle başlamıştı “ Karadenizde”

Beslemiştin dinlisini dinsizini, sevinçle

Yumak sürülerle gelirdin sahilimize

Koşardın bize doğru…sanki özlercesine

Beslemiştin arlısını arsızını

Süslemiştin  “paşa” sofralarını

aah…benim inci gözlüm, gümüş fistanlım

Sana ihanet edenler utansın

Utansınlar !

yüzdüğün denizleri kirletenler;

utansınlar sonsuzluğa kadar

senin, dünyanın  ”içine edenler”

benim inci gözlüm, gümüş fistanlım


Çernobiller mavi „güller“ değildir

Beton armalarla sarsalar bile

Sen yalnız kalmıyacaksın gittiğin yerlerde

Geleceğiz arkandan gaz maskelerimizle

gelecegiz…!

Üzülme inci gözlüm…gümüş fistanlım…geleceğiz !


Çekildin gittin vedalaşmadan başka diyarlara

Selam bile bırakmadın arkanda

Kader dostluğumuz bitmiyecek seninle

Varmi sofranda yerin?

Gelsek kabul edermisin?

Belkide tanimazsin bizi…!

GAZ maskelerimizle.


Düşünmedik sormadık bakmadık uzaklara

Bugün bugündür dedik görmedik yarınlara

Aklımızdan geçmedi bıraktığımız nasıl bir miras

Bir KARADENİZMİ ?

yoksa…?

KARA bir DENİZMİ

gelecek kuşaklara

benim inci gözlüm, gümüş fistanlım

Gel ! otur yanıma dostum …dertleşelim ( )

Mehmet Sungur

25.03.2010 22:35

Doğa bize emanettir, onu gelecek kuşaklara temiz bırakalım !


Unutulan Şairlerimiz

Mehmet SUNGUR

Unutulan Şairlerimiz: Nigar Binti Osman


Bilinen ilk kadın şairden, yani M.Ö. 2400 yılında Akad kralı Sargon”un kızı olarak karşımıza çıkan prenses ve baş rahibe

Enheduanna”dan günümüze kadar tüm medeniyetlerde “kadın şair” hep erkeğin gerisinde kalmış, var olanlar ise şiirlerinde büyük oranda “erkekçe” anlatımı yeğledikleri için, şiire ve dile ne kadar hakim olurlarsa olsunlar, aktardıkları duyguların samimiyetten uzak olması nedeniyle yeteri kadar ilgi görmemişlerdir.

Kadın şair olarak dünya üzerinde ünlenmiş isimleri saymak isteseniz eğer

edebiyatla profesyonel olarak ilgilenmiyorsanız- Sappho ve Sylvia Plath”in yanına bir üçüncü isim bulmakta zorlanırsınız.

Yani kadının şiire katkısının azlığını sadece bizim değil, insanlığın sorunu olarak algılamak yanlış bir yaklaşım olmayacaktır.

Türk edebiyatında ise 15. yy. sonlarına kadar bilinen tek kadın şair, Selçuklular döneminde yaşamış bir falcı olan Müneccime Hatun.

Bu tarihten sonra tek tük ortaya çıkan ve özellikle Tanzimat”tan sonra sayıları çoğalmaya başlayan kadınların ise çoğu saraylı ya da saraya yakın, eğitim ve kültür düzeyi yüksek ailelere mensup olup, tahsillerinin yanında ayrıca özel hocalar tarafından eğitilmişlerdir.

Özellikle Arapça, Farsça(son dönemlere doğru Fransızca) ve dini bilgiler üzerine inşa edilen bu eğitimin etkisiyle olsa gerek; kadın şairlerin bir kısmında dini unsurlar baskın olarak göze çarpmaktadır.

Osmanlı dönemi kadın şairlerinden bir bölümü kendilerini sadece şiirle sınırlandırmamış, bunun yanında öykü ve roman da yazdıkları gibi bestekarlık, hattatlık gibi sanatın diğer alanlarına da el atmışlardır.

* * *

ZEYNEB HATUN:

Divan edebiyatında bilinen ilk kadın şairdir. Asıl adı Zeynü”n-nisa olup Kastamonulu bir ailenin kızıdır. Arapça ve Farsça”nın yanı sıra musiki konusunda da bilgisi ve bestekarlığı vardır. Şiirlerinde sade ve samimi bir dille özellikle kadınsı duyguları yansıtmıştır.

Aşk, ayrılık ve vuslat konularında şiirler yazan Zeyneb Hatun”un bir de Divan”ı olduğu ileri sürülse de günümüze kadan bununla ilgili bir belge bulunamamıştır.

Kesf et nikâbını yer-ü gökü münevver et

Bu âlem-i anâsırı firdevs-i Enver et

İki cihanda kılmamışum nesyene hemin

Yâ Rab habibinün bana valsın müyesser et

Depret lebüni cûşa getür hevz-i kevseri

Anber saçunı çöz cihânı muattar et

Zeyneb ko meyli zinet-i dünyaya zen gibi

Merdâne var sade-dil ol terk-i ziver et

MİHRÎ HATUN:

Belayi mahlasıyla şiirler yazan Mehmet Çelebi bin Yahya”nın kızıdır. Asıl adı Mihrunnisa ya da Fahrunnisa olup, Mihri mahlasını babasından almıstır. Yaşamı Amasyada geçmiş, hiç evlenmemiştir. Özellikle dönem şairlerinden Necati”nin etkisi altında kalmış, onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Tarihçi Hammer tarafından “Osmanlılar”ın Sappho”su” olarak betimlenen Mihri Hatun”un yaşamı ve eserleriyle ilgili Sennur Sezer de “Türk Safo”su Mihri Hatun (Belgesel Anlatı)” isimli bir çalışma yapmıştır. Mihri”nin bilinen tek eseri  divan”ıdır.

