İKİ BACAK ARASINDA KALMIŞ BEYİNLER

Yazan:Nurdan YİĞİT

Geçenlerde Facebook’ta yaptığım bir isyan üzerine bu sitede  yayınlanan bir yazının Bir dostumun isyanı-insan haddini bilmelidir adlı makalenin konusu olduğum için altta ki yazıyı kaleme almayı ve sizlerle paylaşmayı düşündüm. Öykü tamamen yaşadığım bir olayın gerçekleridir.

Burada bahis edilen kişi olarak bende bir şeyler yazmak istiyorum.

Benim sosyal site anlayışım, (Facebook gibi) insanların karşılıklı bir şeyleri paylaşmasıdır.

İnsan gurbette olunca daha bir hassas ve miliyetci oluyor. Eşimle dostumla yazışarak, sayfama güzel insanlar ekleyerek, vatanından güzel haberler paylaşıyorsun. Fakat; arkadaşlarımın sayfalarındaki kendini bilmez beyler veya genç erkekler; israrla posta kutuma yazı yazıp, ya da dürtmekle ellerine ne geçiyor bilmiyorum.

Evet… ben belki topalım, körüm; belki hiç görmek istemiyeceğiniz bir insan olabilirim; bir resme bakılarak insan nasil kendini kücük düsürür bu kadar?

Ben türk erkeğini mert, sözünün eri, kadinlara centilmen olarak bilirdim. Yillarca Almanya’da, Almanlarla bu yüzden kavga yapmışımdır.

Türk erkekleri kabadır kadını döver derler… barbardırlar derler; hayır derdim, yanlış tanıyorsunuz derdim…ne yazık ki çok yanılmışım; belki de öyle olmasını istermişim.

Fakat ben 27 sene oldu Almanyaya geleli; hiç bir Alman erkeğini bir kadını rahatsız ettiğini görmedim.

Facebook Almanya  sayfamda 5 senedir hiç bir Almanın sayfama zorla ekle diye israrını görmedim.

İstanbul’da yaşarken yeni yeni genc kiz olurken, Türk erkelerini babamız yaşında abimiz yaşında insanların bizi rahatsiz etiklerini cok iyi bilirim. „Aman kızım, kendinizi koruyun“ derlerdi bize büyüklerimiz. Yıllar geçti aradan, hiç bir şeyin değismediğini üzülerek gördüm ve şahit oldum.

Türk erkeğinin beyninin „iki bacak arası“ çaılştığı, aradan onca yıllar geçmesine rağmen; hala iki binli ve daha öncesi yillarda olduğu gibi bir değişiklik olmadan devam ediyor ve bu durum bir çok duyarlı insanlar gibi benide cok üzüyor.

Neden benim Türk erkeğim Avrupa’lı erkekler gibi medeni olmasın…? Ayni şey Almanya da yaşayan Türk erkek toplumunda da böyle maalesef… aynen geldikleri gibi; belki de daha fena. Avrupa’dan başka bir Avrupa yok dostlarım… kendinizi eğitin…eğitin kendinizi beyler!

Bu nahoş tecrübelerime yaşadığım bir olayı yazmadan edemiyeceğim.

Bu sene bir Alman bayan arkadaşımla Belek’e tatile gitik. Son tatil günü taksi ile Belek’ten Çocuklarimiza bazi hediyeler almak, alış veriş yapmak için pazara gittik. Otelin önünden taxsiye bindik. Binmeden önce Resepsiyona taksi numarasını biraktım… bize bir şey olursa haberleri olsun diye; nede olsa yanımdaki arkadaşım bana emanetti. Resepsiyondaki insanın buna gülmesi… „ben tetbirimi alayımda… burasi Türkiye, Türk erkeğine güven olmaz kaygımı yenmeme yetmemişti.“

Taksi ile bir mağazanın önünde durduk; tam inecekken (önümüzde çukur vardı) mağazadan iki genç bize doğru fırladı. Biri benim elimden diğeri arkadasımın elinden tuttu. Arkadaşımın elinden tutan ona hitaben diyorki; gel YAVRUM, GEL! YERİM SENİ… diğer kişiler de gülüyorlar.  Taksiden indik. Ben kenara çekildim ve mağaza sahibine yüksek sesle; bey efendi, siz misafirlerinizi yavrum-lamı karşılyorsunuz deyince… bir afallama oldu; çit yok… benim Türk olduğumu tahmin edememiştiler. Sizin karınız, sizin ananız, sizin anneniz yokmu dedim! Sizin karınıza böyle söyleseler siz ne yapardınız?… Siz dağdan mı indiniz? Ayı-mısınız? hiç mi hayatınızda kadın görmediniz?… medeniyetten bir şey öğrenmediniz mi diye yüksek sesle bağırdım…

Antlalya yaşanacak ikinci şehir seçilmiş… ve bu olay böyle bir yerde oluyor; inanılacak gibi değil.

Olayın farkında olan mağazanın sahibi utanmış olacak ki karışmak zorunda kaldı ve: „buyurun… sakinleşin hanim efendi…çay ikram edelim…! İkramına hayir diyerek red ettim.

Bu arada olanları akustik olarak anlamayan Alman arkadaşım soruyordu…“ne oldu?“ diye… diyemiyordum ki; nasıl diye bilseydim ki?… BİZİM TÜRK ERKEĞİNİN GÖZÜ VE BEYNİ HALA AÇ… İKİ BACAK ARASINDA ESARETTE YAŞIYOR diye?

Bu olay beni çok etkilemişti. Böyle erkeklerin adına yerin dibine giresim gelmişti.

Evet…sevgili dostlarım… böyle bir olayla karşılaştığım için çok üzgündüm; beynimden bir çok sorular geçiyordu. Soruların başında ise; iki kadının turist olarak yalnız gelmiş olması, onların koca ya da erkek arar gibi muamele görmeleri idi.

Turist olarak gelen bu iki kadın erkek arasa idi, onu istediği yerde bulamaz mıydı? Bunun için illa da Türkiye’yemi gelmeliydiler? Bu nasıl bir beyindir? insan hayretlere düsüyor.

Evet beyler! Beyinlerinizi iki „bacak arasından“ kurtarın! Orda saklı kaldığı müddet medeniyetten nasiplerini alamayacaktırlar! Kendinizi eğitin… eğitin diyorum!

Yani biz ne insan olmayi, nede insanlara saygılı olmayi becerebiliyoruz. Dünya milletleri her gün medeniyet yolunda ilerlerken biz hala bir sosyal paylaşım sitesinin nasıl ve ne amaçla kullanılması gerekliliğini anlamış değiliz. Bunu her gün Facebook’ta görmekteyiz. İnsan istemesede söylemeden geçemiyor…!

Facebook’unda içine ettiniz. Sanki facebook’ta olan kadınlar erkek ariyormus gibi beyinlerinize yerleşmiş.

Buradan herkese sesleniyorum! Kendinize yapılmasını istemediğinizi, başkalarına yapmayınız; yaparken de kendi kardeşinizi, eşinizi, annenizi düsünün!

