ORGAN NAKLİ; BEYİNSEL ÖLÜM, YAŞAYAN KALP VE „HARVARD KRİTERLERİ“

Harvard kriterlerine göre: „Beyinsel ölmüştür“ raporuyla başlayan „ölümler“ yaşamını sürdürürken, organ almak için koşturan doktor olmayı kim ister(?)

1950 li yıllara kadar ölümün ispatı kolaydı ve tartışmasızdı. Ölünün kalbi dinlenirdi, nabzı ölçülürdü ve ölmüştür diye karar verilirdi. Ölen kişi ölmüştü artık, tüm organlarıyla ölmüştü; hiç bir şey hissedemez ve hissettiğini gösteremezdi! Çünkü gerçekten ölmüştü, vefat etmişti kişi. Ölen kişilerin organlarıda beraberinde öldüğü için, organ naklinde kullanılamazdılar.

Çözüm bulunmalıydı…ama nasıl?

1950 li yılların sonlarına doğru iki Fransız hekimin çalışmasıyla gündeme gelen: „Kişi ne zaman ölmüştür“ sorusuna verilen cevap çok ilginç ve Tip’ta yeni bir çağın başlangıcı olmuştu. Bu iki hekimin görüşüne göre; „beyinsel ölüm“, „ölümdü“ artık. Kişinin hiç bir hukuksal hakkı kalmamıştır. Merhamet bekleme hakkını da Harvard kriterleri ile doktorlara teslim etmiştir. Tek kelime ile kişi vefat etmiştir…(?); hala yaşamasına rağmen!

Ne var ki; beyinsel ölüm diğer organların da ölmesi değildir. Kalp ve diğer organlar yaşamaya devam eder; acıları hisseder ve reflex olarak hissettiklerine cevap vermeye çalışırlar. Bazi sosyologlara göre: Birinci kommando merkezi olan beynin yanında, ikinci kommanda merkezi olan kalp, hala yaşamaktadır ve olanları hissetemektedir.

Kişi „ölüm yolundadır“ ama, henüz ölmüş değildir.

Gerçek ölüme fazla bir zamanı kalmayan „yaşayan ölünün“ organları ise çok önemli olarak görüldüğünden ötürü onları alabilmek için belirli kriterlerin olması zorunluydu.

Harvard Medical School, 1968 yılında „Harvard kriterleri“ olarak Tip tarihine geçen terimi; iki Fransızın göstermiş olduğu „ ölümün ölçeği“ olan beyinsel ölüm kavramını kabullenerek bu terimin „zorunlu“ olduğuna işaret etmiştir. Neden zorunlu olduğunu da „kılıfına uydurarak“; organ nakli ile bir başka yaşamın kurtarlabilmesini göstermiştir.

Bu kriterler zamanla batılı devletler tarafından kanunlaştırılmıştır. Çünkü kanunlaştırılmış olmasaydı; yapılan organ alımı kanunlar doğrulutusunda bir ağır suç olarak görülmeliydi, yani; organ nakli yapan hekim „katil“ olarak mahkemeye verilebilmeliydi. Anayasayı „delmeketen se“ kanun yapmayı uygun bulan devletler, etik olmayan Harvard kriterlerini yasallaştırmış ve yürürlüğe koymuşlardır.

Açılan bu yol ile, artık beyinsel ölülerden…; hala yaşayan organları alınarak organ nakli yapılabinirdi. Çünkü bir organ ölmeden önce alınmalı ve naklı yapılmalıdır. Ölen bir organ nakıl yapıldığı bedende can bulamaz ve çalışamaz.

Bu meşhur Harvard kriterleri ile hekimleri organ naklinde engelleyen bariyerler ortadan kaldırılmıştı. Artık „yaşayan ölüden“ organ alınabilinirdi ve hiç bir hekim bunun için hakimin karşısına çikmaktan korkmasına sebep yoktu.

Bugün hala geçerli olan bu kavram artık tartışılmaktadır.

Tartışılmaktadır, çünkü:

Beyinsel ölümün gerçek ölüm olmadığını artık hekimlerden başka bilenler susmayı birakarak seslerini duyurmaya başlamıştır.

Sosyologların ortaya attıkları düşünceler insanı ürpertmektedir. Onlara göre; beyinsel ölüm ile gerçek ölüm arasında olan zaman hastanın öldüğü zaman değil, ölüm yolunda olduğu zamandır; ne zaman ki kalbi kesilip alınana kadar yaşamaktadır kişi; ve hissetmektedir tüm olanları, tüm acıları; ve bunları reflexleriyle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Yani…ikinci kommando merkezi olan kalp, bedene yapılan taarruza karşı koruma içgüdüsünü kullanmaktadır.

Bu reflexleri önlemek için İsviçre gibi daha bir çok batı ülkelerinde hala ölmemiş olan hastaya anastezi yapılarak organ alımında acı hissetmesinler diye ilaçlar verilmektedir. Ben buna; canlı insanın organlarına „taarruz“ etmekten başka bir terim bulamıyorum.

Çünkü hastanelerde çalışan binlerce hasta bakıcıların yaptıkları açıklamalar bana başka bir terim bulmak şansını vermiyor.

Batı kültüründe kanunlarla önü açılan organ nakli, gelişmekte olan ülkelerde fazla rağbet görmediği söylensede, bunun sebebinin etik düşüncede olmadığını düşünmekteyim. Daha çok maddi olanakların olmadığı ve dolayısıyla organ nakli sanayileşemediğinden olduğunu düşünüyorum.

1980 li yıllarda gündemde olan organ nakline; Dinayet işlerinin cevabı bu düşüncemi teyid etmektedir. Dinayetin verdiği karara göre organ naklinde bir mahsur olmadığıdır. Burada meselenin sadece dini yoldan „günahmıdır değilmidir“ olarak ele alınıp karar verilmesi ise, bence çok üzücüdür ve İslam dininin insana verdiği değer ölçülerinin çok altındadır.

Haftaya bu yazının devamında buluşmak üzere…

 

Kalın sağlıcakla.

Mehmet Nuri Sungur

 

İKİ BACAK ARASINDA KALMIŞ BEYİNLER

Yazan:Nurdan YİĞİT

Geçenlerde Facebook’ta yaptığım bir isyan üzerine bu sitede  yayınlanan bir yazının Bir dostumun isyanı-insan haddini bilmelidir adlı makalenin konusu olduğum için altta ki yazıyı kaleme almayı ve sizlerle paylaşmayı düşündüm. Öykü tamamen yaşadığım bir olayın gerçekleridir.

Burada bahis edilen kişi olarak bende bir şeyler yazmak istiyorum.

Benim sosyal site anlayışım, (Facebook gibi) insanların karşılıklı bir şeyleri paylaşmasıdır.

İnsan gurbette olunca daha bir hassas ve miliyetci oluyor. Eşimle dostumla yazışarak, sayfama güzel insanlar ekleyerek, vatanından güzel haberler paylaşıyorsun. Fakat; arkadaşlarımın sayfalarındaki kendini bilmez beyler veya genç erkekler; israrla posta kutuma yazı yazıp, ya da dürtmekle ellerine ne geçiyor bilmiyorum.

Evet… ben belki topalım, körüm; belki hiç görmek istemiyeceğiniz bir insan olabilirim; bir resme bakılarak insan nasil kendini kücük düsürür bu kadar?

Ben türk erkeğini mert, sözünün eri, kadinlara centilmen olarak bilirdim. Yillarca Almanya’da, Almanlarla bu yüzden kavga yapmışımdır.

Türk erkekleri kabadır kadını döver derler… barbardırlar derler; hayır derdim, yanlış tanıyorsunuz derdim…ne yazık ki çok yanılmışım; belki de öyle olmasını istermişim.

Fakat ben 27 sene oldu Almanyaya geleli; hiç bir Alman erkeğini bir kadını rahatsız ettiğini görmedim.

Facebook Almanya  sayfamda 5 senedir hiç bir Almanın sayfama zorla ekle diye israrını görmedim.

İstanbul’da yaşarken yeni yeni genc kiz olurken, Türk erkelerini babamız yaşında abimiz yaşında insanların bizi rahatsiz etiklerini cok iyi bilirim. „Aman kızım, kendinizi koruyun“ derlerdi bize büyüklerimiz. Yıllar geçti aradan, hiç bir şeyin değismediğini üzülerek gördüm ve şahit oldum.

Türk erkeğinin beyninin „iki bacak arası“ çaılştığı, aradan onca yıllar geçmesine rağmen; hala iki binli ve daha öncesi yillarda olduğu gibi bir değişiklik olmadan devam ediyor ve bu durum bir çok duyarlı insanlar gibi benide cok üzüyor.

Neden benim Türk erkeğim Avrupa’lı erkekler gibi medeni olmasın…? Ayni şey Almanya da yaşayan Türk erkek toplumunda da böyle maalesef… aynen geldikleri gibi; belki de daha fena. Avrupa’dan başka bir Avrupa yok dostlarım… kendinizi eğitin…eğitin kendinizi beyler!

Bu nahoş tecrübelerime yaşadığım bir olayı yazmadan edemiyeceğim.

Bu sene bir Alman bayan arkadaşımla Belek’e tatile gitik. Son tatil günü taksi ile Belek’ten Çocuklarimiza bazi hediyeler almak, alış veriş yapmak için pazara gittik. Otelin önünden taxsiye bindik. Binmeden önce Resepsiyona taksi numarasını biraktım… bize bir şey olursa haberleri olsun diye; nede olsa yanımdaki arkadaşım bana emanetti. Resepsiyondaki insanın buna gülmesi… „ben tetbirimi alayımda… burasi Türkiye, Türk erkeğine güven olmaz kaygımı yenmeme yetmemişti.“

Taksi ile bir mağazanın önünde durduk; tam inecekken (önümüzde çukur vardı) mağazadan iki genç bize doğru fırladı. Biri benim elimden diğeri arkadasımın elinden tuttu. Arkadaşımın elinden tutan ona hitaben diyorki; gel YAVRUM, GEL! YERİM SENİ… diğer kişiler de gülüyorlar.  Taksiden indik. Ben kenara çekildim ve mağaza sahibine yüksek sesle; bey efendi, siz misafirlerinizi yavrum-lamı karşılyorsunuz deyince… bir afallama oldu; çit yok… benim Türk olduğumu tahmin edememiştiler. Sizin karınız, sizin ananız, sizin anneniz yokmu dedim! Sizin karınıza böyle söyleseler siz ne yapardınız?… Siz dağdan mı indiniz? Ayı-mısınız? hiç mi hayatınızda kadın görmediniz?… medeniyetten bir şey öğrenmediniz mi diye yüksek sesle bağırdım…

Antlalya yaşanacak ikinci şehir seçilmiş… ve bu olay böyle bir yerde oluyor; inanılacak gibi değil.