GAZEL

Sen vâr iken ey dost banâ yâar gerekmez

Cevrin çekeyim gayri vefâdâr gerekmez

Cevrin de vefâdır bana derdin de vefâdır

Bîmar dile bir dahi tîmar gerekmez

Cânâ bu cihan içre vefâdâr sanemler

Her kûşede gerçi nicesî vâr gerekmez

HUBBİ HATUN:

Asıl adı Ayşe olup Hubbi mahlasını kullandığı için Hubbi Hatun diye anılır. 16, yüzyıl kadın şairlerindendir. II. Selim”in hocası Şemsettin Efendiyle evlenmiş, bu evlilikten üç çocuk sahibi olmuştur. Arapça ve Arap edebiyatına hakim olan Hubbi Hatun dönemin en beğenilen kadın şairlerindendir. Şiirlerinde özellikle savaş, kahramanlık ve cihat konularını işlediği için bazı kesimlerce “erkeksi” bulunsa da Aşık Çelebi onun şiirlerini Zeyneb Hatun ve Mihri”den daha üstün bulup, şiirin her dalında eserler verdiğini söylemektedir. Cemşid ü Hurşid adlı 3000 beyitlik bir mesnevisi bulunan Hubbi Hatun”un divan oluşturacak kadar çok şiiri olduğu iddia edilmekteyse de bulunan manzumeleri çok fazla değildir.

GAZEL

Hak yolunda bezl ider mâl ü dil ü cân gâzîler

Karşu dergâh-i Hudâya dutdı meydân gâzîler

Varlığın bezl eyleyüp makbûl-i Hazret oldılar

Baş u cân meydân-i Hakda kıldı kurbân gâzîler

SITKİ HATUN:

Bayramiye tarikatine mensup olan Sıtki Hatun”un şiirlerinde de bu etki görülmektedir. Özellikle gazel ve ilahi şeklinde eserler ortaya koymuştur. Bir divanı ve ayrıca basılmamış tasavvuf ağırlıklı şiirleri vardır.

GAZEL

Hafta geçmez kuyina mihman eden sensin beni

Belki her seb subhadek nalan eden sensin beni

Dest-i tedbir ile cak olsun mu damani firak

Afitabi hüsnüne hayran eden sensin beni

ANİ HATUN:

“Hace-i Zenan” (Kadınların hocası) lakabıyla anılan Ani Fatma İstanbullu kültürlü bir ailenin kızıdır. Çok genç yaşlarda güzel yazı ve şiir yazmaya başlamıştır. İyi derecede bildiği Arapça yanında Doğu ve Batı edebiyatı hakkında engin bilgisi şiirlerini de şekillendirmiştir. Bir hattat olarak da ün yapan Ani Hatun”un divanı olduğu söylense de bununla ilgili ele geçirilmiş kesin bir kaynak yoktur.

GAZEL

Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı

Benim çok sevdiğim mahzunu dilşad itmeden kaldı

Nola t”amirine kasd itmese şah-ı cihan banım

FITNAT HANIM:

Şeyhülislam ve şair Ebu İshakzade Mehmed Esad Efendi”nin kızı olan Fıtnat Hanım”ın asıl adı Zübeyde”dir. İlk edebi bilgilerini yine şair olan amcası, dedesi ve kardeşi ile aile ortamında edinmiştir. Derviş Mehmet Efendi ile yaptığı mutsuz evlilik şiirlerine karamsarlık ve hayal kırıklığı olarak yansır. Özellikle dönem şairlerinden Nabi etkisinin belirgin olduğu eserlerinde erkeksi bir

yazım tarzı hakimdir. Bir divanı bulunsa da şiirlerinde bir özgünlükten söz etmek mümkün değildir.

KIT”a

Düştü o mehin ârız ü giyusuna gönlük

Bağın nazar etmez gül ü şebbusuna gönlüm

Gülzar-ı letafete o nev gülbün-ü nazın

Sular gibi akdı kad-i dilcûsuna gönlüm

BALASAN:

18. yy.da Azerbaycan/Gence”de yaşamış olan Balasan bir Ermeni keşişin kızıdır. Bu kadın halk şairine dair edinilen bilgiler söylencelere dayanmaktadır. Bir Türk beyine aşık olup evlenmek isteyen Balasan”a babası, ağabeyi ve kardeşi karşı çıkar; bu evliliği önlemek için Ahıska”ya göç edip burada Balasan”ı bir başkasıyla evlendirirler. Bunun üzerine Balasan ağabeyi Aslan”a bir kargış söyler ve ağabeyi bu kargıştan 40 gün sonra ölür. Gence”ye giden bir kervanla “gelsin” redifli deyişini Türk beyi Ağa Han”a

ulaştırmayı başaran Balasan, Han”ın adamlarını gönderip Balasan”ı tekrar Gence”ye getirtmesiyle vuslata ulaşır, iki genç evlenir.

Ilgın ılgın esen bahar yelleri

Gözlerim yolunı gelecek mi yâr

Dîdemden boşanan kanlı selleri

Tezden yağlığiyle silecek mi yâr

Felek meni taştan taşa sürüdi

Yüreğimde tüten aşkın korudı

Hasret yeli vurup cismim bürüdi

Kavuşup yanmadan alacak mı yâr

GÜZİDE ANA:

Şehit Feyzullah Çelebi”nin kızı ve bir Bektaşi şairidir. Deyişleri çok yaygındır. Bazı şiirlerini “Katibi” maslasıyla yazmıştır. İleri

görüşlü, haksızlığa dayanamayan, tüm gelirini fakirlere dağıtan Güzide Ana, şiirlerinde sade ve akıcı bir dil ve açık ifadeler

kullanmıştır. Şiirlerinden ayrıca keramet sahibi bir kimse olduğu anlaşılmaktadır.

Bulandı aşkımın seli

Acep artık durulmaz mı

Hüsnün gördüm oldum deli

Akıl başa derilmez mi

Ferhat”tır dağları delen

Şîrîn”in yolunda ölen

Der Güzide Mecnun olan

Leyl`sına sarılmaz mı

MÜNİRE BACI:

Gerçek kimliğine dair kesin bilgiler yoktur. 18. yy.da yaşamış kadın Bektaşi şairlerinden olduğu kabul edilmektedir.