Bize her facebook’a girdiğimizde; facebok’unda içine ettiniz dedirtmeyin!
Saygılarımla

Nurdan YİĞİT

Maria Magdelana; Defne(dilseydi) ne olurdu ?

Mehmet SUNGUR

Yahudiler Maria Magdalena yı fahişelikten dolayı tutuklarlar. İsa Peygamberi sınamak için önüne getirirler. Bu kadını fahişelik yaparken yakaladık, bu günahkarın cezası nedir diye sorarlar. İsa Peygamber hiç beklemedikleri şekilde “taşlanarak öldürülmeli” der. “şimdi herkes eline bir taş alsın” diye de ekler. Yahudiler kadını bağlarlar ve ellerine atacakları taşları alırlar. atmadan önce; İsa Peygamber son sözünü söyler “şimdi ilk taşı günahsız olanınız atsın” diyerek taşlamanın başlatılmasını önerir. Ancak ne varki, kimse buna cesaret edemenişti; çünkü hepsinin bir yerlerde saklı tuttuğu bir günahı vardı.Sonuç olarak Maria Magdelana öldürülmekten kurtulmuştu.

Bundan iki bin küsür yıl önce yaşanmış olan bir olay bu gün geçerli olmadığı toplumda yaşamak biraz üzücü bir durumdur.

Maria Magdelana yaşıyordu, kendisini müdafaa edebilme olanakları mevcut idi, ona atılan suçlamayı temize çikarabilme şansıda mevcuttu, ya aramızda olmayan, ebediyyete göçmüş olanlar böyle suçlamalarla karşılanırsa onların hangi seçeneği olabilirki..?

Topluma her gün bir şeyler vermeye çalışan insanlar var aramızda, onları ekranlarda oldukları ve bize hoş saatler yaşattıkları süre alkışlarız, ancak kulislerin arkasında neler olduğunu merak etmek aklımıza gelmez. Aramızdan ayrıldıklarında; bazı dostları “ ekranlardan” bir yıldız kaydı diyerek üzüldüklerini dile getirirler, bazılarıda sorgu mahkemelerini kurarlar.

Geçtiğimiz günlerde de aynen öyle oldu, aramızdan bir insan kötü tesadüflerle dolu bir zaman dilimi içersinde hayatını kaybetti, ebediyyete göçtü. Defne Joy Foster olarak ekranlarda tanıdığımız, bu kişi Magazin dünyasında ve diğer basında yeterinden fazla abartılmış olarak haber ve yorum konusu oldu, taciyeler, üzüntüler doğal olarak dile getirildi… bende üzüldüm, çünkü bir daha geri gelmemek üzere aramızdan bir insan ayrılmıştı.

Gel görki… insan oğlu ölenleride rahat bırakamıyor. Bazı yorumcu “akademisyen” köşe yazarları arsız ve kabul edilemiyecek bir şekilde olayın arka perdesini aralamak istediler ve çirkin bir uslupla Defne Joy Foster hanımın hayatını, yaşam tarzını eleştirmekten geri kalamadılar. Defne Joy Foster hanımın arkada bıraktığı aile ve onu sevenlerine hakaret edercesine bunu yaptılar; ve onun ölüm anında aynı zamanı ve zemini paylaşan insanıda “kerata” diye tanımsadılar.

Defne Joy Foster hanımın yaşam tarzı hoşunuza gitmeyebilir…ancak onun arkasından pervasızca makale yazmak hakkınız olmadığını untmamalısınız. O insan ölmüş artık, kendisini müdaafa etme şansıda yoktur. Hem.. söylermisiniz beyler..! varmı aranızda ilk taşı atabilme cesaretini gösterebilecek olan..? !

Tabii… Defne Joy Foster hanım aramızdan ayrıldı, o yok artık, onu fiziki taşlama olanaklarıda mevcut değil; ancak onunla aynı Zaman ve zemini paylaşan hala aramızdadır, kendisini müdaafa etme olanaklarıda mevcuttur; neden onu sorgulamıyorsunuz? O kişi onunla değilmi idi? O kişi onunla aynı zaman ve zemini paylaşmıyormuydu? aradaki fark ne olabilir?

…tabii, erkekler “ağlamaz” olduklarını biliyoruz, onlar her zaman yaşam tarzlarıyla örnek sergiliyen canlılardır. Onlar her zaman dürüstlük simgesi olmuşlardır, günah işlemezler, kimsenin namusuna dokunmazlar… hele hele “fahişe” hiç olmazlar, aynı ortamı paylaşsalar dahi onların yaptığı bir “keratalıktır” yaramaz çocukların yaptıkları kadar sevecendir; sevecendirler bizim “akademisyen” köşe yazarları sayesinde…(?)

Söylenecek o kadar çok şey varki…(?)

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir… ms.

Adım adım, KADIN HAKLARI

Mehmet SUNGUR

KADIN HAKLARI İÇİN TÜRKİYE’DE NELER YAPILDI ?
VERİLEN HAKLAR YETERLİMİ , SADECE KAĞIT ÜZERİN-DEMİ KALDILAR ?

ÖZET

Kadın Hakları konusu insan hakları kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. Ancak insan haklarına ilişkin değerlendirmeler tek başına kadın haklarının özgünlüğünü karşılamaya yetmemektedir. Kadın haklarının toplumsal yapı, aile ve iktidar ilişkileri açısından yeniden yapılandırılması gerekir.

Ülkemize kadınlara siyasal, yasal ve ekonomik anlamda hakların tanınması Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile belirgin bir sıçrama yapmıştır, ancak yeterli değildir. Pozitif ayrımcılık yoluyla kadın mağduriyetinin her alanda pişirilmesi gerekir, daha yapılacak çok şey vardır.

1. İNSAN HAKLARININ BİR PARÇASI OLARAK KADIN HAKLARI

İnsan hakları yeryüzünde eşit olarak yaşayan bütün bireylerin birbirlerine karşı salt insan olmaktan kaynaklanan ödevleridir. İnsan haklarından, insanın insan olmaktan kaynaklanan tüm hakları anlaşılmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de bu çerçevede cins, dil, din, siyasi, milli veya sosyal köken, servet, doğuş veya diğer herhangi bir fark gözetmeksizin, insanın insan olması nedeniyle her insan tarafından yararlanılabilen haklara “insan hakları” denmektedir.

Hukuk tarafından korunmaya değer menfaat olarak hak, doğrudan hukukun konusunu oluş turmaktadır. Hak kavramı insanın salt insan olmak sıfatıyla sahip olduğu özgürlükleri ve olanakları, insanın değerini ya da onurunu meydana getirmektedir. Bu nedenle insan haklarının kaynağı, insanın bu değer yanından gelmektedir. İnsan, belki insan hakları olmadan da yaşayabilir. Ancak böyle bir yaşam insana yakışan bir yaşam olmaz. İnsanın insan olmasından kaynaklanan hakların ihlali veya inkarı demek, insanlıktan, insan olmaktan vazgeçmek demektir. Aslında insan haklarının doğuştan varoluşu sadece algılanabileceğine bu nedenle tanımlanmasına bile gerek olmadığına ilişkin görüşler vardır. Ancak hukuksal açıdan tanım, bir açıklık  sağlama olanağı sunar.  Evrensellik, eskimezlik, değişmezlik, üstünlük, devredilmezlik insan hakları kavramının temel özellikleridir. Sonuç olarak amaç; “insan onurunun korunması” olduğu için bu özellikler zorunlu olarak aranacaktır. Çağdaş pozitif hukuk normlarında bu özelliklerin “ devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlükler” olarak yansıtıldığını görmekteyiz.