Olayın farkında olan mağazanın sahibi utanmış olacak ki karışmak zorunda kaldı ve: „buyurun… sakinleşin hanim efendi…çay ikram edelim…! İkramına hayir diyerek red ettim.

Bu arada olanları akustik olarak anlamayan Alman arkadaşım soruyordu…“ne oldu?“ diye… diyemiyordum ki; nasıl diye bilseydim ki?… BİZİM TÜRK ERKEĞİNİN GÖZÜ VE BEYNİ HALA AÇ… İKİ BACAK ARASINDA ESARETTE YAŞIYOR diye?

Bu olay beni çok etkilemişti. Böyle erkeklerin adına yerin dibine giresim gelmişti.

Evet…sevgili dostlarım… böyle bir olayla karşılaştığım için çok üzgündüm; beynimden bir çok sorular geçiyordu. Soruların başında ise; iki kadının turist olarak yalnız gelmiş olması, onların koca ya da erkek arar gibi muamele görmeleri idi.

Turist olarak gelen bu iki kadın erkek arasa idi, onu istediği yerde bulamaz mıydı? Bunun için illa da Türkiye’yemi gelmeliydiler? Bu nasıl bir beyindir? insan hayretlere düsüyor.

Evet beyler! Beyinlerinizi iki „bacak arasından“ kurtarın! Orda saklı kaldığı müddet medeniyetten nasiplerini alamayacaktırlar! Kendinizi eğitin… eğitin diyorum!

Yani biz ne insan olmayi, nede insanlara saygılı olmayi becerebiliyoruz. Dünya milletleri her gün medeniyet yolunda ilerlerken biz hala bir sosyal paylaşım sitesinin nasıl ve ne amaçla kullanılması gerekliliğini anlamış değiliz. Bunu her gün Facebook’ta görmekteyiz. İnsan istemesede söylemeden geçemiyor…!

Facebook’unda içine ettiniz. Sanki facebook’ta olan kadınlar erkek ariyormus gibi beyinlerinize yerleşmiş.

Buradan herkese sesleniyorum! Kendinize yapılmasını istemediğinizi, başkalarına yapmayınız; yaparken de kendi kardeşinizi, eşinizi, annenizi düsünün!

Bize her facebook’a girdiğimizde; facebok’unda içine ettiniz dedirtmeyin!
Saygılarımla

Nurdan YİĞİT

Ebeveyn`lerin Mutluluğu ve Sorumluluğu

 Mutluluk özgürlük gibidir, sorumlu olmayı şart koşar!

 

Hayatta beklenen en güzel haberlerden biri, Anne ve Babanin duydugu; biz bir cocuk bekliyoruz haberidir. Bu mutlu haberin beraberinde getirdiği sorumluluk duyguları bizi biraz olsun düşündürsede(?) sevindiğimiz bu mutlu haber hayatımız boyunca ağırlığını koruyacağı bir gerçektir. Yaratılışın mucizesi olan bu duruma hazırlanmak için önümüzdeki 9 ay olan zaman bize fırsat verecektir, kendimizi bu mucizeye hazırlamak için. Bu mucizenin bize tanıdığı imkan, yaratılış muciseindeki mucizeye ortak olabilmemizdir.

Annelik bekleyen Anneler için gelecek aylar her gün biraz daha zor günler olacaktır. Kendisini iyi hissetmediği günler, hormon değişimleri ve daha bir çok zorlukların beraberinde gelen değişimler… anne olmak sevincini engellemeyecektir.

Bir Anneden tüm gücünü vermesini isteyen o doğum günü, Annelerin en güçlü olması olduğu gündür, tarif edilemeyecek sancılara katlanan Anne, bebeğini kucağına aldığı an mutluluğun tadını tatmanın sevinciyle çektiği izdirapları unutabilmesi, ayri bir mucizedir.

Doğum sonrası sağlığına kavuşan Anneyi uykusuz gecelerin beklediği aylar takıp edecektir. Bu zorlu görevi nasıl başarabileceğinin verdiği düşünceler onu bazen gündüzleride yalnız birakmayacaktır.

Aradan geçen bir kaç aydan sonra, bu zor günler yavaşca arka plana doğru çekilirken(?)… her gün yeni ve farklı mucizeler ortaya çıkmaya başlayacaktır.

Büyüyen bebekle gözleşme anları başladığı anlar devreye girerken, gelişmekte olan Çocuğun beyni, etrafında olup bitene ortak olma zamanı gelmiştir. Anne ve Babasını, kardeşlerini tanıyabilmek, seslerini ayırt edebilmek çağı ayrıca hissedilen bir mutluluk zamanıdır.

Bu değişimlerle başlayan bir yaşam, insanın oluşumunda atılan ilk temel taşlardır. Yaşama hazırlanış dediğimiz bu kısa zaman, Çocuğun geleceği için verilen ilk yatırımlardır. Anne ve Babaların çocuklarına verebilecekleri en sağlıklı „azık“ çantasının hazırlandığı zamandır bu dönem.

Çocuğun ilk güldüğü an, Anne ve Babalar için unutulmayan hatıralardır. Arkasından oturabilmeye, kalkmaya, sürünmeye başlayan Çocuk, Anne ve Babanın yardımları sayesinde kendisini güvenlik içerisinde hissederek hayata daha güvenli „adımlarla“devam edebilmeyi öğrenecektir.

Çocuğun ilk oyuncağa uzanmak, kolunu kaldırıp bir şeyler yapmak , yataktan alınmak istediği zaman geldiğinde, sevgi ve şefgat hissedebildiği anlar başlamıştır. Kendisine söyleneni anlamasa dahi, hissettiği sevgi şefgat duyguları onu bulunduğu ortamda güvenli ellerde olduğu kavramının ilk başladığı anlar olmakla; … ben bu ailenin bir üyesiyim bilincini oluşturduğu önemli gelişim anlarıdır.

Zamanın akımıyla ilk kelimeleri söylemeye başlayan Çocuk, Anne Babayı da bazen şaşkınlığa düşürecektir. Sesli ortamlarda söylemeye çalıştığı yarım kelimeler tam anlaşılamadığı için, … annemi dedi, yoksa babamı dedi tartışmalarıda Anne ve Babanın mutlu anları olacaktır.

Çocuğun diş çıkarma zamanı geldiğinde, uykusuz gecelerin yeniden başladığı günler devreye girecektir. Çocuk için bu zor ve sancılı günler, Anne ve Babanın sabır ve şefgat vereceği en önemli zaman dilimidir.

Çocuğun 3 – 4 yaşları çağı Anne ve Baba için zor zamanlardır, çünkü Çocuğun deney yapma zamanı gelmiştir, denenmesi ne olursa olsun, bir şeyler yapma zamanıdır artık. Salondaki mobilyalara tırmanmak ilk deneyleri arasında olsada, bu yeterli olmayacaktır. İlginç bulduğu ne varsa denemek isteyecektir, pencereden bakmak, Annenin mutfak biçağını tutabilmek bunların arasındadır. Çocuğun bu çağı, Anne ve Baba için alarm sinyallarının kırmızı olduğu anlardır.

Farkında olmadan geçen zaman Çocuğumuzun yaşamında önemli değişimin başlayacağı günü getirmiştir artık.

Okula başlangıç………………

Önce güzel bir okul çantasına ihtiyaç vardır, arkasından güzelim elbiseler ayakkabılar alındıktan sonra evde ilk provalar yapılmaya başlanır… mutlu anlar yaşanır.

Anne ve Baba için yeni görevlerin başladığı zamandır bu zaman. Çocuğun geleceği için atılan bu adımlar en önemli adımlardandır, anne ve Babanın bu hayata hazırlık günlerini küçük görmeleri yapacakları en büyük hatalardır. Çünkü bu andan itibaren yapılan en ufak bir hata Çocuğun geleceğini etkileyebilen unsurlar arasında olacaktır.

Bu andan itibaren Çocuğun üstlendiği görev her gün dahada artacaktır. Sadece okul dersleriyle kalmayacak olan bu eğitim çağı, Çocuğun geleceğini damgalayan günler olacaktır. Okul eğitiminin yanında etik eğitiminde öğretilmesi olan bu yaşta; anne ve Baba sorumluluğu Öğretmene bırakırsa (?) en büyük hatayı yapmış olurlar. Toplumun sosyal düzenini öğretmek ilk aile terbiyesinin „olmazsa olmazlarındandır“…

Kabul etmeliyizki… Çocuklar anlatılandan daha fazla gördüğüyle öğrenen bir sosyal yaratıktır; bu nedenle ebeveynler örnek yaşantılarıyla buna öncülük yapabilirlerse en güzel eğitimi vermiş olurlar; bunların başında evdeki saygı ve sevgi atmosferi en önemli olanlardandır.

Geriye dönük olarak hatırladığımızda, Anne ve Babamızın aralarında geçen diyalogların hafızamızdan silinmediğini ve bizi öyle veya böyle bir etki altında bıraktığını anlayacağız.

Okul döneminde, aile ve okul ilişkileri en önemli olanlar arasındadır. Bu aile okul ilişkilerinde Öğretmen ve aile beraberliği Çocuğun hangi derslerde daha başarılı olduğu, hangiler de yardıma ihtiyacı olabileceğini saptayabilmek ve gerekli olanları yapmak Anne ve Babanın önemli görevlerindendir.

Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz. Biz olmadan hayatlarını sürdürmek zorunda kalacaklarını, onlarda bir gün ebeveyn olacaklarını, toplumdan dışlanmadan yaşayabilmeleri için gerekli etik kavramların değerlerini öğretebilmek Anne ve Babanın en önemli görevleri olduğunu bilmeliyiz.