Münir mahlasıyla yazdığı bazı nefesler Münir baba”nın sanılmış, kendisinden sonra yaşayan Münire Bacı ile de isim benzerliği dolayısıyla zaman zaman karıştırılmıştır. Sadedin Nüzhet Ergun “Bektaşi Edebiyatı Antolojisi” adlı eserinde üç şiirine yer vermiştir.

Erkânında zindeyim

Zahitlere handeyim

Boynu bağlı bendeyim

Hayderî”yem Hayderî

Yol ehlinin kuluyam

Erkân ile yürüyem

Ben bir erin oğluyam

Hayderî”yem Hayderî

Od”a girsem yanmazam

Çıra olsam sönmezem

Mürşidimden dönmezem

Hayderî”yem Hayderî

Münire Şah”ın kulu

Bende-i Kızıl Deli

Gönlü aşk ile dolu

Hayderî”yem Hayderî

SAFVET NESİBE HANIM:

Hakkında çok fazla bilgi yoktur. Beylikçi Seyyid Abdurrahim Muhib Efendi”nin kızı ve Mirialemzade Rıfat Efendi”nin eşidir. Küçük bir divanı bulunmaktadır.

Düşme derdim dahi bi derde gönül âh sana

Yine düştün yeni bir derde kim eyvâh sana

Bağlayıp zülfü ile bu gece muhkem tuttum

Eski divâne dedi ey gönül ol mâh sana

Nice bir râh-ı mecâza gideceksin yâ hû

Bildire doğru yolu hazret-i Allah sana

NESİBÂ TEVFÎKA HANIM:

Cidde Valisi Şerippaşazade Said Siyret Bey”in kızıdır. Özel eğitim almıştır. Bursalı Mehmet Tahir Bey 1972 baskılı “Osmanlı Müellifleri” eserinde Nesibâ Tevfîka Hanım”a ait bir Divançe olduğunu belirtmişse de bu güne kadar bununla ilgili somut bir bilgiye rastlanmamıştır.

Tîr-i nigehin eyledi öz cânıma te”sîr

Cânâ bu kemân-keşlik ile pîr olasın pîr

Ş”ol hançer-i gamzen idi dilden geçen ammâ

Çekti yine ebrû-yı siyeh sîneme şemşîr

Sevdâ ile divâneliğim gördü benim yâr

Kıldı o siyeh kâkülünü boynuma zincîr

Ben Yûsuf-ı sânî desem olmaz mı sana kim

Çün eylediler dilberi bu hüsnile ta”bîr

Lûtfundan eğer olsa Nesîb`ya da ruhsat

Binden birisin eyleye ahvâlini takrîr

LEYLA HANIM:

Bir kazasker kızı ve ünlü şair Keçecizade İzzet Molla”nın yeğenidir. Mevlevi tarikatine mensuptur. Eserlerinde Şeyh Galib”in açık etkisi görülmektedir. Çok küçük yaşlarda evlenmiş, ancak daha ilk günlerde eşinin kabalıkları karşısında kısa sürede ayrılmıştır.

Şiirlerinde tanınmış kişilerin doğum ve ölümlerine, dönemin önemli olaylarına yer vermiştir. Zamanına göre bir kadın için serbest denilebilecek söyleyişleri yalın ve samimidir. Bir divanı vardır.

Yârin âşıklar ile ülfeti pek güçtür güç

O perî vahşidir ünsiyeti pek güçtür güç

Sakın aldanma gönül va”d-i visâl-i yâre

Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

Beni affeyle eğer meclise girdiyse rakîb

Çekemem doğrusu şu sıkleti pek güçtür güç

ŞAH SULTAN:

Sultan hatun olarak da bilinen Şah Sultan 19. yy. kadın halk şairlerimizdendir. Malatya Erguvan ilcesi İsaköyü doğumludur.

Köylüsü Derviş Mehemmed”in öğrencisidir. Sonraları ustasının da izniyle Bozan Köyü”ne yerleşmiş ve ömrünün geri kalanını burada sürdürmüştür. Keramet sahibi olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle Allah sevgisinin hissedildiği şiirlerinde coşkulu, akıcı ve duru bir öztürkçe kullanmıştır.

Turnam gökyüzünde ne hoş süzersin

O hûb katarını güzel düzersin

Urumu Türkmeni sen mi gezersin

Gel bizim elleri gez kerem eyle

Uzatıp başını açmış kanadın

Mah yüzünde seman dönmek muradın

Böyle miydi bana ahdın amanın

Gel bizim elleri gez kerem eyle

Turnam gökyüzünde yüksek gidersin

Adudan zalımdan yüksek gidersin

Yalınız kalırsam kadir bilirsin

Gel bizim elleri gez kerem eyle

ŞEREF HANIM:

Oldukça iyi bir öğrenim gördüğü bilinen Şeref Hanım, Müderris ve şair Mehmet Nebil Bey”in kızıdır. Kadiri ve Mevlevi tarikatlerimensubudur. Maddi sıkıntıda olduğu için kendisine 200 kuruş maaş bağlanmıştır. Şiirlerinde tasavvuf etkisi baskın şekilde görülmektedir. Gazelleri ve mersiyeleri ile ünlüdür. Divanında özellikle Mevlevi tarihati büyükleri için yazdığı şiirler yer almaktadır.