18.yy.’da üzerinde tartış ılan “İnsan ve Yurttaş Hakları” kavramı, yeni bir tarihsel açılımı ortaya koyarken tüm insanlara sesleniyordu.  Bu yüzyılda kadın hakları savunucuları, Batı’da kökten etkiler yaratan hareketin içindeydiler ve erkeklerle birlikte eşitlik ve özgürlük mücadelesi veriyorlardı.

Bu mücadele 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni doğurmuştur. Her iki sözleşme ve devam edegelen sözleşmeler, insanlar için vazgeçilmez hakların varlığı ve siyasi iktidarın bu hakları tanıması zorunluluğu üzerinde duruyordu. Ancak, ne yazık ki doğal  haklar olarak isimlendirilen bu hakların, baş ta teorisyenleri olan erkekler olmak üzere kadınları da kapsadığı konusunu kabul etmediler.

Fransız Devrimi’nden etkilenen Mary WOLLSTONECRAFT (1755-1797), feminist teori tarihinde ilk önemli çalışma olan “Kadın Haklarının Savunusu”nu hazırlamıştır. Bu kitap, erkeklerin özgürlük talepleriyle geleneklere karşı açtığı savaşı kadınların da yapabileceği mesajını veriyordu. Özgürlük talebinde bulunmamak kadını onursuz kılacaktır demekteydi. Aynı şekilde, kadın hakları savunucusu Olympe de GOUGE (1748-1793), Kadın Hakları Bildirgesi’yle doğrudan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne yönelik bir manifestoda bulunuyordu. Eşitlikten kadın ve erkek eşitliğinin de anlaşılması gerektiğini ileri sürüyor; kamusal mevkilere gelme siyaset yapma konusunda da eşit haklar talep ediyordu. “Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır” demekteydi. İronik bir şekilde Olype de GOUGE 1793′deki darbe sonrası giyotinle idam edildi.

19. ve 20.yy’da, mücadelenin hukuksal alandaki eşitlik söyleminden çok hayatın her alanında yapılan cinsiyete dayalı ayrımcılığın kaldırılması noktasına yöneldiğini görüyoruz. Bu yaklaş ımla savunulan, tarihsel ve toplumsal olarak cinsiyetten kaynaklanan davranış kalıpları ve rolleri kadınların herhangi bir alandan dışlanmaları için gerekçe olmamalıdır, görüşüdür. Mücadelenin kamusal alanda yer almaya yani siyasi ve sosyal alandaki eşitlik taleplerine dönüştüğünü görüyoruz.

Toplumsal yaşamın, özel alan (ev içi-aile ortam) ve kamusal alan (ev dış ı-çalış ma ortamı) biçiminde bölünmesi ve kadının geleneksel olarak özel alana hapsedilmesi, bu durumun beraberinde getirdiği kalıplarla zorlanma, kadının kendisini insan olarak ve üretimin bir parçası olarak ifade etmesini güçleştirir. Liberal feminizme göre geleneksel özel-kamusal alan ayrımı, kadının erkek karşısındaki ikincil konumunun ana nedenidir. Kadınların kamusal alana girmesini önleyen ve onları özel alana hapseden yasalar ve uygulamaların kaldırılması gerekir. Kadınların özel alana ait görülmesi ve bu alanda da yaşamlarının devlet tarafından tam güvenceye alınmaması ve özel alana hukukun müdahalesinin sınırlı tutulması olgusu, kadınların uzun yıllardır mücadelelerinin odak noktası olmuş tur.

2. KADIN HAKLARININ ÖZGÜN YÖNÜ

16.yy.’daki “kadın insan mıdır?” tartış masının bir zamanlar yapılmış olması bile kadın hakları kavramının insan hakları kavramı çerçevesinde tartışılmasını zorunlu kılıyor. Aslında bu tartış manın kökeni kitabi dinlerin Adem’in topraktan, buna karşım Havva’nın ise Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış olmasına kadar götürülebilir. Buna bağlı olarak erkek, uygarlığın ve kültürün yaratıcısı ve ürünü olarak görülürken; kadın, doğanın ürünüdür. Saptamalar kadının ikincilliğini vurgulamak için kullanılmaktadır. Bu yüzden, genel insan hakları ile ilgili düzenlemelerin ayrıca ve özellikleri de dikkate alınarak kadın hakları tarafından tamamlanması gereksinimi doğmaktadır. Kadın haklarının özgünlüğünü belirtmek yapay bir ayrım değil, insan hakları kavramına somut bir içerik kazandırabilmenin ön koşuludur. İnsan hakları kavramının salt “insan” soyutlaması içinde ele alınması, insan-erkek kavramı ilişkisinde somutlaştığı için ataerkil anlayış ın sürdürülmesi ve pekiştirilmesinden baş ka bir işe yaramamaktadır. Bu nedenle, insan hakları kavramının kadın hakları kavramı ile de tamamlanması gereği doğmaktadır.

Kadının insan hakları konusuna ilişkin iki temel yaklaşım vardır:

− Evrenselci yaklaşım

− Kültürcü yaklaşım

Evrenselci yaklaşım; insan haklarının evrenselliğinden yola çıkmaktadır. İnsan hakları belgelerinde yer alan hakların tümünden kadınlar yararlanmalıdır düşüncesini savunmaktadırlar.

Kültürcü yaklaşım ise; tüm toplumlarda geçerli olabilecek insan hakları anlamında ortak değerlerin bulunmasının olanaksızlığından yola çıkar. Ancak bu yaklaşımda, kadınlara karşı yapılan ayrımcılıkların kültürel farklılıklara dayandırılarak haklılaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Her kültürün kendi değerleri çerçevesinde ele alınması kültürün genel yaklaş ımının, kadını belirli bir noktaya hapsetmesine engel olmayacaktır. Bunun anlamı, bazı farklılıklar gösterse bile genel ataerkil kastın kırılamayacağı noktasına ulaşır. Böylece bir çifte standart yaratılmaktadır. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleş mesi (CEDA W.1981), insan hakları belgeleri içinde en çok çekince konulan sözleşmedir. Bu sözleşme, bir ş ekilde imzalanmış bile olsa yasalarla tanınmış pozitif hakların, tek başlarına değil, egemen toplumsal ve kültürel ortam içinde varolduğu gerçeğini de göstermektedir.