Topluma saygı vermeden saygı beklenmez kavramı eğitimin ana faktörlerinden olduğunu öğretebilmişsek… kapımızı kimse çalmaz….

Zamanı gelmişken hatırlatmakta fayda vardır. Dünyada bu olanaklardan mahrum kalmış Çocukları düşündünüz mü hiç?

10 yaşında emeğine el konan, okul nedir bilmeyen, üç kuruş için uykuya hasret kalarak çalışan milyonlarca Çocuk bir kaç saat uyku ve bir lokma ekmek için çalıştırılıyorlar. Gırtlağı doymak bilmeyen az kazançla yetinmeyen bazı kesimler… insan haklarınıda tekellerinde tutmaktan utanmıyorlar.

Saygılarımla

Mehmet Sungur

 

Trabzon; Karadeniz’in İnci’si

Trabzon; Karadeniz’in inci’si;

TrabzonKaradeniz Bölgesi’nin Doğu Karadeniz bölümünde yer alan merkezii bir şehirdir.

Karadeniz sahili ile Zigana Dağları arasında yer almakta olup yüzüölçümü açısından az bir alan kaplar.Batısında Giresun’a bağlı Eynesil ilçesi, güneyinde Gümüşhane’ye bağlı Torul ilçesi ve Bayburt, doğusunda da Rize’ye bağlı İkizdere ve Kalkandereilçeleri, kuzeyi Karadeniz ile çevrili antik çağ’dan beri varlığı bilinen il ve il merkezinin adıdır. Şehrin toplam nüfusu 2009 yılında Adrese dayalı nufus kayıt sistemi(ADNKS) sonuçlarına göre 765.127’tur.1935’te 30.000 olan nüfusu 1990’da 361.886’ya, 2000’de 975.137’ye çıkmıştır. 2007’de 740.569’e düşmüştür

Coğrafya

Dar bir sahil şeridinin ardında denize dikey uzanan dağlık bir araziye sahip olan ilin merkezi Boztepe (antik Minthrion tepesi) üzerine kurulmuştur. İl topraklarının % 22,4 yayla, % 77,6 si ise tepelerden oluşmaktadır.

Dereler

Değirmendere (Piksidis), Yanbolu, Fol, Ağasar, İskefiye, Kalenima, Karadere (Araklı), Küçükdere, Koha, Sürmene (Manahos), Solaklı, Baltacı deresi, Sera Deresi…

Nüfus

Toplam nüfusu 765.127’dur. Bu nüfusun yaklaşık %54’ü şehir ve ilçe gibi merkezlerde,%46’sı ise kırsal kesimlerde yani köylerde yaşamaktadır.

Antik Çağ

Eusebius’a göre şehrin kuruluş tarihini MÖ 756 olmakla birlikte bu iddia Trabzon’u İstanbul, Roma hatta, genel kanıya göre Trabzon ve diğer Doğu Karadeniz kolonizasyonunu gerçekleştiren Sinop’tan daha eski bir kent yapmaktadır. Bu durum gerçekse Sinoplular varolan bir kenti MÖ 630 tarihinden sonra yeniden kolonize etmiş olmalıdırlar.
Anabasis’te geçen „Pontos Euksenios kıyısındaki bu şehir Sinope’nin Lazların ataları olan Kolhis ülkesindeki kolonisidir“ifadesi daha sonra Arrian ve Peripleus tarafından da onaylanmıştır.[1]
Merkezinde Yunanlıların çevre köylerinde bugünkü Lazların ataları olan Kolhislilerin ve Tzanların (Zan – Çan) yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan ve Euphrates civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeydi. Pontus İmparatoru Mithridates’in Roma İmparatorluğu ile giriştiği bir dizi savaşı kaybetmesinin ardından Anadolu topraklarının yanı sıra Trabzon’da Roma hakimiyetine girmiştir.

Roma ve Bizans

Pompey’e karşı mücadelesinde Mithridates’e destek vermeyen Trabzon Roma döneminde ödüllendirilmiş serbest şehir statüsü kazandırılmıştır. Bizzat kente gelen Arrian, Trapezus’un Roma döneminde güney Karadenizdeki en önemli liman kenti olduğunu belirtmiştir. Roma İmparatoru Hadrian döneminde restore edilen kente, Trajan döneminde Pontus Kapadokyası eyaletinin başkenti olmuş ve yeni bir liman inşa edilmiştir. Gallianus döneminde birGermen kabilesi olan Gotlar tarafından yağmalanmış , Justiniandöneminde tekarar onarılarak eski konumunu kaznamıştır. İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine Komnenosailesi,Trabzon’a sığınarak 1461 tarihine Osmanlı fethine dek sürecek bağımsız bir krallık (Trabzon İmparatorluğu) kuracaklar, kendilerini Roma İmparatoru ilan edeceklerdi

Trabzon İmparatorluğu

Komnenos hanedanından VII. Michael Latin işgali nedeniyle Trabzon’a gelerek teyzesi Gürcü kraliçesi Tamar’nın da desteğiyle kendini Roma İmparatoru ilan etmişse de Batı özellikle Vatikan Trabzon İmparatorunu küçümseyerek „Laz hükümdarı“ olarak tanımlamıştır [6]. Trabzon imparatorları başlangıçta diğer Bizans (Doğu Roma) imparatorları gibi çift başlı (aetos) figürünü sembol olarak kullanmışlarsa da Latin işgalinin sona ermesi ve Konstantinapolis’de yeniden yasal yönetimin iktidarı ele geçirmesiyle, bir çatışmaya sebebiyet vermemek için bugün Trabzon Ayasofya müzesinin giriş kapısının üzerinde rölyefi bulunan tek başlı kartal sembolü tercih etmişlerdir. Cenevizliler ile Venedikliler, Moğollar ile Osmanlılar hatta çeşitli Türkmen (Akkoyunlu kabile federasyonuna mensup) klanları ile denge politikası sürdürerek, varlığını sürdürebilen bu zengin liman kenti, İstanbul’un fethinden sekiz yıl sonra (1461Fatih Sultan Mehmet tarafından Karadeniz’deki çeşitli beylikler, İtalyan kolonileri ve Kırım’la birlikte ele geçirilerek İpek yolunun stratejik anahtarının Osmanlı hakimiyetine girmesi sağlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu

I. Bayezid’in 1398 de Samsun yöresini almasından sonra Trabzon Komnenos Krallığı Osmanlı Devletine yıllık vergi ödemek zorunda bırakılmıştır. David Komnenos, iktidarı döneminde (1458-1461) vergi ödemeyi durdurarak, önceden ödediklerini de Akkoyunlu Devleti Sultanı Uzun Hasan aracılığıyla geri istemiş, Osmanlılara karşı Avrupa’daki büyük devletlere ittifak önerisinde bulunmuştur. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet’in öncülüğündeki Osmanlı Kuvvetleri Bölgeyi kuşatarak, 1461 yılında Trabzon’u ele geçirmiş ve Komnenosların egemenliğine son vermiştir.

Trabzon, Osmanlı Döneminde önce eyalet ve sancak olarak şehzade ve mutasarrıflar tarafından idare edilmiştir. İlk sancak beyi Hızır Bey’dir. 1470 yılında sancak beyliği küçük yaşta Şehzade Abdullah’a verilmiş; Abdullah, annesi Şirin Hatunla birlikte 1479 yılına kadar Trabzon’da yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim de şehzadeliği sırasında (1491-1512) Trabzon’da Sancak Beyi olarak bulunmuş, sonradan Kanuni ünvanı alacak olan oğlu Sultan Süleyman burada doğmuştur.
Trabzon 16. yüzyılda, merkezi Batum olan Lazistan Sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.
1859-1864 yılları arasında Kuzey Kafkasya’da süregelen Kafkas-Rus savaşı, Çerkes ve Abaza halkının yenilgisi ile sonuçlanmış ve şehre sayıları 360.binin üzerinde göçmenin yığılmasına yolaçmıştır. Doğal olarak büyük bir afete dönüşen göç, salgın hastalıklar, açlık ve toplum içinde kaynaşmalara yolaçmıştır. Çok kısa bir zaman içinde Trabzon ve Akçakale limanları ve çevresinde ki yerleşim yereleri adeta rezervasyonlara dönüşmüştür. Bu dönem sırasında salgın hastlıklardan korakarak kaçan yerel halk yaylalara geçmiş ve şehirde yeni göçmenlerle, devlet görevlilerinden başka sadece kaçamayacak durumda olanlar kalmıştır.
1867 yılında Trabzon’da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868 yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında Lazistan, Gümüşhane, Canik Sancakları da buraya bağlanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar Trabzon’a saldırır (14 Nisan 1916). Trabzonlulardan oluşan vurucu güçler (Milis), bu saldırı sırasında gerilla savaşı verirler. Bu sıralarda, cepheye gönderilmek üzere Hamidiye Zırhlısının desteğinde Trabzon Limanına gelen cephane Trabzonlu gençlerce büyük bir heyecan içinde boşaltılıp Maçka’ya taşınır.
Çaykara’da Sultan Murat Yaylasında (10 Haziran 1916), Of’ta Baltacı, Arsin’de Yanbolu Derelerinde Ruslara karşı başarılı savaşlar verilmiş, ancak o yıllardaki koşullar altında düşmanın Trabzon’a girmesine engel olunamaz ve Ruslar 14 Nisan l916 yılında Trabzon’a girer. Rusların Trabzon’da kaldığı bir yıl, on ay, on günlük süre içinde özellikle Rumlar ve Ermeniler, yerli halka büyük işkenceler yaparlar; sayısız insan öldürürler.
1917′de Rusya’da “Bolşevik Devrimi” olur, Çarlık Yönetimi yıkılır. Bunun üzerine Rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu Rusların Trabzon’dan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve Karadağ’da toplanan Türk Çeteleri, Akçaabat’a inerek Yüzbaşı Kahraman Bey’in komutasında üç koldan Trabzon’a doğru yürürler ve 24 Şubat 1918 tarihinde Trabzon’a girer.

Türkiye Cumhuriyeti

Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlar ve Trabzonda yeni ülkenin yeni idari yapısında altmışbir (61) nolu il olarak yerini almıştır.