GAZEL

Dildeki dag-i fürüzanım ile eğlenirim

Geceler kendi cerağınım ile eğlenirim

Ederim ziver-i âguşe-i hayalim yâri

Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim

Söyletip çektiğini şuh-i cefakârından

Sergüzeşt-i dil-i nalânım ile eğlenirim

SIRRÎ RAHİLE HANIM:

Kültürlü bir ailenin kızı olarak Diyarbakır”da doğmuştur. 1870″te oğlu Mehmed Emin ile Bağdat”a gitmiş, üç yıl kadar orada yaşadıktan sonra tekrar memleketine dönmüştür. Kamil Paşa”nın eşi Zeynep Hatun”un konuğu olarak istanbula gitti ve aynı yıl içinde vefat etti. Dönemin ünlü şairlerinden sayılan Sırrî Hanım”ın kızının ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok ünlüdür. Kadiri tarikatinden olan Sırrî Hanım”ın divan oluşturacak kadar şiiri bulunmaktadır.

Ey can seni ben kendime cânan sanırdım

Zahm-ı dili bîmârıma derman sanırdım

Aşkınla senin sînesini eyleyen ihrak

Sûz-ı diline zâtını Lokman sanırdım

ADİLE SULTAN:

2. Mahmud”un Zernigar Hanım”dan olma kızıdır. 2. Mahmut Adli mahlasını kullandığı için kızına da Adile adını verdi.

Tophane Müşiri Mehmed Ali Paşa ile evlenen Adile Sultan, önce eşini ve hemen ardından tek çocuğu Hayriye Sultan”ı kaybedince Nakşibendi şeyhlerinden Ali Efendi”ye inkisap edip inzivaya çekilmiş, vaktinin büyük bölümünü hayır işlerine ayırmıştır. Osmanlı hanedanına mensup olup divanı bulunan tek kadın şairdir.

Âşıka bir nesne yoktur la”l-i dilberden leziz

Zikr-i yâd oldu ona çün şîr ü şekerden leziz

Âşıkı dîdâr olanlar mest olur mecnûn olur

Bu kafesten murg-ı câna var mı şekerden leziz

NAKİYYE HATİCE HANIM:

Müneccimbaşı Osman Saib Efendi”nin kızıdır. Annesinin ölümü üzerine teyzesi şair Şeref Hanım tarafından himaye edilmiştir.

Mevlevi tarikati mensubudur. Darülmuallimat”da Farsça ve tarih öğretmenliği yapmış, özel dersler vermiştir. Özellikle gazel ve koşma tarzında eserler verdi. Lugat-i Farisiye adlı eseri ve bir şiir mecmuası bulunan Nakiyye Hatice Hanım 2. Abdülhamit tarafından da bir “şefkat nişanı” ile ödüllendirilmiştir.

KOŞMA

Evvel aşkınla yandım

Sonra cevrinle kandım

Aldandım sözlerine

Seni vefalı sandım

Ver bir dolu içeyim

Gör aşkınla niceyim

O mahmur gözlerinden

Ben nasıl vaz geçeyim

Kadehler durmasun boş

İçüb olalım serhoş

Çümki ağyar sözünden

Yâr ile aram bir hoş

Şimdi dil bîçaredir

Aklım pek âvaredir

Ayrılık ateşinden

Ciğerim pür-yâredir

Sînemi hicri dağlar

Gözlerim ırmakdır çağlar

Nakiyye”nin hâlini

Gören kafirler ağlar

MÜNİRE HANIM:

Bir sadrazam kızı olan Münire Hanım Mevlevi tarikatine mensuptur. Oldukça iyi bir eğitim almıştır. Şiirlerinde tasavvuf büyük yer kaplar. Münir mahlasını kullandığı için bazı nefesleri Münir Baba”nın sanılmıştır.

GAZEL

Aşktır tesliyyete her lâhza bais âdemi

Aşksız mümkin mi çekmek ger mü serdi âlemi

Görmedim hiç kimseyi memnunı ayşi ruzgâr

Bulmadım birf erdi kim olsun şuunun hurremi

Macerayı ömrü yHadettikçe her bir anının

Fikrimi işgal ider bince sürurü matemi

FERİDE HANIM:

Kültürlü bir aileye mensup olan Feride Hanım ilk Arapça ve Farsça derslerini babasından almıştır. Şairliği yanı sıra hat sanatıyla da ilgilenen Feride Hanım ayrıca nesih bir Kur”an-ı Kerim yazmıştır. Önce eşini, ardından babasını kaybetmesi üzerine içine kapanmış, ömrünün sonuna kadar sade bir hayat sürmüştür.

BEYİT

Duhterine böyle ider mi mâderi söyle bana

Görmedim billâh cihanda böyle âzâr ana

SANİYE HANIM:

Trabzon doğumlu Saniye Hanım da şiir zevkini ve bununla ilgili ilk eğitimini babasından almıştır. Divan edebiyatına olduğu kadar halk edebiyatına da yatkın olan Saniye hanım şiirlerinde hem aruz hem de hece veznini başarılı şekilde kullanmıştır.

Bir divan oluşturacak kadar şiiri bulunan Saniye Hanım”ın eserlerinden büyük bölümü de bir yangın esnasında yok olmuştur.

FITNAT HANIM:

Babasının mesleği dolayısıyla “Hazinedarzade” lakabıyla anılır. Devrin ünlü hocalarından Arapça, Farsça ve Kur”an-ı Kerim dersleri aldı. 18, yy. şairlerinden Fİtnat Hanım ile karıştırılmaması için Fitnat-ı Cedid de denir. İlk eşi uzun ve güzel olduğu için kirpiklerini kesmeye kalkışmıştır. Kocasının şiirden men etmesi üzerine hattatlığa yönelen Fİtnat Hanım güzelliğiyle de nam salmıştır. Duygusal şiirlerinin yanı sıra düzyazı tarzında da eserler vermiştir. Yayımlanmamış bir divanı vardır.

Eylesin te”sir derdin cânâna Allah aşkına

Girmesin gamhâneme bigâne Allah Aşkına

Kim bilir derd ehlinin halin gene yârı bilir

Kıl terahhunı dide-i giryâna Allah aşkına

LEYLA (SAZ) HANIM:

Hekimbaşı İsmail Paşa”nın kızıdır. Babasının mesleği dolayısıyla çocukluğunu sarayda geçiren Leyla hanım oldukça iyi bir eğitim görmüştür. Şairliğinin yanı sıra derin bir musiki bilgisi ve bestekarlığı da bulunmaktadır.