3. TÜRKYE’DE KADIN HAKLARI TARİHİ

Her toplumda olduğu gibi kadının Türk toplumunda da önemli bir yeri vardır. Kadın, anne olarak aile ve toplum arasında bir köprü görevi görür. Kadının toplumdaki yeri ve görevleri derken önce onun bir fert olarak gerekli kişiliği kazanmasını, sonra da aile içinde ve toplumun içinde gerekli yeri alması düşünülmelidir.

Tarihsel gelişim içinde Türk kadınının toplumdaki yeri üzerinde durulursa, kadının çeşitli Türk devletlerinde önemli ve saygın bir konuma sahip olduğunu görürüz. Kadın sadece ev içinde değil, dış alanda hatta yönetimde bile önemli bir pozisyona sahipti. Ancak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kadının sorumluluğunun eve yönelmesine ve dışarıdan soyutlanmasına, İslam dini dolayısıyla ilişkilerin yoğunlaştığı geleneksel ortadoğu alışkanlıklarının etkisi olmuştur aynı negatif etki Bizans geleneğinden de gelmektedir. Osmanlı toplumunda toplum yapısının cinslerin ayrımı üzerine kurulmuş olması, iki ayrı dünyayı ortaya çıkarmıştır. Erkeğin dünyası kamusal, kadının dünyası ise özel ve mahremdi varlığı ancak aile içinde söz konusu edilebilirdi. Eve kapanıp örtünmeye mahkum edilen kadın, toplum hayatındaki rollerini kaybetmiştir. Bu durum Tanzimat’la birlikte gelişen özgürleşme ve eğitim talepleriyle değişmeye başlamıştır. Tanzimat dönemi yazarlarının batılı hak taleplerinin içinde kadının sorunlarına çözüm üretmek için kamuoyu oluşturma istemi de vardı. Özellikle 19.yüzyılın sonlarına doğru önemli  bir çıkış olarak “Hanımlara Mahsus Gazete” üzerinde durmak gerekir. Kadın yazarların önemli katkıları olarak çıkan bu gazeteye ek olarak bir çok entelektüel erkek de kadın özgürleşmesinin gereği üzerinde durmuşlardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklıgil, Namık Kemal önemli isimlerdir. Devam eden dönemde bir çok karmaşadan sonra ikinci Meşrutiyet bazı tartışmalar için olanak yaratmış olmakla birlikte örneğin örtünme ile ilgili yeni yasa taleplerinin de gündeme getirildiği bilinmektedir. Meşrutiyet döneminde bir çok kadın derneği kurulmuştur. İlk kadın derneklerinin daha çok hayırsever amaçlarla kurulmuş olduğunu görürüz. İkinci Meş rutiyetle ortaya çıkan önemli değişimlerden birisi de ev içinde gerçekleşen eğitimden kadınlar için de okulda eğitime geçilmiş olmasıdır. 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnamesi üzerinde özel olarak durmak gerekir. Bu Kanun Hükmünde Kararname, İslam ülkelerinde hangi dinden olursa olsun herkesi kapsayan ilk standart belge olma özelliği göstermektedir. Bu kararname ile kadınlara boşanma ve poligamiye karşı bazı haklar tanınmakta, evlenmelerde her dinden teba için devletin kontrolü şart koşulmaktadır. Ancak yasa 1919 Haziranı’nda yürürlükten kaldırılmıştır.

Birinci Dünya Savaş ının yarattığı ortam  bütün dünya da olduğu gibi ülkemizde de kadınların geleneksel rollerinde zorunlu bir değişimi ortaya çıkarmış tır. Savaşın çok kısa bir sürede

topyekün bir savaşa dönüşmesi erkeklerin cepheye gitmesini kalan alanlarda ve geri hizmetlerde kadın gücüne ihtiyaç duyulmasına yol açmıştır. Gündelik hizmetlerin yanında askerlerin gereksinimlerini karşılamak için açılan yeni fabrikalarda kadın işçilerin istihdam edildiğini görmekteyiz.

Ülkemizde, Birinci Dünya Savaşının yenilgi ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile sonuçlanmasıyla ortaya çıkan acı tabloda hemen hemen hiçbir hakkı olmayan kadınların da çeş itli mitinglerle protestoları vardır. Başlayan Kurtuluş savaşı sadece bir cephe savaşı olarak kalmamış yeni bir yapılanmanın hem kurtuluşu hem de kuruluşuna dönüşmüş tür. Kurtuluş Savaş ında Türk kadını önemli etkinliklerde bulunmuş ve vatanını canı gönülden savunmuştur. Tarihimizin en zorlu dönemi olan 1914-1923 yılları, kadın haklarına ilişkin de yeni bir çizgiyi gündeme getirmiştir.

Atatürk’ün Türk toplumunu çağdaş uygarlık yörüngesine oturtmak gibi büyük amacının iki önemli yönü vardır; Birincisi, gelenekçilik tutumunu yok etmek, ikincisi de bu yörüngeye uygun kuralları, kurumları, örgütleri yerleştirmek, toplumun yeni kuşaklarını buna göre yetiştirmektir. Bu anlamda Cumhuriyet dönemi geliş meleri bir yenilenme arayışı olarak adlandırılabilir.

Atatürk, Türk toplumunun temeli kabul ettiği aileye ve ailenin de direği olarak gördüğü kadına, çok büyük önem vermiştir. Atatürk, ailenin bireylerine bireyler arası ilişkilerine ve bu bireylerin huzur ve mutluluğuna eğilerek onları eğitimde ve iktisatta çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmaya çalışmıştır. Özellikle hukuk alanında kadınlara geniş haklar tanımış tır.

Atatürk’ün kadının statüsüne ilişkin yaklaşımları evrensel niteliktedir ve son derece geniş bir perspektife sahiptir ve bu perspektif yeni cumhuriyetinde en belirgin özelliklerinden birisidir. Atatürk, 1923 yılında “..şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir” ya da “ ..toplumun baş arısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur” derken bu yaklaşımını dile getirmektedir. Bu hedef için önemli bir başlangıç olarak 1924 yılında yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat kanunu bir yandan eğitimi merkezileştirip bir düzene sokarken diğer yandan kadın nüfuza ilkokul, orta okul ve yüksekokul öğreniminin kapılarını açmıştır. Bunun anlamı cinsiyet ayrımı gözetilmeden eğitimde eşitlik olanağının yaratılmasıdır.

4. SİYASAL HAKLAR

Siyasi Sosyalleşme Kuramları olarak adlandırılan ve kadının siyasal karar alma süreçlerinden ayrı kalmasının toplumsal yapıya etkilerini irdeleyen sosyolojik çalışmalar toplumsal gelişmeye ve tipikleştirmeye bu eğilimin etkisinin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Kız ve erkek çocuklarının, çocukluktan itibaren ayrı ilgi alanlarına itilmeleri ve sosyalleşme sürecinde erkeğe karar verme rolü yüklenirken, kız çocuklarına edilgen oluş , bağımlılık ve ikincillik rolleri öğretilmektedir. Bu durum doğal olarak siyasal karar alma süreçlerinden kadının uzaklaşması sonucunu doğurmaktadır.