İlin Cumhuriyet dönemindeki sınırları kültürel ve tarihsel bir düşünceyle değil tamamen idari yapı ve merkezlere uzaklıklar baz alınarak çizilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 81 ilinden biri olan Trabzon, Doğu Karadeniz bölgesinde yer almakta ve 4.685 km2’lik yüzölçümüyle ülke topraklarının % 0,6’sını oluşturmaktadır.
Cumhuriyetin ilanından sonra Trabzonda çeşitli fabrikalar kurulmuştur.
Atatürk, Cumhuriyet döneminde Trabzon’a üç kez gelir; 1924, 1930 ve 1937 yıllarında, ilk geldikleri 15 Eylül 1924 günü, Trabzonlularca “ATATÜRK GÜNÜ” olarak kabul edilir ve bu kendisine bir telle bildirilir.

Halk

Trabzon halkı adet , yaşam tarzı , gelenek ve görenek bakımından kendine ve yöreye özgü özellikler taşımaktadır. Trabzonda çok çeşitli türkmen boyları yaşamaktadır. Çepniler ise bölgede Şalpazarı ve Beşikdüzü ilçesinin Şalpazarına yakın köylerinde 29 kadar köyde yaşamakta olup en eski Türkmen geleneklerini hala sürdürmektedirler.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde; „Fâtih Sultan Mehmed Han Gazi (toprağı mis kokulu ve mekanı cennet olsun.) hazretleri bu kaleyi feth ettiğinde dört tarafında bulunan bölgelerden çeşitli insanları sürerek Trabzon’a nakl ettirip iskân ettirdi. Öyle imar oldu ki sanki insan deryası oldu. Halkının çoğunluğu Lazlardan oluşan insanlar topluluğudur.“ demektedir.
Trabzon halkının fiziki özelliklerinden söz ederken de, „Beşinci iklimde bulunduğu için suyu ve havasının tatlılığından bütün halkı gezip eğlenmeye hevesli ve zevk ehli olup içmeye ve eğlenmeye düşkünlerdir. Gamsız ve aldırışsız zarif dostlar ve âşık kimseler olduklarından yüzlerinin renkleri kırmızımsıdır. Kadınlar kısmı Abaza, Gürcü ve Çerkes güzelleri olduklarından güzel erkek ve kız çocukları olur ki sanki her biri birer ay parçası ve güneş pençesidirler.“ diye tarif etmektedir.

Dil

Trabzon halkı 16. yy içinde İslâmlaştıktan sonra anadilleri olan Pontusçayı ve Lazcayı bırakıp Türkçeye alışırken zorlanmışlardır.Özellikle Yunanca’da olmayan -b-, -d-, -g-, – ı- gibi harfleri çıkaramadıkları için Yunanca söylenişlerine uydurarak konuşmuşlardır.[7] Sözgelimibalık kelimesindeki „b“ ve „ı“ sesleri Yunanca’da olmaması ve İslâm’ı yeni kabul etmiş olan Trabzonluların Türk dilini konuşamamsı nedeniyle bu kelimeyi Pontus Yunancası’na adapte ederek paluk olarak telâffuz ederler. Bununla beraber Trabzonda kesintisiz dört asırdan fazla süredir Türkçe konuşulmaktadır.Yerel halkın bir kısmının asıl dilli arkaik Rumcadır.

Pontus Rumcası LazcaGürcüceRusçaErmenice ve Farsça’dan çok sayıda ödünç kelime içeren Trabzon ağzı Özellikle alışılmadık ünsüz değişimleri ile Anadolu Türkçesi’nden derin farklılıklar çermektedir. KöprübaşıÇaykaraMaçkaTonyaOfDernekpazarıyerleşimlerinde Rumcanın arkaik ögeler taşıyan yerel bir dialekti günümüzde de Müslümanlar tarafından 50 civarında köyde 5,000 ile 80,000 kadar kişi tarafından konuşulmaya devam etmektedir.

/ b / > / p / baluk > paluk
*/ d / > / t / dere > tere
*/ k / > / g / katuk > gatuk
*/ g / > / c / gelin > celun (Batı Trabzon)
*/ c / > / ç / came > çame
*/ k / > / ç / > öküz > öçüz (Merkez Çömlekçi mahallesi, Doğu Trabzon)

Geleneksel kıyafetleri içerisinde Karadenizli çift, Osmanlı dönemi

Giyim-kuşam

Osmanlı döneminde Samsun ile Batum arasında(sahil) geleneksel giyim (Laz kıyafeti olarak da bilinir) şöyledir:
Erkek: Başta iki ucu üzerinden sarık gibi dolanarak uzun kulaklı bir düğümle bağlanan ve kukula adı verilen siyah başlık. Üstte beyaz mintan ve üzerine siyah aba yelek. Altta bacak arası körüklü bacak kısmı dar zipka adı verilen siyah şalvar.
Kadın (köylü): İçte kamis adı verilen yakasız Trabzon bezinden gömlek, başta keşan peştemal, alltta etek veya üçetek elbise (zibun)bele bağlanan ve rengi yöreden yöreye değişen peştemal (fota. Üstte fermene veya kadife adı verilen yelek.
Kadın (şehirli, kasabalı): Başta tepelik, Tapla, Koursi, hotoz adı verilen gümüş ya da altın sırmalı yuvarlak tepelik. İçte kamis, üzerine zibun (üçetek) belde peştemal, lahor veya trablus.

Köylü ya da şehirli olsun Trabzon kadını (Rize ve Artvin sahilinde yaşayan Lazlar gibi) kesinlikle şalvar giymemektedir. Tek istisna Şalpazarı bölgesinde olup Çepni kadınları şalvar giymekte ve ucu püsküllü kırmızı ya da pembe belbağı takmaktadır.

Müzik ve Halk oyunları

Trabzon bölgesinin geleneksel çalgıları şimşir kavalkemençedavul-zurna ve yörede zimponadankiyo adlarıyla da bilinen tulumdur. Sayısız çeşidi olup kadın ve erkekler tarafından toplu oynanılan geleneksel dansların adı isehorondur.kolbastı oyunu 1930 yılında Trabzon’un Faroz mahallesinde başlamıştır. Farozlu balıkçıların kendi aralarında oynadığı bir oyundur.

Kültürel Yaşam

Trabzon ilinde tiyatro etkinlikleri Trabzon Belediye Tiyatrosu ve Trabzon Devlet Tiyatrosu tarafından yürütülmektedir.Halk eğitim merkezlerinde amatörce tiyatro, müzik ve halk oyunları çalışmaları yapılmaktadır. Müzik alanında çalışmalar yapan Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun yanı sıra karikatür ve resim çalışmaları Belediye Sergi Salonu’nda sergilenmektedir.

Eğitim

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Trabzon’da eğitim kuruluşu olarak sekiz medrese, eğitim süresi dört yıl olan beş adet ilkokul, bir adet sanat yurdu, bir adet askeri rüştiye, bir adet idadi ve bir adet Darülmuallimin bulunmaktaydı. Günümüde Trabzon ilinde 815 ilköğretim okulu, 86 lise ve dengi okul ve 2 Aralık 1963 tarihinde öğretime açılan Karadeniz Teknik Üniversitesi bulunmaktadır.

Mutfak

Samsun Batum arasında yeralan bölge mutfağının ayırıcı temel besinleri karalahanamısır ve hamsi olup, bu üçlünün çorbasından ekmeğine dek sayısız kombinasyonu bulunmaktadır. Bölgeye özgü yemeklerden en karakteristik olanları şunlardır:

Mısır unundan:Kuymak (Rize’de muhlama,Vakfıkebir ve Şalpazarında yağlaş), haçapur, hamsili ekmek, lamesli ekmek
Karalahanadan: Çorba, sarma
Tatlı olarak: Kabak tatlısı, kabak pilavı (bölgede pilav ve makarna şekerli olarak tüketilir- tatlıların yanında içecek olarak ayran içilir.)
Hamsiden: Buğulama, hoholli hamsi, hamsili ekmek, kaygana
Fasülyeden (lobya): turşu kavurma
Mısırdan: Korkot (mısır çorbası)

Tarihi-Turistik Yerler

Roma İmparatorluğu ve Osmanlı döneminde eyalet merkezi olmuş, Ortaçağ’da bir Rum imparatorluğuna başkentlik yapmış kent doğal güzelliklerinin yanı sıra pek çok tarihi yapıyı barındırmaktadır.Bunların en önemlileri:

  • Manastırlar: Sümela ManastırıAyasofya müzesi,Kaymaklı Manastırı(Amenapırgiç Ermeni Kilisesi), Kızlar (Panagia Theoskepastos) Manastırı, Gregorios Peristera (Hızır İlyas)Manastırı, Kızlar (Panagia Kerameste) Manastırı, Vazelon Manastırı,
  • Hagaios Savas (Maşatlık) Kaya Kiliseleri,
  • Kiliseler ve Camiler: Hagia Anna (Küçük Ayvasil), Sotha (St. John)K, Hagios Theodoros, Hagios Konstantinos, Hagios Khristophoras, Hagios Kiryaki, Santa Maria, Hagios Mikhail, Panagia Tzita, Fatih (Panagia Khrysokephalos), Yeni Cuma (Hagios Eugenios), Nakip (Hagios Andreas Kilisesi), Hüsnü Köktuğ (Hagios Eleutherios), İskender Paşa Camii, Semerciler, Çarşı Camii, Gülbahar Hatun Camii, Trabzon valiliği ve Valievi.
  • Konaklar:

  • [Atatürk Köşkü] Memiş Ağa Konağı (Sürmene), Çakıroğlu İsmail Ağa Konağı (Of), Çakıroğlu Hasan Ağa KonağıKaramollaoğlu Topal Mustafa Evi (Araklı)
  • Araklı ilçesine bağlı Konakönü mahallesindede birçok tarihi yapı bulunmaktadır. Bu yapılar Rus işgaline tanıklık etmekle birlikte çok eski zamanlarında izlerini taşımaktadır.
  • Hamamlar: Sekiz Direkli Hamam,Fatih Hamamı, İskender Paşa Hamamı,Çifte Hamam, Hacı Arif Hamamı, Alaca Hamam, Tophane Hamamı
  • Osmanlı Dönemi Diğer Eserleri: Soğuk Çeşme, Bedesten, Sufi Ali Bey kitabesi,Sur Kitabesi, Kabak Meydan Şadırvanı,Ortahisar Muvakkithanesi,Çarşı Camii Muvakkithanesi,Askeri Hastahane,Seyyidi Hacı Mehmed Çeşmesi,İskender Paşa Çeşmesi ,Kethüdazade Hacı Emin Ağa Çeşmesi,Manastır Çeşmesi,Abdullah Paşa Çeşmesi,Hafız Muhammed Çeşmesi,Abdulhamid liman Çeşmesi

Trabzon’un İlçeleri:

TrabzonAkçaabatAraklıArsinBeşikdüzü (Şarli)Çarşıbaşı (İskefiye)Çaykara (Kadahor)DernekpazarıDüzköyHayratKöprübaşı (Goneşara) |MaçkaOfSürmeneŞalpazarı (Ağasar)TonyaVakfıkebir (Fol)Yomra

Kaynak:

Wikipedia; Özgür ansiklopedi

Derleyen:   Mehmet Sungur

Maria Magdelana; Defne(dilseydi) ne olurdu ?