Küçük yaşlarda Batı musikisini öğrenip çok iyi piyano çalmaya başlayan Leyla Hanım asıl ününü Klasik Türk Müziği alanında yapmıştır. Şiirlerinde bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatinin etkisi görülmektedir.

Tasavvuf ve din ağırlıklı yazdığı şiirlerin büyük bölümünü şarkılarında güfte olarak kullanmıştır.

Divan geleneğindeki şiirlerini “Solmuş Çiçekler” adıyla kitaplaştırmıştır. Anı tarzında da yazılar neşreden Leyla Hanım Vakil ve İleri gazetelerinde yayımladığı anılarını daha sonra Fransızca olarak kitap haline getirmiştir.

SOLMUŞ ÇİÇEKLER”den

Nesi var sanki şu dehrin eleminden başka

Nesi var kahr u azâb ü siteminden başka

Yâri cânım diye pür-rahm ü vefâ sandığımın

Görmedim lûtfunu va”d-i kereminden başka

Rû-nümâ olmadı âyîne-i pür jeng-i hayât

Bana bahtım ile te”sîr-i gamından başka

MAHŞAH HANIM:

Trabzon doğumlu Mahşah Hanım özel hocalardan oldukça iyi bir eğitim almıştır. Aruz vezniyle divan tarzında şiirler yazdığı gibi, mensubu bulunduğu tarikatlerin etkisiyle hece ölçüsü kullanarak tasavvufi şiirler de ortaya koymuştur.

Aynı zamanda musiki ile de ilgilenen Mahşah Hanım”ın güfte ve bestesi kendisine ait pek çok şarkısı da bulunmaktadır. “Mün”im Şah Yahut Zafer” isimli bir tiyatro eseri de bulunan Mahşah Hanım İstanbul”da vefat etmiştir.

NİGAR HANIM:

Macar Osman Paşa”nın kızıdır. Kadıköy Fransız Mektebi”nden sonra dönemin ünlü hocalarından edebiyat, Arapça, Farsça, Almanca ve Rumca dersleri aldı. 14 yaşında talihsiz ve mutsuz bir evlilik yapan Nigar Hanım birkaç yıl sonra eşinden ayrılarak kendisini edebiyata verdi. Çok iyi piyano çalan ve 8 dil bilen Nigar hanım önceleri Recaizade Mahmud Ekrem”in, sonraları ise Servet-i Fünun ve Fransız edebiyatı etkisinde eserler vermiştir. İlk şiirleri Hanımlara Mahsus Gazete, Nilüfer ve Selanik”te yayınlanan Mütalaa gazetelerinde çıkmıştır. “Uryan Kalb” mahlasıyla şiirler yayımlamıştır. 2. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilen Nigar Hanım geçirdiği tifüs hastalığı neticesinde 1918 yılında vefat etmiştir.

Başlıca eserleri :

Efsus(şiirler), Niran (şiirler), Aks-i Sada (şiirler), Safahat-i Kalb (aşk mektupları), Elhan-ı Vatan (düzyazılar), Girive(oyun).

Ayrıca anılarının bir bölümü, vasiyeti uyarınca oğlu Salih Keramet tarafından ölümünden elli yıl sonra “Nigar Binti Osman: Hayatımın Hikayesi” adıyla yayımlandı.

BİR DAHA SÖYLE

Yegâne sevdiğin âlemde ben miyim şimdi

Sahîh ben miyim artık muhâtab-ı aşkın

Bütün o hiss-i amîk-i fuâd-ı pür şevkin

O ibtilâ-yı ezel o alâik-i ebedî

Benim mi şahsıma mahsûr?.. Bir daha söyle

MAKBÛLE LEMAN HANIM:

Babası saray görevlilerinden Kahvecibaşı İbrahim Efendi olan Makbûle Leman Hanım”ın asıl adı Fatma”dır. Nigar Hanım”la birlikte yenileşme döneminin önemli isimlerinden sayılır. Özel öğrenim görmüş, Şura-yı Devlet Azası şair Mehmed Fuat ile evlenmiştir.

Ölümcül bir hastalığa yakalanmış, 14 yıl bu hastalıkla mücadele etmiş fakat tüm mücadelesine karşın 33 yaşında vefat etmiştir.

Şiirden çok düzyazıları ile tanınan Makbûle Leman Hanım genellikle ahlak ve kadın terbiyesi üzerine eserler vermiştir.

Hanımlara Mahsus Gazete”deki ahlaki yazıları dolayısıyla “şefakat nişanı”na layık görülmüştür. Makes-i Hayal isimli kitabı şiirleri ve bazı düzyazılarını kapsamaktadır.

AHU SIHHAT

Bir neş”esi kalb-i nâlekârın

Bir kahkahaya ederse icbâr

Ey derd belâsı cism-i zârın

Bir çehr-i şûmu gammedârın

Eyler de beni zebûn u nâçâr

Karşımda sen iftihâr edersin

ABDÜLHAK MİHRÜNNİSA:

Abdülhak Hamid Tarhan”ın en küçük kardeşidir. Hatta gençlik yıllarında yazdığı ve dikkati çeken şiirlerin bir bölümünün ağabeyi Hamid tarafından yazıldığı ileri sürülmüştür. Servet-i Fünun, Hazine-i Evrak gibi dönemin ünlü edebiyat dergilerinde aşk ve doğa konulu şiirleri yayımlanmıştır. Utarid Dergisi kendisi için bir özel sayı yayımlamıştır. Şiirleri de Burhan Bozgeyik tarafından derlenmişse de kitap halinde yayımlanmamıştır.