Siyasal haklar açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel ekseni üzerinde durmak gerekir. Bunlar ulusçuluk ve uygarlıktır. Bu iki amacın gerçekleşmesi için toplumsal yaşam içinde kadının konumunun güçlendirilmesi gerekiyordu. Bu hedef çerçevesinde yaratılan yeni kadın tipini Halide Edip Adıvar şöyle çizmektedir: “Ulusu için yararlı olmaya çalışan, siyası alanda erkeklerin yanında yerini alan, buna karşın müşfikliğinden kaybetmeyen, ağırbaşlı, arkadaş , vatanının anası, halkçı kadın” tipi. Bu yaklaşımda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaş tırarak yeni bir kadın imgesi yaratmıştır. Bu imgenin toplumsal yaşama ve yönetimine etkin katılımı siyasal hakların tanınması ile gerçekleşebilecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci döneminin sonlarına doğru, kadınlara siyasi hakların verilmesi yolunda kadınlar tarafından dileklerde bulunulmuş , bazı konferanslar verilmiş bu konuda bir takım kadın dernekleri harekete geçmiştir.

Türk kadınının siyasal haklardan yararlanması da Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ile dünya ülkelerinin bir çoğundan önce olmuştur. 3 Nisan 1930 gün ve1580 sayılı yasayla Türk kadınının önce belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Daha sonra 26 Ekim 1933 gün ve 2349 sayılı kanunla da kadınlar köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir. Daha sonra 1934 tarihli ve 2599 sayılı yasayla milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış tır.

1935 yılında yapılan ilk genel seçimde de 18 kadın milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisine girmiştir. Bu günümüze kadar mecliste ulaşılmış en yüksek milletvekili kadın üye sayısıdır. Ne yazıkki eğitimli kadın sayısı Cumhuriyet’in ilk yıllarına göre çok artmış olmasına rağmen halen yeteri kadar kadın temsilinin mecliste yer aldığından söz edemeyiz.

Kadınların siyasal haklarını kullanmaları bakımından 1935-1991 dönemi incelendiğinde kadın temsilcilerin tek partili dönemde Meclis içindeki oranlarının daha yüksek olduğu, çok partili demokrasiye geçildiği dönemde ise kadın parlamenter sayısının giderek azaldığı görülmektedir.

5. YASAL HAKLAR

Bu başlık altında Türk Hukuk Devriminin en önemli kazanımlarından birisi olan Medeni Yasa’nın üzerinde özel olarak durmak gerekmektedir. Hukuk devriminin en önemli yasası olarak hazırlanan 1926 tarihli Türk Medeni Yasası toplumun yeni anlayışının bel kemiğini oluş turmuş tur. Türk Medeni Yasası bir çok olumlu düzenlemesinin yanında,  kadının sosyal yaşamını da çağa uygun olarak yeniden düzenlemiş tir. Medeni kanunun amacı adet ve görenekleri tercüme etmek değil, tersine modernliğin ilkelerine uygun yeni bir aile yapısı getirerek, bu adet ve görenekleri aşmaktır. Kadının temel haklarının yanında tek eşliliğin kabulü, boşanmanın yargıya taşınması, mülkiyet edinmede ayrımın kaldırılması, eşit ücret olanağı, ve özellikle din ve devlet iş lerinin birbirinden ayrılmasıyla kadın üzerindeki görünür görünmez bir çok baskının kaldırılması olanaklarını da yaratmıştır. 19. yüzyılda meydana getirilen medeni kanunların hemen hepsinde, kadın ve erkekten her birinin özellikle aile içi fonksiyonları arasında fark gözeten klasik anlayışa sadık kalınmıştır. Bunun anlamı bazı noktalarda eşitlik prensibinden ayrılmış olmadır. Oysa günümüzdeki gelişmeler kadın erkek arasındaki farkların giderek silinmekte olduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak eşitlikçi taleplerin artarak hukuksal yapıda da varlık kazanmaya baş lamıştır.

Hukuksal gelişim ve değişim açısından şu noktalar üzerinde özel olarak durulması gerekmektedir;

  1. .                      • Monagamik yani tek eş le evliliğin sağlanması,
  2. .                      • Süreli evlenmenin (Müt’a) yasaklanması,
  3. .                      • Evlenmeye zorlanmanın yasaklanması,
  4. .                      • Boşanma hukukunda eşitliğin getirilmesi ve resmiyete bağlanması,
  5. .                      • Kadına şiddet uygulanmasının yasaklanması,
  6. .                      • Miras bölüşümünde eş itlik.

Türk toplumu medeni yasanın yürürlüğe girdiği 1926 yılından günümüze kadar sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan büyük değişim ve gelişim geçirmiştir. Özellikle kentli insan nüfusunun kırsal kesimde yaşayanlara oranla hızla artışı yeni toplumsal gereksinimler doğurmuştur. Kentsel değerler toplumsal yaşamda belirleyici olmaya başlamıştır.

Yukarıda sayılan hususlar konusunda Medeni Yasa’nın düzenlemesi büyük bir adım olmakla birlikte Medeni Yasa’da yapılan son değişikliklerle, kadının statüsü daha da iyi bir konuma yükseltilmiştir. Özellikle evlilik birliğinde edinilen malların eşler arasında hakça bölüşümüne iliş kin yeni kabuller, kadın hakları açısından ciddi kazanımlar sağlamıştır.

6. EKONOMK HAKLAR

İş , Sosyal Güvenlik ve Sağlık yasalarında kadınların korunmasına dair pek çok hüküm yer almaktadır.

1475 Sayılı İş Yasasına Göre;

  1. .                      •          Maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altı ve su altında çalışılacak işlerde kadın çalış tırılması yasaktır (mad.68.)
  2. .                      •          Sanayie ait işlerde kadınların gece çalıştırılması yasaktır(mad.69.)
  3. .                      •          Kadın işçilerin doğum öncesi ve sonrası toplam 12 haftalık yasal izin süreleri vardır. Aynı durumdaki kadınlara isteği üzerine ücretsiz izin verilebilir (mad.70)
  4. .                      •          Gebe ve emzikli kadınların hangi işlerde ve hangi ş artlarda çalıştırılabileceği tüzüklerle düzenlenmiştir. Çocuklu kadınların çocuklarının bakımının temin edileceği kreşlerde hukuken sağlanmak zorundadır.
  5. .                      •          Emzikli kadın işçilerin çocuklarına süt vermek için, belirtilecek süreler işçinin günlük iş süresinden sayılır (mad. 62.)

Sosyal Güvenlik Yasası ise herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. Devlet bunu sağlayacak tedbirleri alır ve kurumları oluşturur hükmünü getirmektedir. Bu kurumların Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumu olarak teşkilatlandırıldığını görmekteyiz. Her üç kurum içindede esas olarak emek kullanımı alınmıştır ve cinsiyetçi bir ayrım yapılmamaktadır.

Ancak bir çok bedensel farklılık göz önüne alındığında, kadının konumunun güçlendirilmesi için pozitif ayrımcılık dediğimiz lehe düzenlemelere gereksinim vardır. Bütün dünyada kadının, doğum izninin uzatılması, çocuklarıyla ilgilenmesi için ek zaman verilmesi, ağır işlerde çalış tırılmaması veya çalışma saatlerinin düzenlenmesi ile ilgili hükümlerle korunduğunu görmekteyiz.