Mehmet SUNGUR

Yahudiler Maria Magdalena yı fahişelikten dolayı tutuklarlar. İsa Peygamberi sınamak için önüne getirirler. Bu kadını fahişelik yaparken yakaladık, bu günahkarın cezası nedir diye sorarlar. İsa Peygamber hiç beklemedikleri şekilde “taşlanarak öldürülmeli” der. “şimdi herkes eline bir taş alsın” diye de ekler. Yahudiler kadını bağlarlar ve ellerine atacakları taşları alırlar. atmadan önce; İsa Peygamber son sözünü söyler “şimdi ilk taşı günahsız olanınız atsın” diyerek taşlamanın başlatılmasını önerir. Ancak ne varki, kimse buna cesaret edemenişti; çünkü hepsinin bir yerlerde saklı tuttuğu bir günahı vardı.Sonuç olarak Maria Magdelana öldürülmekten kurtulmuştu.

Bundan iki bin küsür yıl önce yaşanmış olan bir olay bu gün geçerli olmadığı toplumda yaşamak biraz üzücü bir durumdur.

Maria Magdelana yaşıyordu, kendisini müdafaa edebilme olanakları mevcut idi, ona atılan suçlamayı temize çikarabilme şansıda mevcuttu, ya aramızda olmayan, ebediyyete göçmüş olanlar böyle suçlamalarla karşılanırsa onların hangi seçeneği olabilirki..?

Topluma her gün bir şeyler vermeye çalışan insanlar var aramızda, onları ekranlarda oldukları ve bize hoş saatler yaşattıkları süre alkışlarız, ancak kulislerin arkasında neler olduğunu merak etmek aklımıza gelmez. Aramızdan ayrıldıklarında; bazı dostları “ ekranlardan” bir yıldız kaydı diyerek üzüldüklerini dile getirirler, bazılarıda sorgu mahkemelerini kurarlar.

Geçtiğimiz günlerde de aynen öyle oldu, aramızdan bir insan kötü tesadüflerle dolu bir zaman dilimi içersinde hayatını kaybetti, ebediyyete göçtü. Defne Joy Foster olarak ekranlarda tanıdığımız, bu kişi Magazin dünyasında ve diğer basında yeterinden fazla abartılmış olarak haber ve yorum konusu oldu, taciyeler, üzüntüler doğal olarak dile getirildi… bende üzüldüm, çünkü bir daha geri gelmemek üzere aramızdan bir insan ayrılmıştı.

Gel görki… insan oğlu ölenleride rahat bırakamıyor. Bazı yorumcu “akademisyen” köşe yazarları arsız ve kabul edilemiyecek bir şekilde olayın arka perdesini aralamak istediler ve çirkin bir uslupla Defne Joy Foster hanımın hayatını, yaşam tarzını eleştirmekten geri kalamadılar. Defne Joy Foster hanımın arkada bıraktığı aile ve onu sevenlerine hakaret edercesine bunu yaptılar; ve onun ölüm anında aynı zamanı ve zemini paylaşan insanıda “kerata” diye tanımsadılar.

Defne Joy Foster hanımın yaşam tarzı hoşunuza gitmeyebilir…ancak onun arkasından pervasızca makale yazmak hakkınız olmadığını untmamalısınız. O insan ölmüş artık, kendisini müdaafa etme şansıda yoktur. Hem.. söylermisiniz beyler..! varmı aranızda ilk taşı atabilme cesaretini gösterebilecek olan..? !

Tabii… Defne Joy Foster hanım aramızdan ayrıldı, o yok artık, onu fiziki taşlama olanaklarıda mevcut değil; ancak onunla aynı Zaman ve zemini paylaşan hala aramızdadır, kendisini müdaafa etme olanaklarıda mevcuttur; neden onu sorgulamıyorsunuz? O kişi onunla değilmi idi? O kişi onunla aynı zaman ve zemini paylaşmıyormuydu? aradaki fark ne olabilir?

…tabii, erkekler “ağlamaz” olduklarını biliyoruz, onlar her zaman yaşam tarzlarıyla örnek sergiliyen canlılardır. Onlar her zaman dürüstlük simgesi olmuşlardır, günah işlemezler, kimsenin namusuna dokunmazlar… hele hele “fahişe” hiç olmazlar, aynı ortamı paylaşsalar dahi onların yaptığı bir “keratalıktır” yaramaz çocukların yaptıkları kadar sevecendir; sevecendirler bizim “akademisyen” köşe yazarları sayesinde…(?)

Söylenecek o kadar çok şey varki…(?)

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir… ms.

Sen bugün karını dövmedin mi “PAŞAM”

Mehmet SUNGUR

İşte o zaman senin cenaze namazın kılınmaz…(?)

Sen kılıbıksın, karısından korkan bir kılıbıktan başka bir şey değilsin ! anladınmı „PAŞAM“?

Sen bu gün işten çıktığında „kahveye“ uğramadınmı, hani o taş düzerler ya ! ne diyorlardı onun adına…?

Sen bu hafta sonu arkadaşlarınla XX Restaurantta yemekde değilmiydin.. hani o elpençe önünde duran Garsonlu Lokantada… gitmedinmi oraya arkadaşlarınla ?

Gitmişsindir “PAŞAM” gitmişsindir… hemde Karın köyde tarlaya gübre taşırken gitmişsindir. Eğer gitmemiş isen…(?)

…işte o zaman Senin Selan dahi okunmaz, çünkü Sen bir kılıbıksın, Karısından korkan bir kılıbıksın !

Hatırlarsın belki ? … hani o Şapkanı unuttuğun… çikarmayı unuttuğun; Şapka ile masaya oturmuştunda, Garson gelmişti ve ikaz etmeye dahi luzum görmeden Şapkanı başından almıştı ya ,, işte o Lokanta dan bahs ediyorum. Sonra ne olmuştu bilmem ama, çok kızmıştın Garsona, o kadar kızmıştınki (?) eve gittiğinde hırsını saatin ikilerinde karından almıştın, almıştında zavallı sonraki gün Doktora gitmek zorunda kalmıştı.

Ama çok akıllı bir kişiliğin olduğu inkar edilemez. Kimin aklına gelebilirki ? dövdüğü karısına üstelik akıllı olmasını salık verir, Doktor sorarsa ne oldu, Senin bu halin ne böyle Kızım?

Ona Merdivenden düştüğünü veya Dolaba çarptığını söyle diye birde yanağından öpmeyide ihmal etmeden… içinden, inşallah Dr. yutar diye pis pis gülen akıllı bir kişiliğin var olduğu kesinlikle inkar edilemez..(?)

… edilemez ! …çünkü Sen !!! … henüz her türlü Medeniyetten ve Aile kültüründen yoksun kalmış bir zavallısın. Senin Abdestinde şüphelidir, kıldığın namazın günahı-da boynuna olsun ! “PAŞAM”

Sevgili Okuyanlarım,Kardeşlerim !

Siz lere bu yazımda kadına karşı şiddet Teorisinden değil, sadece yurdumuzun bir köşesinde fiilen ; Resmi kaynaklarla ispat edilen gerçeklerden bir küçük liste sunacağım. Bu yüz karası gerçeklere artık son verilsin ! son verilsin Kadın dövmeye, son verilsin insanın insanı köle olarak kullanımına.

Ya duymadığımız, duymak istemediğimiz, onları nasıl tahmin edebileceğiz. Yazık çok yazık, hangi Dünya da yaşıyoruz ?

Buyurun, okuyun ! işte gerçekler aşağıda.

Kalın sağlıcakla, herşey Gönlünüzce olsun !

Mehmet Sungur       07.01.2011

DUR ! STOP ! HALT ! …yeter artık !

Kadına yönelik şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

Trabzon’da, bu yılın ilk 9 ayında 213 aile içi şiddet olayı meydana geldi. Tamamına yakını kadınlara yönelik olan şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Trabzon şehir merkezi ve ilçelerinde bu yılın 9 ayında polisin sorumluluk bölgesinde 196, jandarma bölgesinde ise 17 kişi aile içi şiddete uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu.

Polisin sorumluluk alanındaki şikayetlerin 108’i şehir merkezinde, 88’i de ilçelerdeki polis merkezlerine yapıldı. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesi, 28 şikayetle ilçeler arasında ilk sırada yer alırken, Çaykara, Hayrat ve Dernekpazarı ilçelerinden kayıtlara herhangi bir olay yansımadı.

Şiddete maruz kaldığı gerekçesiyle şikayette bulunanların ifadelerine göre, kavgalar, çoğunlukla, eşlerin alkollü eve gelmesi sonucu çıkan tartışmalardan kaynaklanıyor.

Bu olayların tamamına yakınında kadınlar şiddete maruz kalırken, sadece Trabzon’un Of ilçesinde bir erkek, eşi tarafından darp edildiği gerekçesiyle şikayette bulundu. İlçenin Sulaklı Mahallesi’nde oturan F.Y. adlı kadın, ikaz ettiği halde salonun ışığını söndürmediği gerekçesiyle, 23 yıllık eşi İ.F’yi, süpürge sapıyla dövdü.