SOLAN GÜL

Ey gül neye böyle ser-nigûnsun

Kim attı seni bu reh-güzâre

Yaprakların öyle pâre pâre

Topraklar içinde rû-nümûnsun

Hüsnün görünür bana ziyâde

Soldukça o rengi dil-pezirin

Ağlar sanırım senin nazîrin

Hemşiren olan felek semâda

İHSAN RAİF:

Beyrut doğumlu İhsan Raif, Osmanlı veziri Köse Rauf Paşa”nın kızıdır. Daha çok özel hocalar tarafından eğitim verilmiş,

Fransızca ve musiki dersleri almıştır. Meşrutiyet döneminin en önemli kadın şairlerinden sayılan İhsan Raif, aynı zamanda şiirlerinde hece veznini kullanan ilk kadındır. Sade dili ve yalın anlatımı dikkat çekmektedir. “Zindan Yadigarı”, “Gözyaşları”, “Kadın

ve Vatan” isimli şiir kitapları bulunmaktadır.

BU SEVDADAN GEÇERSİN

Niçin beni yan bakışla süzersin?

Sözlerime neden dudak bükersin?

Bugün esver, yarın belki üzersin

Gel üzülme, bu sevdadan geçersin

Sevsen de hoş, sevmesen de sen beni,

Ben vahşiyim, hiç sevdirtmem kendimi;

Bu halimle incitirim ben seni;

İncinmeden bu sevdadan geçersin

Bülbül gibi aşık olma her güle;

Vefasızdır, gül inanmaz bülbüle;

Çünkü şakır lalelere, sünbüle;

Sünbül gibi aşkın solar geçersin

YAŞAR NEZİHE(BÜKÜLMEZ):

Yoksul bir ailenin kızı olarak İstanbul”da doğdu. Altı yaşında annesini kaybetti. İzin almadan okula gittiği için babası tarafından evden kovulunca okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Yoksulluğu ve eğitimsizliği ile diğer kadın şairlerden önemli şekilde ayrılan Yaşar Nezihe sıkıntı içinde geçen yaşamı boyunca kendi kendini yetiştirmeye uğraşmıştır.

Yaptığı evliliklerde mutluluğu yakalayamamış, geçimini sağlamak için evde ve dışarıda çeşitli işlerde çalışmıştır. Üç oğlundan ikisini kaybedince kendisini şiir yazmaya adamıştır. İlk şiirleri “Malumat ve Terakki” ile “Nazikter” dergilerinde “Mazlume”, “Mahmure”, “Mehcure” mahlaslarıyla

yayınlandı. Batı etkisi taşıyan şiirlerinde siyasi ve toplumsal konulara yer verdi. “Bir Deste Menekşem” ve “Feryalar” adında iki şiir kitabı vardır.

KIZIL GÜLLER

Bu bahârın da gülleri ne kadar

-Lekelenmiş şehid kanıyle gibiÂteşîndi,

kızıldı yâ Rabbi!

Güller oldu bu yıl da çeşmime hâr.

Sevmedim gülleri bu yıl da yine

Öyle gül isterim ki gülmelidir.

Bana “kardeşlik” hissi vermelidir

Koklamak güçtür hârı gül yerine

Rüzgârlarla savrulup gâh gâh;

O kızıl güller hâke kalb oluyor

Bir emel ki açılmadan soluyor

Olmuyor koklamak nasîb eyvâh!..

ŞÜKÛFE NİHAL(BAŞAR):

İstanbul doğumlu Şükûfe Nihal özel hocalardan ders almış, İstanbul Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü”nü bitirmiştir.

İlk başlarda Tevfik Fikret”in de etkisiyle şiirlerinde aruz vezni kullanan Nihal, zaman içerisinde milli edebiyat akımlarından etkilenerek hece ölçüsünü benimsemiştir. Aruzla yazdığı şiirlerini “Yıldızlar ve Gölgeler” ismiyle kitaplaştırmış, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımladığı kitabına ise “Hazan Rüzgarları” adını vermiştir. Roman, öykü ve gezi türlerinde de yapıtlar veren Şükûfe Nihal”in edebi

kimliğinin yanı sıra yaşantısı ve sosyal faaliyetleri de dikkati çekmektedir. Edebi toplantılar yapan ve özellikle kadın hakları konusunda çalışmalar yapan Nihal, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği kurucularındandır.

BİR ŞEY UNUTTUM

Yolum uzundu biraz, kayalıklar çetindi;

Sona yaklaşınca da gün bitti, akşam indi;

Dediler: “Pek boş yere değil verdiğin emek,

Eriştin demek!..”

Hazırlık da bir büyük savaş bu yolculukta

Ne uçurumlar aşmak gerekmiş bir solukta!..

Bir cılız su başı da bulsam şimdi tasam yok;

Dayandığın kayaya değmez ateş ve ot!..

EMİNE BEYZA BACI:

Mora Yenişehirli Abdullah baba”nın öğrencilerinden olup, Bektaşi şairlerindendir.

NEFES

Bugün ben pirime vardım

Hayırlı himmetin aldım

Aşkın deryasına daldım

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Hazret-i Hatice, Fatma

Katar”dan kemteri atma

Cürm-ü isyanıma bakma

Kerem senden şahım ali

Yetiş hünkar Bektaş Veli

Pir elinden dolu içtim

Can ile hem serden geçtim

Erenler rahına düştüm

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Erenlerin yolu birdir

Mürşidim Abdullah Nur”dur

Musa”nın çıktığı Tur”dur

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Şahım ululardan ulu

Emine”dir geda kulu

Kevserden himmet bir dolu

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

BANU CEVHERİYE(ÇANKIRILI):

1864 doğumlu Banu Cevheriye, köy okulunda eğitim gördü. Evlerinin altındaki odaya gelen konuklarla söyleşir, Başta Aşık Figani olmak üzere ozanların fasıllarını dinlerdi. Şiir merakı da saz şairlerini dinleyerek başlamıştır. Bir divan oluşturacak kadar çok olan şiirlerini bilinmeyen bir nedenle ölümünden iki yıl önce yakmıştır.