Sosyal güvenlikle ilgili düzenlemeler, bir yandan, belirli bir çalışma sonrası emekli aylığını hak etme ve bunun temini gibi konuları düzenlerken, diğer yandan, çalışanın sağlığının korunması ile ilgili düzenlemeleri de kapsamaktadır. Çalışanın belirli bir yakınlık derecesinde olan ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerde bu kapsam içinde değerlendirilmektedir. Örneğin ölüm halinde maaş ından yararlanma yada belli bir yaşa kadar sağlık hizmetlerinden yararlanmaya devam etme gibi.

Özellikle kadınların iş ve sosyal güvenlik haklarının daha verimli sağlanabilmesi için aş ağıdaki değiş iklikler önerilebilir:

  1. .                      •          Ayarlanabilir iş süreleri,
  2. .                      •          Kreş ve çocuk yuvalarının geliş tirilmesi ve yaygınlaş tırılması,
  3. .                      •          Konut, kredi ve tatil olanaklarının arttırılması.


Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar

Tekin Akıllıoğlu. İnsan Hakları I. Kavram Kaynaklar ve Koruma Sistemleri, insan Hakları Merkezi Yayınları No: 17, Ankara 1995

Emel Doğramacı. Atatürk’ten Günümüze Sosyal Değişmede Türk Kadını, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araş tırma Merkezi Yayını, Ankara 1993

Derleme: Türkiye’de Ailenin Değişimi Yasal Açıdan incelemeler, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını, Ankara 19984

Derleme: Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi, C. 2-3, T.C. Başbakanlık Araş tırma Kurumu Yayını, Ankara 1992

*

Bu çalışma Eskişehir Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde okutulacak ders metni olarak hazırlanmış ve

Toplumsal Yaşamda Kadın Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi, Anadolu Üniversite Yayınları,

Eskişehir, 2000’de yayınlanmıştır.

Derleyen : Mehmet Sungur

09.01.2011


Sen bugün karını dövmedin mi “PAŞAM”

Mehmet SUNGUR

İşte o zaman senin cenaze namazın kılınmaz…(?)

Sen kılıbıksın, karısından korkan bir kılıbıktan başka bir şey değilsin ! anladınmı „PAŞAM“?

Sen bu gün işten çıktığında „kahveye“ uğramadınmı, hani o taş düzerler ya ! ne diyorlardı onun adına…?

Sen bu hafta sonu arkadaşlarınla XX Restaurantta yemekde değilmiydin.. hani o elpençe önünde duran Garsonlu Lokantada… gitmedinmi oraya arkadaşlarınla ?

Gitmişsindir “PAŞAM” gitmişsindir… hemde Karın köyde tarlaya gübre taşırken gitmişsindir. Eğer gitmemiş isen…(?)

…işte o zaman Senin Selan dahi okunmaz, çünkü Sen bir kılıbıksın, Karısından korkan bir kılıbıksın !

Hatırlarsın belki ? … hani o Şapkanı unuttuğun… çikarmayı unuttuğun; Şapka ile masaya oturmuştunda, Garson gelmişti ve ikaz etmeye dahi luzum görmeden Şapkanı başından almıştı ya ,, işte o Lokanta dan bahs ediyorum. Sonra ne olmuştu bilmem ama, çok kızmıştın Garsona, o kadar kızmıştınki (?) eve gittiğinde hırsını saatin ikilerinde karından almıştın, almıştında zavallı sonraki gün Doktora gitmek zorunda kalmıştı.

Ama çok akıllı bir kişiliğin olduğu inkar edilemez. Kimin aklına gelebilirki ? dövdüğü karısına üstelik akıllı olmasını salık verir, Doktor sorarsa ne oldu, Senin bu halin ne böyle Kızım?

Ona Merdivenden düştüğünü veya Dolaba çarptığını söyle diye birde yanağından öpmeyide ihmal etmeden… içinden, inşallah Dr. yutar diye pis pis gülen akıllı bir kişiliğin var olduğu kesinlikle inkar edilemez..(?)

… edilemez ! …çünkü Sen !!! … henüz her türlü Medeniyetten ve Aile kültüründen yoksun kalmış bir zavallısın. Senin Abdestinde şüphelidir, kıldığın namazın günahı-da boynuna olsun ! “PAŞAM”

Sevgili Okuyanlarım,Kardeşlerim !

Siz lere bu yazımda kadına karşı şiddet Teorisinden değil, sadece yurdumuzun bir köşesinde fiilen ; Resmi kaynaklarla ispat edilen gerçeklerden bir küçük liste sunacağım. Bu yüz karası gerçeklere artık son verilsin ! son verilsin Kadın dövmeye, son verilsin insanın insanı köle olarak kullanımına.

Ya duymadığımız, duymak istemediğimiz, onları nasıl tahmin edebileceğiz. Yazık çok yazık, hangi Dünya da yaşıyoruz ?

Buyurun, okuyun ! işte gerçekler aşağıda.

Kalın sağlıcakla, herşey Gönlünüzce olsun !

Mehmet Sungur       07.01.2011

DUR ! STOP ! HALT ! …yeter artık !

Kadına yönelik şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

Trabzon’da, bu yılın ilk 9 ayında 213 aile içi şiddet olayı meydana geldi. Tamamına yakını kadınlara yönelik olan şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Trabzon şehir merkezi ve ilçelerinde bu yılın 9 ayında polisin sorumluluk bölgesinde 196, jandarma bölgesinde ise 17 kişi aile içi şiddete uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu.

Polisin sorumluluk alanındaki şikayetlerin 108’i şehir merkezinde, 88’i de ilçelerdeki polis merkezlerine yapıldı. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesi, 28 şikayetle ilçeler arasında ilk sırada yer alırken, Çaykara, Hayrat ve Dernekpazarı ilçelerinden kayıtlara herhangi bir olay yansımadı.

Şiddete maruz kaldığı gerekçesiyle şikayette bulunanların ifadelerine göre, kavgalar, çoğunlukla, eşlerin alkollü eve gelmesi sonucu çıkan tartışmalardan kaynaklanıyor.

Bu olayların tamamına yakınında kadınlar şiddete maruz kalırken, sadece Trabzon’un Of ilçesinde bir erkek, eşi tarafından darp edildiği gerekçesiyle şikayette bulundu. İlçenin Sulaklı Mahallesi’nde oturan F.Y. adlı kadın, ikaz ettiği halde salonun ışığını söndürmediği gerekçesiyle, 23 yıllık eşi İ.F’yi, süpürge sapıyla dövdü.

-SUDAN SEBEPLER VAR-

Emniyet ve jandarma kayıtlarına yansıyan ifadelere göre, mağduru kadın olan aile içi şiddet olaylarının nedenleri arasında sudan sebepler de yer alıyor.