-SUDAN SEBEPLER VAR-

Emniyet ve jandarma kayıtlarına yansıyan ifadelere göre, mağduru kadın olan aile içi şiddet olaylarının nedenleri arasında sudan sebepler de yer alıyor.

Mağdurların ifadelerine göre, darp edilmelerine neden olan bazı gerekçeler şöyle:

Beşikdüzü ilçesinde N.K adlı kadın, kendisinden izinsiz çocuğuna oyuncak aldığı gerekçesiyle eşi İ.K tarafından darp edildiğini iddia etti.

Araklı ilçesinde oturan S.Ç, ağlayan bebeğini susturamadığı için kocası F.Ç. tarafından şiddete maruz kaldığını söyledi.

Merkez 1 No’lu Erdoğdu Mahallesi’nde oturan M.N, kendisinden izin almadan evdeki halıyı yıkadığı gerekçesiyle eşi G.N’yi dövdü.
Beşikdüzü ilçesinde M.D, “Bu çocuk niye yatağa işiyor” diye sorumlu tuttuğu eşi H.D’ye şiddet uyguladı.

Akçaabat ilçesinde yaşayan M.B, sigara almasını istediği halde kendisine sigara getirmeyi unutan eşi G.B’yi darp etti. Of ilçesinde seyrettiği televizyonun kanalını değiştirmesine sinirlenen S.K, eşi M.K’ya şiddet uyguladı.

Vakfıkebir ilçesinde K.O, “Niye soba tütüyor” diye kızan eşi S.O. tarafından darp edildi.

Beşikdüzü ilçesinde eve gelen misafirlerle fotoğraf çektiren Ş.İ, misafirler gittikten sonra, eşi A.İ tarafından “Neden onlarla fotoğraf çektirdin?” diye darp edildi.

Merkez Gülbaharhatun Mahallesi’nde oturan F.A, yemeğin tuzu konusunda tartıştığı eşi L.A’ya şiddet uyguladı. Merkez Soguksu Mahallesi’nde oturan A.İ.B, “Ne biçim karpuz kesiyorsun”
diyerek, eşi E.B’yi darp etti.

Derleyen: Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir

Özgür ve Hür olmanın bedeli…(?)

Mehmet SUNGUR

Bir bayram daha bıraktık geride. Sevinç gözyaşlarımız hüzünlere döndü.

Saymadım…. ne kadar “kurban” verdiğimizi, ilk günün haberleri yeterliydi tahmin yürütmek için.

Fazlaydı… çok fazla idi verdiklerimiz. Bir “kurban” dahi olsa yinede fazladır diyorum bu Trafik kurbanlarına.

Cahil ve şımarık, Ehliyetlerini nereden ve nasıl aldıklarını bilmek ve anlamakta zorluk çektiğimiz sürücülerimizin oluşturduğu “kurbanlar” !.

Gördüm çılgını olan bir kitlenin, kesimin uğruna verdiğimiz “kurbanlar”.

Arkada bıraktığımız yetim Çocuklar, gözü yaşlı Anne ve Babalar; henüz duvağı leke almamış gelinler… ve daha birçok iz bırakabilecek arzu edilmeyen etkenler.

 Nedir bu acelecilik, bu heyecan, bu Şovenvari tutkumuz ?. Nedir bu saygısız ve sorumsuzca sergilediğimiz insanlık dramı ?

Nedir bu…? ..kimselere karşı kendisini sorumlu hissetmeyen tavır ahlakımız ?

… Allah aşkına, ne zaman düşünmek ve düşünerek hareket etmek duygularımız yeşerecek ? .. ne zaman ?

Karayollarımız belirli bir Limitle donatılmış. Hız limiti konulmuş, uygulanması için sanki bizlere yalvarırcasına levhalar konulmuş… ama yok; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz bildiğimizi yapmakta yarış ediyoruz.

Yahu… hiçmi düşünmüyoruz ? bu levhalar neden konmuş ?

… korkarımki ?? birçok ehliyet sahipleri o levhaların bir çoğunun ne “konuştuğunu” anlamakta zorluk çekmektedir. (?)

Bu konulan, bizim güvenliğimiz için milyarlar harcanarak donatılmış olan yollarımızın konulan kurallarını hiçe saymak şımarıklılığını nereden alıyoruz ?… bu nasıl cürettir ?

Ülkemizde üretilen Araçların ve yollarımızın konulan bu limitlerden fazlasını taşıyamazlar olduğunu neden anlamak istemiyoruz ? Kullandığımız aracın güvenlik derecesini, duyarlılığını, reaksiyon tavrını bilmiyormuyuz ..?

Bilmiyorsak birşeyleri yalnış ve sorumsuzca yapıyoruz demektir !.

Sükseli ve göz alıcı Aksesuarlar aracımızın teknik güvencesinin ölçüsü olmadığını anlamıyoruz veya bilmiyoruz.

Konulan kuralları çiğneyerek, onları hiçe sayarak, bilmediğimizi öğrenmek yerine.. herkes kendi kurallarını kendisi yaparsa (?) o zaman bir Trafik anarşisiyle karşı karşıya kalırız.

 Efendiler !

Özgür ve Hür olmanın bir bedeli vardır !

Hem öyle sanıldığı kadarda pahalı değildir !

Beklediğiniz saygıyı başkalarınada göstermektir bu “bedel”.

Medeni olmaktır bu “bedel”.

Kültürlü olmaktır bu “bedel”.

İnsan sevgisidir, insanı sevmektir bu “bedel”.

Şımarık ve Şovenvari olmamaktır bu “bedel”.

… kısa ve öz ; İnsan olmaktır bu “bedel”.

 Fazla bir şey istenmiyor bizden ! herkesin ödeyebileceği, ödemesi zorunlu olan bedeller.

Eğer biz bu bedelleri Çocuklarımıza doğduklarından hemen sonra ödetirsek.. zaten bunların bir bedel değil, bir ana etken olduğunu öğrenirler ve o zaman bugünkü ödemek zorunda kaldığımız bedelleri onlar ödemek zorunda kalmazlar !

İşte… !

Özgür ve Hür olmanın bedeli Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimle başlıyor. Onlar doğduklarında bir oyuncak bebek değilde… ailenin bir tam üyesi olduklarını anlamalıyız, onları hayata hazırlamak sorumluluğunu bizden kimse alamaz olduğunun bilincini oluşturmalıyız. Onlara sınır koyup sorumluluk vermeliyiz.Çocuklarımızın kişiliklerine saygı duyarsak, onlarda saygı ve sevgiyi öğrenirler.

Ancak, koyduğumuz yasakları  neden koyduğumuzu mutlaka anlatmalıyız ! yoksa bu günkü düşünce ve Ailede verdiğimiz terbiye ve eğitimle daha çok bedeller öderiz. ….çok yazık … içim sızlıyor !

…içim sızlıyor ; bazı gördüm delisi olanlar Özgür ve Hür olmayı yalnış anlıyorlar. Onlarında sınırlı ve sorumlu olduğunu anlamak istemiyorlar (!)

 Tüm acı çekenlerin acısını bir insan olarak paylaşırken, bir daha acı çekmek zorunda kalmamaları umuduyla !

 Kalın Sağlıcakla, herşey gönlünüzce olsun !

 Mehmet Sungur

 19.11.2010

Ümitler bize en son veda edenlerdir…….

Ne Güzeldir Bayramlar

İnsan bir başka oluyor Bayramlar gelince. Duygular bir heyecan oluşturuyor; insan özlediklerini bir başka arıyor. Yollara bakıyor kime önce gidem diye. Yollara bakıyor kimler gelecek diye…. bir başka oluyor bayramlar. Saklı tuttuğumuz duygularımızın dizginlerini bırakıyoruz ve bazende hüzünle kaybettiklerimizi arıyoruz; onların yanımızda olmadığı bizleri üzüyor, gönüllerini alabilmek için neler neler yapmak istiyoruz; ancak bir Kabristan ziyaretinden başka birşey gelmiyor elimizden.

Ben çok iyi bilirim o duyguları. Anne özlemi bir başka oluyor… hele onu yıllar önce kaybetmiş iseniz; o zaman hasret yükü daha ağır oluyor.

Ümit ediyorum ve Allah’tan diliyorum, kimseler Annesiz kalmasın; Annelerin değerini sağ iken bilmek en güzel sevgidir, Anneler bir başka olur….. evet… bir başka olur Anneler diyorum !!!

Bu duygularımla bütün okuyucularıma en güzel Bayramları diliyorum !

Kurban bayramınız kutlu olsun…. bütün bayramlarınız mutlulukla dolu olsun.

Kalın sağlıcakla !

Hepinize saygılar ve sevgiler

Unutmayın : Ümitler bize en son veda edenlerdir…!

15 Kasım 2010

Mehmet Sungur

İnternet, Resim ve biz…?

İnternet hakkında ne kadar bilinçliyiz ?

 Mehmet SUNGUR

Bizi neler teşvik ediyorda…(?)  biz Çocuklarımızın plajda, banyoda çekilmiş resimlerini internette yayınlıyoruz ?

Eşimizle bikini veya mayolu çekilmiş resimlerimizi yayınlamaktan „gurur“ duyuyoruz.

İnternetin çok derin bir hafizaya sahip olduğunu biliyormuyuz ?

Bizim unutmak istediklerimizi onun unutmayacağını öğrendik mi ?

Sildiklerimizin bir geçici önlemden başka birşey olmadığı bizi rahatsız etmiyor mu ?

…. bir çok soruya, bir o kadar cevap bulunabilinir.!

Kabul ediyorum… yeni olan herşey cazibeli, çekici olabilir.(?)

Hassas bir konu olduğu için; bende bu konuyu sayfamda yazıyorum ve bazı bilgiler vermeye çalışıyorum.

Bugün yine bu konuyu işleme isteğim, bazı sitelerde okuduğum yorumlardan edindiğim intiba ile yeniden canlandı… diyebilirim.

Bazı yorumcu arkadaşlar diyorlar ki;

…bu olaylar geçmişte de vardı, ancak iletişim olmadığı için duymuyorduk. Çok doğru söylenen bir tespittir, itirazım yok.