NEFES

Dost derdine düşmeyen can

Semt-i yari dolanır mi

Kalbi mutmein olmayan

Hak nutkine inanır mi

Ra”na gönlümüz goncadır

Sineme gizli pençedir

Murg-i diye eğlencedir

Sakin derya bulunur mu

Setr eden ism-i Settar”a

Lafeta sırrı esrara

Nokta-i nun”da Hünkar”a

Banu ah eder kalur mu

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA:

1901 İstanbul doğumlu olan şair İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü”de okuduktan sonra sınavla öğretmen olmuştur.

Mütareke yıllarında şiire merak salmış, özellikle kadın duyarlılığı üzerine şiirler yazmıştır. Hikaye,

deneme ve roman türlerinde de eserler veren Zorlutuna”nın “Geceden Taşan Dertler”, “Yayla Türküsü”, “Yurdumun Dört Bucağı”, “Ellerim Bomboş” isimli kitapları bulunmaktadır.

RÜZGÂRLI GECELER

Altı penceremde altmış bin ifrit

Döğünüyor hem de ıslık çalıyor

Dilleri alevden ve gözleri kor

Altı penceremde altmış bir ifrit!

Hepsi bir ağızdan ıslık çalıyor;

Aklımı başımdan alıyor bu ses!

Göğsümde bir enin oldu her nefes,

Odamda ifritler ıslık çalıyor

Dilleri alevden ve gözleri kor,

Ateşten elleri kırıyor camı;

İfritler basıyor bomboş odamı,

Dilleri alevden ve gözleri kor

İçerimde zaten zebaniler var;

Sen bari başımdan çekil ey ifrit!

Gecesi olmayan diyarlara git

İçimde gece var, zebaniler var!

Derleyen: Mehmet Sungur

Mart 2008

NAMIK KEMAL

Mehmet SUNGUR


Osmanlı, şair ve yazar. Batı edebiyatının yazın türlerini ilk kez Türk toplumsal
yaşamına sokmuştur.

21 Aralık 1840′ta Tekirdağ’da doğdu, 2 Aralık 1888′de Sakız Adası’nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal’dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey’dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa’nın yanında, Rumeli ve Anadolu’nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul’a babasının yanına döndü. 1863′te Babıali Tercüme Odası’na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865′te kurulan ve daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867′de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Erzurum’a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa’nın çağrısı üzerine Ziya Paşa’yla birlikte Paris’e kaçtı. Bir süre sonra Londra’ya geçerek M. Fazıl Paşa’nın parasal desteğiyle Ali Suavi’nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi’yle anlaşamaması üzerine Muhbir’den ayrıldı. 1868′de gene M. Fazıl Paşa’nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa’da desteksiz kalınca, 1870′te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa’nın çağrısı üzerine İstanbul’a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872′de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul’dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873′te Gedikpaşa Tiyatrosu’nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul’a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa’ya sürgüne gönderildi. 1876′da I. Meşrutiyet’in ilanından sonra İstanbul’a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi’yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid’in Meclis-i Mebusan’ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası’na sürüldü. 1879′da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884′te Rodos, 1887′de Sakız Adası’na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu’da Bolayır’da gömüldü. Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbul’a geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuârâ’ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasi’yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi’yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan “hürriyet kavgası”, “esaret zinciri”, “vatan”, “kalb-i millet” gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür “manzum nesir” oluşturmuştur. Bosna-Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında “Vâveyla”, “Vatan Mersiyesi”, “Vatan Şarkısı” ve “Hürriyet Kasidesi” yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıda bulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır.

Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistire yalnız ülke için değil, Avrupa’da da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. Magosa’dayken yazdığı Gülnihal’de baskıya ve zulme karşı duyduğu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiştir. Oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansür tarafından çıkarılmıştır. Namık Kemal yine Magosa’da yazdığı Akif Bey’de, yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir. Zavallı Çocuk’ta görücü yoluyla evlenmeye karşı çıkar. On beş perdelik Celaleddin Harzemşah, Namık Kemal’in en beğendiği yapıtı olarak bilinir. Oyun, Moğollar’a karşı İslam dünyasını koruyan Celaleddin Harzemşah’ın kişiliği çevresinde gelişir. Bu yapıtta Namık Kemal, İslam birliği düşüncesini kapsamlı bir biçimde sergilemiştir. Namık Kemal’in ilk romanı olan İntibah 1876′da yayımlanmıştır. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsal ve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında bir başlangıç sayılabilir. Eleştirmenler Namık Kemal’in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı görüşünde birleşirler. Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım Şehzadesi Adil Giray’ın yaşadığı aşk ve Cezmi’nin onu kurtarmak isterken geçirdiği serüvenlerle gelişen romanda, Namık Kemal’in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi’nin etkisinde olduğu izlenir. Namık Kemal’in yaşamı boyunca ilgi duyduğu alanlardan birisi de tarihtir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlattığı Devr-i İstila yayımlandığında büyük ilgi görmüştür. 1872′de çıkan Evrak-ı Parişan’da, Selahaddin Eyyubi, Fatih gibi tarihi kişilikleri, Barika-i Zafer’de İstanbul’un alınışını anlatır. Ahmed Nâfiz takma adıyla yayımladığı Silistire Muhasarası ve Kanije, yine Osmanlı tarihine ilişkin kahramanlık olaylarını ele alan kitaplardır. Namık Kemal’in, tarih konusunda en kapsamlı çalışması olan Osmanlı Tarihi’nde, Hammer’in etkisinde kaldığı, yapıtın bilimsel olmaktan çok, eğitici değer taşıdığı konusunda görüşler ileri sürülmüştür. Yarım kalan bu yapıtın ilk basımı II. Abdülhamid tarafından yasaklanmıştır. 1975′te yayımlanan Büyük İslam Tarihi adlı yapıtındaysa Namık Kemal, İbn Haldun, İbn Rüşd gibi yazarlardan yararlanmış olduğunu belirtmiştir. Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye’ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur. En önemli eleştiri yapıtları Tahrib-i Harâbât ile Takip’dir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanmıştır. Tahrib-i Harâbât, Ziya Paşa’nın Harâbât adlı güldestesine karşı yazılmış sert bir eleştiri niteliğindedir. Takip de yine aynı güldestenin ikinci cildini eleştirir. Mukaddeme-i Celal eleştirisinde Namık Kemal, Batı edebiyatı ile Doğu edebiyatını karşılaştırmış, tiyatro, roman türleri üstünde durmuştur. Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadardır. Bunlarda düzyazıdaki üstün yeteneğini ortaya koyduğu ve çok etkili bir üslup yarattığı kabul edilir.

