HAYATTA EN ZOR OLAN, KIRILAN KALBİN TAMİRİDİR.

Geçenlerde facebook sayfalarından birinde Ayla Yıldız hanımın duvarında şu cümleyi okudum.

”Kalp kırmaya tek bir söz yeter,ama kırılan kalbi tamir etmeye ne bir özür,ne de bir ömür yeter.”

Ayla hanımın duvarında okuduğum bu cümle, beni önce suskunluğa düşürdü. Arkasından düşünmeye başladım. Düşündüm ki; ne zaman ve nerede, kimin kalbini kırmışımdır. Kırdığım bir kalb var ise…tamiri için neler yapmışım. Yani blanço gibi bir düşüncenin derinliklerine daldım. Sonuç olarak vardığım neticeyi sizlerle paylaşmak istiyorum bu gün.

Yaşamım boyunca; davranışlarıma,sözlerime,sosyal ilişkilerime her zaman dikkat eyledim. İnsanları kırmamayı,kırılsam da; asla kırmamayı ilke edindim. Bazen bilmeyerek de olsa birilerini kırdıysam ve o kırdığım insan bunu bana hatırlatırsa, vicdan azabı bana zaten yeter.O insanı tekrar kazanabilmek için şartlar ne kadar zor olsa da yine de denemeyi göze alırım.Bunu büyük bir ustalıkla yapamazsam da…en azından bir çirak gibi denemekten kaçınmam.

Bir kalbi kırmak kadar kötü bir şey olamaz. Kalb, duygularımızın, düşünce ve kişiliğimizin odağı olan, insanı insan yapan beynimizin halk dilindeki odak noktasıdır. Sevginin pinar olarak aktığı, duygularımıza ev sahipliği yapan bu hassas yapıyı yıkmak, kişinin benliğini yıkmaktan başka bir şey değildir.

Ülkemiz son yıllarda zor bir dönemden geçmektedir. Bir çok maddi olanaklar eskisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi olmasına rağmen, insanlarımız şükür etmesini unutmuş gibi bir tablo sergiliyor. Bundan daha kötü olanı ise, geçmişteki olmazsa olmaz olan değerlerimiz erozyana uğramış gibi her gün biraz daha „toprağından“ kaybedişidir. Altmışlı yılların sonlarında Avrupa’da gençliğin baş kaldırısıyla başlayan bu kültür ve değer erozyonu günümüzde eski rağbetini kaybetmiş olsada, etkinliği devam etmektedir. Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, batı kültürünün etki alanında bulunmaktayız. Bunun çok değişik sebepleri mevcuttur. Yaşadığımız teknolojinin sunduğu medyasal etki bunların ilk sıralarındadır. Ayrıca sosyal paylaşım Siteleri kültürümüzü negatif olarak etilemekte olduğuna her gün şahit olmaktayız. Gençlerimiz Türkçe’yi düzgün yazmaktan çok uzak bir öğrenim almışlar. İnsanlara hitap türleri kabul edilemeyecek kadar kaba. Bir çok yazıları okuduğumda utanç duyuyorum. Küfürlü yazılar, hakaretler ve sövmeler artık normal olarak kabul ediliyor gençler arasında. İşin zor tarafı ise; bunları uyarmaya da çekiniyor insan. Çünkü nasıl bir reaksiyon ile karşılaşacağının hesabını yapmak mümkün değil. Alt yapısı yeterli olmayan bir eğitimin kulandğımız teknolojinin yan etkilerini görmemizi engellemektedir.

Değişen bu kültür anlayışı insana verilecek değer ölçülerinin çitasını sürekli aşağıya çekmektedir. İnsanın en değerli yaratık olduğunu unutur gibi oluyoruz ve bununla beraber yüce Allah’ın yarattığı kalbi kırabiliyoruz.

Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş: Bir kalbi kırmak, kabeyi 70 defa yıkmaktan daha fenadır.