Mağdurların ifadelerine göre, darp edilmelerine neden olan bazı gerekçeler şöyle:

Beşikdüzü ilçesinde N.K adlı kadın, kendisinden izinsiz çocuğuna oyuncak aldığı gerekçesiyle eşi İ.K tarafından darp edildiğini iddia etti.

Araklı ilçesinde oturan S.Ç, ağlayan bebeğini susturamadığı için kocası F.Ç. tarafından şiddete maruz kaldığını söyledi.

Merkez 1 No’lu Erdoğdu Mahallesi’nde oturan M.N, kendisinden izin almadan evdeki halıyı yıkadığı gerekçesiyle eşi G.N’yi dövdü.
Beşikdüzü ilçesinde M.D, “Bu çocuk niye yatağa işiyor” diye sorumlu tuttuğu eşi H.D’ye şiddet uyguladı.

Akçaabat ilçesinde yaşayan M.B, sigara almasını istediği halde kendisine sigara getirmeyi unutan eşi G.B’yi darp etti. Of ilçesinde seyrettiği televizyonun kanalını değiştirmesine sinirlenen S.K, eşi M.K’ya şiddet uyguladı.

Vakfıkebir ilçesinde K.O, “Niye soba tütüyor” diye kızan eşi S.O. tarafından darp edildi.

Beşikdüzü ilçesinde eve gelen misafirlerle fotoğraf çektiren Ş.İ, misafirler gittikten sonra, eşi A.İ tarafından “Neden onlarla fotoğraf çektirdin?” diye darp edildi.

Merkez Gülbaharhatun Mahallesi’nde oturan F.A, yemeğin tuzu konusunda tartıştığı eşi L.A’ya şiddet uyguladı. Merkez Soguksu Mahallesi’nde oturan A.İ.B, “Ne biçim karpuz kesiyorsun”
diyerek, eşi E.B’yi darp etti.

Derleyen: Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir

Mevlana olmak zormu ?

Mevlana olmak zormu ?

Mehmet SUNGUR

Yıllardır hep sorarım kendime ; Mevlana olmak zormudur ? Tabiiki zordur diye cevaplar geçerdim. Bugün öyle olmadı.

Sabahleyin kalktığımda yine aklıma geldi “mevlana olmak zormu” ?. Yoook; hiçte  zor değildir diye bir cevap geldi içimden..ve devam ederek anlatmaya başladı.

Gel, ne olursan ol, yine gel.! Demişti Mevlana.

Yüzyıllardan beri bu cümleyi dilimizden düşürmeyiz, ancak tatbikine gelince biraz zorlanırız. Başka inancı olanları “kafir” olarak varsayarız. Meyhaneye arasıra uğrayanları, dinden çıktılar diye vasıflandırırız.

O büyük insan “Gel, ne olursan ol,” dediği zaman sadece insanı insan olarak düşünmek istemişti. Ayırım yapmadan…hiçbir ayırım yapmadan; dil,din, ırk ayırımı yapmadan söylemişti.

Birçok değerlerimizi korumakta başarılı olamıyoruz. Doğduğumuzda sadece insan olarak doğduğumuzu bazen unuturuz.

Eskilerde, bir yaşlı kimseyi gördüğümüzde ona saygı duyardık, otobüste kalkar yerimizi ona vermeyi bir özellik olarak algılardık.

Yorgun bir komşumuzun yorulduğunu anlamakta zorluk çekmezdik, yardımcı olmayı bir görev addederdik.

Ne oldu ? Neden bu kadar önemli değerlerimizi kaybettiğimizi görüp anlıyamıyoruz ? Hangi hırs bizim kalbimizdeki o değerleri azalttı ?

Kahvelerimiz hiç boş kalmaz. Sandalye bulamazsınız  girdiğinizde; dedikodunun her türlüsü mevcuttur. Konulara gelince içeriği tamamen boş olup, orda olmayanların hakkında hüküm vermektir.

Kimin ne kadar parası, hangi marka arabası, kaç dairesi vb. … tabiiki hiçbirini dışlamak istemem. Oldukları gibi gelsinler. Ama onlarda diğer insanları oldukları gibi kabullensinler.

Kimseyi ınancı, politik görüşü, ayrı dil konuştuğu için yargılamasınlar.

Karısını arasıra dövmiyenlerle “sen kılıbıksın” diye dalga geçmesinler.

Evin ihtiyacı olan parayı kumara vermesinler. Sosyal yardım almanın ayıp olmadığını…ancak sosyal dairelere yalan bilgi vermenin yalnış olduğunu bilsinler.

Eğer Mevlana’ın çağrısını anlıyabilirsek ? insan olduğumuzu unutmayız. O zaman hepimiz birer “Mevlana” olabiliriz… günümüzde biraz zor olsa bile (?)

Kadın hakk nurudur, sadece sevgili değil….

Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir.

Mevlana / Mesnevi I

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur        27/05/2010

Türk tarihinde Kadın

Türk tarihinde Kadın

 Derleyen: mehmet SUNGUR

Bu millet modern olmaya devam edecekse, bu; kadınlar sayesinde olacaktır.
Kadınlar..!  özgürlüğünüzü ve ruhunuzu baskılardan kurtarın.
Mustafa Kemal Atatürk

Eski Türk boylarında kadın özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahipti.

Ziya Gökalp’e göre eski Türkler “hem demokrat, hem de feminist” idiler.
Türklerde feminizmin birinci nedeni, toplumda var olan demokrasi, ikinci nedeni ise Türklerin o zamanki dini olan şamanizmin, kadındaki “kutsal” güce dayanmasıydı.
Hukuksal açıdan kadın ve erkek tamamen eşitti.
Erkeğin yanlızca bir tane “zevce”si, yani karısı olabilirdi.
Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi.
Kızlar, kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir çeşit düello yapıyor ve kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmiyorlardı.

Ev, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak sahibiydi.
Eski Türk topluluklarında, devlet başkanlığı hatun-hakan’ın ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki emirname’ler, her ikisince imzalanmadan uygulanamazdı.
Kadın devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynuyordu. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde, hakan ile hatun beraber bulunurlardı. Kadınlar savaşın her aşamasında erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Hatun bizzat savaş kurulunun üyesiydi.
Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi.
Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devletinde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu.
Türklerin İslam’ı kabul etmelerinden ve Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra bile bu kültürel etkiler, belirli ölçüler içinde, azalarak sürebilmiştir.
Eski Türk kadınlarında örtünme ve erkeklerden kaçma yoktu.
Şerafettin Turan, Arap gezgini İbni Fadlan’ın onuncu yüzyıldaki Türk kadınının yabancı erkeklerden bile kaçmadığını ve bedeninin hiçbir yerini saklamadığını görerek, hayretler içinde kaldığını aktarıyor.
Aynı kaynağa dayanarak, Bulgar Türklerinde kadınlarla erkeklerin birarada nehirde yıkandıklarından söz ediyor.
Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da “kadın”a Arap ve İranlılardan farklı yaklaşımlarını sürdürmüş, geçmiş birikim dolayısıyla da kültür farkının yansıması olmuştur.