Ancak..!  gelişen teknolojinin  iyi ve kötü taraflarını anlamanın, görmenin bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız.

Şimdi böyle bir tesbitle ortaya iki kavram çıkmaktadır.

Birincisi;.. hırsızlara fırsat vermemeliyiz, ön önlemleri almalıyız, tıpkı tatile giderken evin kapısını kilitlediğimiz gibi; hırsız girmesin diye. Fırsatlar hırsız üretebilir düşüncesi bizi temkinli olmaya zorlamalıdır.

İkinci kavramı düşünürsek ?.. bu dahada farklı bir ortam sergiliyor.

Biz geçmişte…”iletişim olmadığı“ zamanlarda kendi resimlerimizi bahçe duvarının dışına asıyormuyduk ? onlar sadece bize ait değillermiydi ?… onları sadece ve sadece inandığımız, güvendiğimiz insanlarla paylaşmıyormuyduk ??

Biz geçmişte…çocuklarımızın resimlerini okulun duvarına, caminin minaresine veya köy kahvesinin panosunamı asıyorduk ?

Ben böyle bir şey hatırlamıyorum, hatırlayan varsa lütfen söylesin..!

Şimdi ne oldu, ne değişti ki biz bu davranışlarımızda bir sakınca görmüyoruz ? Yoksa konuyu  anlamakta zorlukmu çekiyoruz ? Eğer öyleyse basın eğitici sorumluluğunu yapmakta aciz kalıyor demektir.

İnternet henüz yeni oluşan bir teknolojidir, bize faydalı olduğu kadar zararlı olabileceğini de sürekli göz önünde bulundurmalıyız.

Bu yeni teknolojiler uzakları yakınlara getirmekle bizlere yeni olanaklar veriyor. Ancak yakınlarında mesafesi olmalıdır düşüncesi bizi hiçbir zaman bırakmamalıdır.

Böyle piskopotları cezalandırmak en uygun bir adalet olabilir; ancak böyle miskin, terbiyesi olmayan insanlara o firsatı verenler, çocuklarının resimlerini çarşaf çarşaf sitelerde yayınlayanlar onlardan dahamı suçsuz ? Sorumluluklarının ne olduğunu biliyorlarmı ? bir anne veya baba olarak omuzlarında taşıdıkları yükün ağırlığının, sorumluluğunun farkında değillermi ?…. daha birçok sorular ve kavramlar, saymakla bitmiyecek kadar fazla…(?)

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi

Giriş

Yaşamın tek olduğunu, yaşayan bütün canlıların ortak bir kökeni olduğunu ve türlerin evrimi yönünde farklılaştığını, yaşayan bütün canlıların doğal haklara sahip olduğunu ve sinir sistemi olan her hayvanın kendine özgü hakları bulunduğunu, bu doğal hakların küçümsenmesi ve hatta kolayca göz ardı edilmesinin doğa üzerinde ciddi zararlar doğuracağını ve insanoğlunun hayvanlara karşı suç işlemesine sebebiyet vereceğini, türlerin birlikte olmasının diğer hayvan türlerinin yaşama hakkının insanoğlu tarafından tanınmasını ifade edeceğini, insanoğlu tarafından hayvanlara saygı gösterilmesinin bir insanın bir diğerine gösterdiği saygıdan ayrı tutulamayacağını dikkate alarak, ilan edilir ki;

Madde 1

Bütün hayvanlar biyolojik denge kavramı içerisinde varolmak bakımından eşit haklara sahiptir.

Madde 2

Bütün hayvanlar saygı gösterilme hakkına sahiptir.

Madde 3

1. Hayvanlara kötü muamele edilemez veya zalimane davranışlarda bulunulamaz.

2. Eğer bir hayvanın öldürülmesi gerekiyorsa, bu bir anda, acısız ve korku yaratmaksızın yapılmalıdır.

3. Ölü bir hayvana saygıyla davranılmalıdır.

Madde 4

1. Vahşi hayvanlar yaşama hakkına ve kendi doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahiptirler.

2. Vahşi hayvanların özgürlüğünden uzun süreli alı konulması, avlanma ve balık tutma geçmiş zamana ait olup hangi sebeple olursa olsun vahşi hayvanların bu şekilde kullanımı hayati olmayıp, akis davranışlar bu temel hakka karşıdır.

Madde 5

1. Bir insanın desteğine ihtiyaç duyan her hayvan uygun beslenme ve bakımı görme hakkına sahiptir.

2. Hiçbir koşul atında terk edilemez veya adil olmayan bir şekilde öldürülemezler.

3. Her tür soy üretme ve hayvan kullanımında soyun fizyolojisine ve kendi türüne özel davranışlarına saygı gösterilmesi zorunludur.

4. Hayvanları içeren sergiler, gösteriler ve filmler hayvanların onuruna saygı göstermek zorunda olup hiçbir şekilde şiddet içeremezler.

Madde 6

1. Hayvanlar üzerine yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneyler hayvanların haklarının ihlalidir.

2. Soyu tükenen hayvanların ya da yok edilen bir hayvanın yerine yenisinin ikame edilmesi yöntemleri geliştirilmeli ve sistemli olarak devam ettirilmelidir.

Madde 7

Gereği olmayacak şekilde bir hayvanın öldürülmesini içeren her kanun ya da buna yol açan her karar yaşama karşı işlenmiş suç kapsamındadır.

Madde 8

1. Vahşi bir hayvan soyunun hayata kalma onurunu hiçe sayan her yasa ve böylesi bir harekete sebep olan her karar soykırıma eşdeğer olup soya kaşı işlenmiş suçtur.

2. Vahşi hayvanların katledilmesi ve üreme yumurtalarının kirletilmesi, yok edilmesi soykırım cürümüdür.

Madde 9

1. Hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve hakları hukuk tarafından tanınmak zorundadır.

2. Hayvanların güvenliğinin koruma altına alınması hususu Devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmelidir.

Madde 10

Eğitimden ve okullaşmadan sorumlu merciler, vatandaşlarına çocukluktan itibaren hayvanları anlamayı ve saygı göstermeyi öğrenmeleri için olanak sağlamak zorundadır.

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezi’nde törenle ilan edilmiştir. Bu metin, 1989 yılında Hayvan Hakları Birliği tarafından tekrar düzenlenerek 1990 yılında UNESCO Genel Direktörü’ne sunulmuş ve aynı yıl halka açıklanmıştır.

Kaynak: Özgür Ansiklopedi

Derleyen: Mehmet Sungur

Mevlana olmak zormu ?

Mevlana olmak zormu ?

Mehmet SUNGUR

Yıllardır hep sorarım kendime ; Mevlana olmak zormudur ? Tabiiki zordur diye cevaplar geçerdim. Bugün öyle olmadı.

Sabahleyin kalktığımda yine aklıma geldi “mevlana olmak zormu” ?. Yoook; hiçte  zor değildir diye bir cevap geldi içimden..ve devam ederek anlatmaya başladı.

Gel, ne olursan ol, yine gel.! Demişti Mevlana.

Yüzyıllardan beri bu cümleyi dilimizden düşürmeyiz, ancak tatbikine gelince biraz zorlanırız. Başka inancı olanları “kafir” olarak varsayarız. Meyhaneye arasıra uğrayanları, dinden çıktılar diye vasıflandırırız.

O büyük insan “Gel, ne olursan ol,” dediği zaman sadece insanı insan olarak düşünmek istemişti. Ayırım yapmadan…hiçbir ayırım yapmadan; dil,din, ırk ayırımı yapmadan söylemişti.

Birçok değerlerimizi korumakta başarılı olamıyoruz. Doğduğumuzda sadece insan olarak doğduğumuzu bazen unuturuz.

Eskilerde, bir yaşlı kimseyi gördüğümüzde ona saygı duyardık, otobüste kalkar yerimizi ona vermeyi bir özellik olarak algılardık.

Yorgun bir komşumuzun yorulduğunu anlamakta zorluk çekmezdik, yardımcı olmayı bir görev addederdik.

Ne oldu ? Neden bu kadar önemli değerlerimizi kaybettiğimizi görüp anlıyamıyoruz ? Hangi hırs bizim kalbimizdeki o değerleri azalttı ?

Kahvelerimiz hiç boş kalmaz. Sandalye bulamazsınız  girdiğinizde; dedikodunun her türlüsü mevcuttur. Konulara gelince içeriği tamamen boş olup, orda olmayanların hakkında hüküm vermektir.

Kimin ne kadar parası, hangi marka arabası, kaç dairesi vb. … tabiiki hiçbirini dışlamak istemem. Oldukları gibi gelsinler. Ama onlarda diğer insanları oldukları gibi kabullensinler.

Kimseyi ınancı, politik görüşü, ayrı dil konuştuğu için yargılamasınlar.

Karısını arasıra dövmiyenlerle “sen kılıbıksın” diye dalga geçmesinler.

Evin ihtiyacı olan parayı kumara vermesinler. Sosyal yardım almanın ayıp olmadığını…ancak sosyal dairelere yalan bilgi vermenin yalnış olduğunu bilsinler.

Eğer Mevlana’ın çağrısını anlıyabilirsek ? insan olduğumuzu unutmayız. O zaman hepimiz birer “Mevlana” olabiliriz… günümüzde biraz zor olsa bile (?)

Kadın hakk nurudur, sadece sevgili değil….

Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir.

Mevlana / Mesnevi I

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur        27/05/2010

Ruhumda bir cehennem var !

Ruhumda bir cehennem var,ateşi ısıtmıyor

Mehmet SUNGUR

Hani o giderken bıraktığın korlar vardı ya (!)
Hala bıraktığın yerlerde
Hergün birkaç bardak su
Hergün birkaç bardak “yudum”
Farkında bile olmuyor döktüğümün

Sana söylemiştim ilk tanışdığımızda
Birgün gideceksen eğer , bu ateşi yakma
Yok demiştin , bana ümitler vermiştin
Ama sen yok derken biliyordun..!
…biliyordun , yalan söylemiştin (!)

Gel !

korkma gel !… al bıraktığın o korları
Senin olsunlar
Yaz günleri yüreğine koyarsın
Benim gibi
Seni de ısıtmazlar , korkma …
Seni de ısıtmazlar

Ruhumda bir cehennem var..ateşi ısıtmıyor..