YAPITLAR
Oyun:
Vatan Yahut Silistire, 1873 (yeni harflerle, 1940)
Zavallı Çocuk, 1873 (yeni harflerle, 1940)
Akif Bey, 1874 (yeni harflerle, 1958)
Celaleddin Harzemşah, 1885 (yeni harflerle, 1977)
Kara Belâ, 1908
Roman:
İntibah, 1876 (yeni harflerle, 1944)
Cezmi, 1880 (yeni harflerle, 1963)
Eleştiri:
Tahrib-i Harâbât, 1885
Takip, 1885
Renan Müdafaanamesi, 1908 (yeni harflerle, 1962)
İrfan Paşa’ya Mektup, 1887
Mukaddeme-i Celal, 1888

Tarihsel Yapıt:
Devr-i İstila, 1871
Barika-i Zafer, 1872
Evrak-ı Perişan, 1872 (yeni harflerle, 1973)
Kanije, 1874
Silistire Muhasarası, 1874 (yeni harflerle, 1946)
Osmanlı Tarihi, (ö.s.), 1889 (yeni harflerle, 3 cilt, 1971-1974)
Büyük İslam Tarihi, (ö.s.), 1975

Çeşitli:
Rüya, 1893
Namık Kemal’in Mektupları, Ö.F. Akün (yay.), 1972

(KAYNAK: T.C.Kültür Bakanlığı Kim Kimdir Sitesi)

Derleyen: Mehmet Sungur

SENİ ÖZLÜYORUZ !

Paşam Seni Özlüyoruz !

Atatürk Galatasaray Lisesi’nde öğrencilerden birine sordu:

-Nil olmasaydı, Mısır ne olurdu?
Öğrenci,çabuk yanıt vermek için boş bulunup:
-Hapı yutardı…dedi.
Bu yanıt Atatürk’ün hoşuna gitti.Öğrenciye on numara verdi.

DEVRİM BİR ANDA OLUR YA DA OLMAZ

Atatürk yazı devrimini gerçekleştirmişti.
Yaşlı,genç,kadın,erkek tüm yurttaşlar yeni harfleri öğrenmek için gece gündüz kurslara gidiyorlardı.
Devrimi izleyen iki yıl içinde bir buçuk milyon vatandaş okur yazar olmuştu.
yazı devriminin en dikkate değer yanı,Atatürk’ün bu devrimin yerleşmesinde en ufak bir ihmali bile kabul etmemiş olmasıdır.
Örneğin bazı kimseler kendisine:
-Paşam,ilkokulların ilk sınıflarından itibaren yeni harflerle öğretime başlayalım.
O kuşakla birlikte ortaokulu,liseyi ve üniversiteyi izletelim,diyorlardı.
Atatürk bu görüş ve düşüncelerin hiçbirisine yanaşmadı. -Devrim ya bir anda olur,yada hiç olmaz,dedi.


Atatürk ve Torpil…

*Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’ta dır. Bakan ise
Niğdeli Abidin ÖZMEN’dir. Bakan, makamında çalışmaktadır.
Kapı çalınır.
- Bakanın gür sesi: “Giriniz!”

ATATÜRK’ün Yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler.
Hoşbeşten sonra Yaver, Bakan Abidin ÖZMEN’e bir zarf uzatır.
Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. ATATÜRK’ten gelen bir mektuptur bu:
“Bay Abidin ÖZMEN, Milli Egitim Bakanı….”

Abidin ÖZMEN zarfı özenle açar ve mektubu dikkatle okur:
“Yaver Bey’le, size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukları, uygun göreceğiniz, bir liseye (parasız yatılı olarak) kaydını yaptırıp…”

Bu, ATATÜRK’ün bir emridir. Kesinlikle yerine getirilecektir.
Bakan Abidin ÖZMEN, Orta Öğretim Genel Müdürü’nü çağırtır ve şu direktifi verir:
“Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukları Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının ‘Veli ve ödeyen hanesine ATATÜRK’ün ismini yazdırarak bana getiriniz.” der.
Bakanın emri yerine getirilmiştir. Abidin ÖZMEN de kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le ATATÜRK’e yollar.

Mektubun içeriği şöyle: “Muhterem ATATÜRK, Yaver bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasındaTürkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaskanı ATATÜRK gibi biri bulunduğu için; bu iki çocugu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğun da emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım.
Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum…”
ATATÜRK bu mektup üzerine, devrin Başbakanı Ismet Inönü’ye telefon ederek:
“Bak”demiş, “Senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı” diyerek olayı anlatmış. Inönü, Bakan’ı adına özür dilemiş.
ATATÜRK: “Yok!” demiş “Özür dileme. Çok memnun oldum. Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse…”
***
Bu anı Yüksek Mimar H.Rahmi ÖZMEN’in amcası, M.E.B. Abidin ÖZMEN ve ATATÜRK arasında geçer. Tarihi değeri olan ve hiçbir yerde yayımlanmayan bu anının unutulup gitmesine gönlü razı olmayan Bakanın yeğeni H.Rahmi ÖZMEN 15.08.1985 günlü bir mektupla gazeteci yazar Vahap Okay’a iletir. O da 15.09.1985 tarihli KOLAY ILAN adlı gazetesinde yayımlar.
Bu kaynaktan alınmadır…
__________________
Derleyen: Mehmet Sungur