İslamın kadına bakış açısını, kadınla ilgili olarak getirdiği kuralları anlayabilmek için, İslam öncesi Arap toplumlarında kadının hangi koşullar içinde yaşadığını ve konumunu bilmekte yarar var.
Kuran’ın “cahiliyye” dönemi olarak adlandırdığı İslam öncesi Arap toplumlarında, kadın Türk toplumlarının tersine, toplumun en aşağılanan öğesini oluşturuyordu.
Bazı hayvanlar, örneğin deve bile kadından daha değerli sayılmaktaydı. Kız çocuklarının ölüme terk edildiği, hatta diri diri gömüldüğü durumlar yaygındı. Kız çocuk doğuran kadınlar cezalandırılıyor kadın mal gibi satılıyordu.
Erkek istediği kadar kadınla evlenebiliyor ve dilediği zaman terk edebiliyordu.
İslam dini Arap kadınını işte bu konumdan aldı ve hiç değilse erkeğin yarısı kadar haklara sahip olduğu bir konuma getirdi.
Bu gelişme, İslam’ı kabul eden Arap kadını için büyük bir ilerleme, ama Türk kadını açısından da aynı ölçüde gerileme anlamı taşımaktadır.
İslam dinini ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar ve Hakaniler (926) oldular. 990-1000 yılları arasında da onları Selçuklu Türkleri izlemiştir.
Kadının da bir insan olduğu, Arap toplumunda, ancak İslam dini sayesinde kabul edilmiştir.
İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumu da ağır ağır değişmeye başladı. Bu konuda, dinin getirdiği kurallardan çok, İran ve Arap kültürlerinin olumsuz etkileri görüldü.
Eski Türk destanları kadını hep yüceltirken, Türklerin İslam dini kabulünden sonra, 1070 yılında yazılan “Kutadgu Bilig” artık kız çocuğunu değersiz sayıyor, kadınların örtünmemelerini eleştiriyordu.

Örtünme olayı ancak Fatih döneminden sonra, özellikle Bizans’la ilişki içine girilmesinin etkisiyle başladı.
Çok kadın ile evlenmek, harem oluşturmak gibi uygulamalar daha çok saray ve saray çevresinde yerleşti.
Evlenmede kızın rızası alınması giderek kaybolurken, boşanmak sadece kocanın hakkı olarak görülür oldu.
Mirasta kadının payı azaldı mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğe eşit sayıldı.
Kadın eğitim olanaklarından yoksun bırakıldı, sokağa çıkması sınırlandı hatta bazı durumlarda tamamen yasaklandı.
Türk kadının konumundaki iyileştirmeler Tanzimattan sonra yeniden başladı.
Kız çocuklarının ilk ve orta okullara gitmesine 1858 yılında izin verildi, ebe okulu ve kız öğretmen okulu açıldı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra ilk kız lisesi açıldı.
Atatürk, Türk kadınına çağdaş bir konum kazandırma düşüncesini uygulama çalışmasına başladı ve kadının “vatandaş” sayılmasına bile karşı çıkan milletvekillerinin neredeyse çoğunlukta olduğu bir Meclis’te ve Kurtuluş Savaşı’nın en korkulu günlerinde, Türk kadının en ileri toplumlardaki yasal haklara sahip kılmak için ilk adımları attı.

Bu sürecin son aşaması olarak Türk kadını 5 Aralık 1935’te Seçme ve Seçilme Hakkına kavuştuğu zamanlar, demokrasinin beşiği sayılan bazı batı ülkelerinin kadınları henüz bu hakka sahip değildi.
Türk kadının, Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımların önemini iyi değerlendirebilmek için İran Cumhuriyeti’nin devrimini, İran kadınına layık görülen konumu incelemekte yarar var.
Dünyada yalnız son altı bin yıldır ataerkil düzen görülmektedir. Daha önce tam bir milyon yıl, toplulukları kadınlar yönetmiştir.

Ahmet Taner Kışlalı – Siyaset Bilimi

Açık Mektup

……. Bazı “keresteler” gibi (?)

Mehmet SUNGUR

Mobilya Üreticilerine  Açik Mektup :

1 ) Ürettiğiniz Mobilyalar çok hırçın, ilk gördü ` lerde olduğu gibi değiller.

2 ) Renk ve Disaynlari Hava şartlarına göre değişiyor.

3 ) Bazen Gecenin  2…sinde , 3…..ünde azami fıttırıyorlar. Çoğunlukla Kocam “kahveden “ geldiği zaman.

4 ) „İnsanların „ dahi uzanamadığı yerlere uzanıp iz birakıyorlar.

5 ) iz biraktıkları yerler kararıyor , morarıyor, sonrada sararıyor ; bir hikmettir herhalde.

6 ) Sizden asgari beklentimiz:

Kiyafet altında kalan kısımlarımıza değsinler bari… anladınızmı..?

…niye`mi ?

…. çünkü Doktor bey efendiye cevap vermekten usandım artık !

Şimdi anladınızmı ..?

… anlamadınız galiba ?… belki ben anlatamadım ;

Doktor bey her zaman soruyor, şey…, diyorki…. H…. e..  hanım Gözünüze ne oldu öyle…? diye soruyor..

Tabii, doğal olarak Dolap çarpti diye cevaplıyorum.

Şey… bazende diyorumki (değişiklik olsun diye) ben dolaba çarptım..diyorum (?)

Anladınız …?? ..anladım.. şimdi anladınız.

7 ) Çünkü Dolaplarınızın bir diğer özelliğide ( kendisini aşan bir özellik) toplumda sorulan sorulara ( pardon.. tabii izlerle ilgili) ….dolap çarptı , veya ben dolaba çarptım diye yanıt vermek en iyi olanıdır diye bizi yönlendirmeleri.

8 ) İlahi kudret; bu dolaplarınızı biraz daha „medeni“ demiyorum fazla  bir istek olur…ama insanca, ortak yanımız olan insanca üretemezmisiniz ?

9 ) Çünkü bazi evlerde ; çok sakin,duygulu,sorumluluk taşıyan,çekmecesini sevmekten biraz daha öteye,ona saygi duyan,dolap gözlerinin geleceğini düşünebilmek kaygısını taşıyan, göğsüne koyulan kitapciği bağrina basan` larada, bin sükürler olsun rastliyorum.

Ha demek`ki mümkün. Peki ..neden ? “ mümkün”  olanlar… mümkün olmuyor bazi dolaplarda ?

10 ) Onların Kerestesi (ağacı) bizim yaşadığımız diyarda solunum yapmıyorlarmı ?

11 ) Durdurun bu  fiziksel güçlü kerestelerden imal ettiğiniz “Dolapları” !!!

Anlayın artık bu böyle olmamalıdır…. Lütfen  !

12 ) ….hem biliyormusunuz ?

bu artik bir ferdi mesele değil, mili bir meseledir,

bir savaştır, bir kavgadır, „ BİR  ULUSAL GÖREVDİR“ !

Güçlü Kalemlere ev ödevidir.

Yurtta sulh cihanda sulh evde başlar…!

Mehmet Sungur         13.02.2010