…ateşi ısıtmıyor.

Mehmet Sungur
20.02.2001
23:36

Sessizce……Sensizce…

…işte…o şarkı

mehmet SUNGUR

Bir şarkı mırıldanıyorum…

Sessizce……

Sensizce…

Seni düşündükçe.

Sahilde beraber söylediğimiz,

çılgınca haykırarak…

martı’ların eşliğinde…söylediğimiz o şarkı.

Bizim şarkımız…

Rüzgarlar saçlarını okşarken…

Ellerimiz kilitlediğinde

Uzaklardan el sallayan

Gemi yolcularını kıskandırirken beraber söylediğimiz

…işte…o şarkı

hatırlıyormusun ???

kulağına eğilerek mırıldanırdım..

senden başka kimse duymasın diye..

işte o şarkı…

o şarkımı sana yazdım

onu yalnızca sen duymalıydın

hüzünü olmayan bir mutluluk şarkısıydı o

senin için yazmıştım o şarkıyı

gözlerine bakarken yazmıştım

ellerini tutarken…bestelemiştim…

dudağına dokunup

yanağından öperken yazmıştım o şarkıyı

….işte o şarkı

şimdi onu mırıldanıyorum

ince ince..kimseler duymadan..dört duvar arasında

şu karanlık dünyamda.

Güneş bile korkuyor girmeye

Belkide saygı duyuyor hatıralarına

………..bıraktığın yoksuzluğa

sen benim batmayan güneşimdin..

………….güneşimsin sonsuzluğa kadar

mırıldanıyorum o şarkıyı değdiğin dudaklarımla

izdirabı sonsuz

mutluluğu arsız

…..işte bitmeyen bir nakaret….işte….o…şarkı

bizim şarkımız….bizim şarkımız… işte o şarkı…o ………….(!)

Mehmet Sungur            13.05.2010

Bu yürek Seni unuturmu….!

Bütün  ANNELER  için

Bu yürek Seni unuturmu….!

mehmet SUNGUR

Nasıl unutsun Seni bu yürek ?

Bıraktığın korlar hala yanıyor

..öyle vedalaşmadan gittin ?..gitmeliydin..

biliyorum.. gitmeliydin…

biliyorum ..biliyorum..bili….m !

mavı gözlüm, sarı saçlım…

mayısta yayla rüzgarlarını koklayan, yukarı dağlara bakan…

biraktığın korlar hala yanıyor….!

sönmedi, sönmiyecek..sana gelene kadar..

..benim … mavı gözlüm, sarı saçlım…

ben sussam…yürek razı değil

razı değil bu yürek susmaya

isyan ediyor geceleri..

bazen sabahlara kadar

bana bir resmin kaldı.. o eskiyen nufusundan

kokluyorum,

..senin kokuların yok onda… genede yetiyor bana..?

ben azınada razıyım …çünkü çok nedir bilmedimki

mavı gözlüm, sarı saçlım…

baharı görmeden, yaylaya gitmeden

soğuk sulardan içmeden…beni bakıp büyütmeden

..niye gittin ?

gitmelimiydin ???? ..gitmelimiydin… yüreğim benim ??? gitm…….din ?

mayısın onbeşiydi…sene elliikiydi,

bir Perşembe günüydü… bahardı…

ruhu olmayan bir bahardı

…ama biz beraber sönmüştük

üşüyordum..hala üşüyorum

mayıs ayı gelince; sevmiyorum mayıs ayını….sevmiyorum

nasıl sevemki ? ..seni benden aldı…kopardı, dünyamı sarstı…sarstı dünyamı (!)

…söyle !

Nasıl unutsun Seni bu yürek

Bıraktığın korlar hala yanıyor……

Daha kırkında bile değildin

Bense beşimi doldurmuştum

Susmak istiyorum ama…

Yürek isyan ediyor

….isyan ediyor bu yürek….yokluğuna !

ben sussamda …ben sussamda….ben …suss…..da….sussa…..

yürek isyan ediyor ! yürek  …..is…….n

isyan ediyor bu yürek….yokluğuna. Rahat uyu mezarında….canım anam ……!

Mehmet Sungur            03.05.2010

Türk tarihinde Kadın

Türk tarihinde Kadın

 Derleyen: mehmet SUNGUR

Bu millet modern olmaya devam edecekse, bu; kadınlar sayesinde olacaktır.
Kadınlar..!  özgürlüğünüzü ve ruhunuzu baskılardan kurtarın.
Mustafa Kemal Atatürk

Eski Türk boylarında kadın özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahipti.

Ziya Gökalp’e göre eski Türkler “hem demokrat, hem de feminist” idiler.
Türklerde feminizmin birinci nedeni, toplumda var olan demokrasi, ikinci nedeni ise Türklerin o zamanki dini olan şamanizmin, kadındaki “kutsal” güce dayanmasıydı.
Hukuksal açıdan kadın ve erkek tamamen eşitti.
Erkeğin yanlızca bir tane “zevce”si, yani karısı olabilirdi.
Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi.
Kızlar, kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir çeşit düello yapıyor ve kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmiyorlardı.

Ev, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak sahibiydi.
Eski Türk topluluklarında, devlet başkanlığı hatun-hakan’ın ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki emirname’ler, her ikisince imzalanmadan uygulanamazdı.
Kadın devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynuyordu. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde, hakan ile hatun beraber bulunurlardı. Kadınlar savaşın her aşamasında erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Hatun bizzat savaş kurulunun üyesiydi.
Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi.
Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devletinde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu.
Türklerin İslam’ı kabul etmelerinden ve Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra bile bu kültürel etkiler, belirli ölçüler içinde, azalarak sürebilmiştir.
Eski Türk kadınlarında örtünme ve erkeklerden kaçma yoktu.
Şerafettin Turan, Arap gezgini İbni Fadlan’ın onuncu yüzyıldaki Türk kadınının yabancı erkeklerden bile kaçmadığını ve bedeninin hiçbir yerini saklamadığını görerek, hayretler içinde kaldığını aktarıyor.
Aynı kaynağa dayanarak, Bulgar Türklerinde kadınlarla erkeklerin birarada nehirde yıkandıklarından söz ediyor.
Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da “kadın”a Arap ve İranlılardan farklı yaklaşımlarını sürdürmüş, geçmiş birikim dolayısıyla da kültür farkının yansıması olmuştur.

İslamın kadına bakış açısını, kadınla ilgili olarak getirdiği kuralları anlayabilmek için, İslam öncesi Arap toplumlarında kadının hangi koşullar içinde yaşadığını ve konumunu bilmekte yarar var.
Kuran’ın “cahiliyye” dönemi olarak adlandırdığı İslam öncesi Arap toplumlarında, kadın Türk toplumlarının tersine, toplumun en aşağılanan öğesini oluşturuyordu.
Bazı hayvanlar, örneğin deve bile kadından daha değerli sayılmaktaydı. Kız çocuklarının ölüme terk edildiği, hatta diri diri gömüldüğü durumlar yaygındı. Kız çocuk doğuran kadınlar cezalandırılıyor kadın mal gibi satılıyordu.
Erkek istediği kadar kadınla evlenebiliyor ve dilediği zaman terk edebiliyordu.
İslam dini Arap kadınını işte bu konumdan aldı ve hiç değilse erkeğin yarısı kadar haklara sahip olduğu bir konuma getirdi.
Bu gelişme, İslam’ı kabul eden Arap kadını için büyük bir ilerleme, ama Türk kadını açısından da aynı ölçüde gerileme anlamı taşımaktadır.
İslam dinini ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar ve Hakaniler (926) oldular. 990-1000 yılları arasında da onları Selçuklu Türkleri izlemiştir.
Kadının da bir insan olduğu, Arap toplumunda, ancak İslam dini sayesinde kabul edilmiştir.
İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumu da ağır ağır değişmeye başladı. Bu konuda, dinin getirdiği kurallardan çok, İran ve Arap kültürlerinin olumsuz etkileri görüldü.
Eski Türk destanları kadını hep yüceltirken, Türklerin İslam dini kabulünden sonra, 1070 yılında yazılan “Kutadgu Bilig” artık kız çocuğunu değersiz sayıyor, kadınların örtünmemelerini eleştiriyordu.

Örtünme olayı ancak Fatih döneminden sonra, özellikle Bizans’la ilişki içine girilmesinin etkisiyle başladı.
Çok kadın ile evlenmek, harem oluşturmak gibi uygulamalar daha çok saray ve saray çevresinde yerleşti.
Evlenmede kızın rızası alınması giderek kaybolurken, boşanmak sadece kocanın hakkı olarak görülür oldu.
Mirasta kadının payı azaldı mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğe eşit sayıldı.
Kadın eğitim olanaklarından yoksun bırakıldı, sokağa çıkması sınırlandı hatta bazı durumlarda tamamen yasaklandı.
Türk kadının konumundaki iyileştirmeler Tanzimattan sonra yeniden başladı.
Kız çocuklarının ilk ve orta okullara gitmesine 1858 yılında izin verildi, ebe okulu ve kız öğretmen okulu açıldı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra ilk kız lisesi açıldı.
Atatürk, Türk kadınına çağdaş bir konum kazandırma düşüncesini uygulama çalışmasına başladı ve kadının “vatandaş” sayılmasına bile karşı çıkan milletvekillerinin neredeyse çoğunlukta olduğu bir Meclis’te ve Kurtuluş Savaşı’nın en korkulu günlerinde, Türk kadının en ileri toplumlardaki yasal haklara sahip kılmak için ilk adımları attı.

Bu sürecin son aşaması olarak Türk kadını 5 Aralık 1935’te Seçme ve Seçilme Hakkına kavuştuğu zamanlar, demokrasinin beşiği sayılan bazı batı ülkelerinin kadınları henüz bu hakka sahip değildi.
Türk kadının, Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımların önemini iyi değerlendirebilmek için İran Cumhuriyeti’nin devrimini, İran kadınına layık görülen konumu incelemekte yarar var.
Dünyada yalnız son altı bin yıldır ataerkil düzen görülmektedir. Daha önce tam bir milyon yıl, toplulukları kadınlar yönetmiştir.

Ahmet Taner Kışlalı – Siyaset Bilimi