Günümüzün insanı daha gerçekçi, (soğuk) sosyal ilişkiler hep karşılıklı çıkarlar ile donanımlı. Kalp kırılmış, kırılmamış, dostluklar bitmiş, bitmemiş önemli görülmüyor artık. Önemli olan o günü kâr ile kapatabilmek.Dostum bana küsmüş,küserse küssün,onun bileceği bir iş ”mantığı“ hakim günümüzün insanlarında.
Bence en güzeli geçmişte olan ve bir çok gayret ile kazanılan dostluk değerlerine sahip çıkmak. Bir birimize daha saygılı,daha hoşgörülü yaklaşabilmek,hepsinden önemlisi kişilere karşı içimizdeki o kör olası “önyargıyı” yok edebilmek.Toplumsal barışı ve huzuru istiyorsak bunlar çok önemli unsurlardır.

Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür. İslâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır.

Saygı ve sevgilerimle…

ORGAN NAKLİ / BÖLÜM II. BEYİNSEL ÖLÜM KAVRAMI SAÇMALIKTIR.

İnsan onuruyla, insan değeriyle, dalga geçercesine oluşturulmuş olan „beyinsel ölüm“ kavramı, her türlü etik anlayıştan uzak, insan haklarına ve hukukuna aykırı, ölüm döşeğinde olana ne verebiliriz yerine, ondan; „gitmeden önce ne alabiliriz“ düşüncesinin oluşturduğu bir kavramdır. Negatif taraflarını tartışmaya açmadan, medya da yapılan tanıtım reklamlarıyla ve duygu sömürüsüyle insanlığa yaşam devam ettirilebilir gibi sunulan bu tıbbı „hizmet“ yeniden masaya yatırılmalıdır. Günlük yaşamda akraba ve dostlarına ikili organlarının birini bağışlamanın dışında „beyinsel ölüm“ yoluyla yapılan organ bağışı ve alımı yasaklanmalıdır.

1968 yılında beyinsel ölümü kanıtlayan Harvard kriterleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Hatta beyinsel ölüm tesbiti için yapılan kanunların başlıca kriterleridirler.

Tıpta yapılan sürekli araştırmalarla daha bir çok kriterlerin oluşmasına rağmen; Harvard kriterleri beyinsel ölümün ana kriterleridir diyebiliriz. Sadece 1978 yılına kadar 30 dan fazla „beyinsel ölümün“ tesbiti için çeşitli kriterlere yer verildiği bilinmektedir.

Bunlardan sadece bir tanesini ele alırsak… „beyinsel ölümün“ tesbitindeki mantıksızlığın ne kadar saçma olduğunu görebiliriz.

APNOE-TEST (*1)

Apnoe-Test olarak bilinen ve „beyinsel ölümün“ tesbit edilmesinde gerekli olarak yapılması ön görülen bu test, hastaya yardımdan daha çok zarar vermektedir; ve belki de “beyinsel ölümün” meydana gelmesine sebep veren bir solunum testi  uygulamasıdır.

Sao Paola Üniversitesi doktorlarından, Nörolog Dr. Cicero Coimbra konu ile ilgili bir sempozyumda, Apnoe-Test hakkında şunları söylemektedir.

Hastaya verilmekte olan yapay solunum, 1-10 dakikaya kadar kesilerek, hastanın kendi solunum imkanlarıyla kendisini yaşamda tutabilmesini ölçmek için uygulanan bu test, acımasızca ve sorumsuzca uygulanan bir test metodu dur;… diyor Nörolog Dr. Cicero Coimbra ve devam ediyor…

Bu uygulamada şüphesizce görülen şudur ki: Beyin için zorunlu olan oksijen kesilerek, beynin iyileşmesini engellemektedir; hatta ölümüne sebep olan bir faktör olarak görülebilinir. Dr. Cicero devamla…

Bir çok beyin komasına giren hastalar; hatta derin komaya girenler dahi yeniden yaşama dönebilirler. Sinir dokularının görev dışı olmaları “dönüşü olmayan” (irreversibel) anlamına gelmememelidir. Kan dolaşımındaki yetersizliğin faktörlerinden birisi olarak görülmelidir. 44 yıl önce beyinsel ölümün kriterleri konulduğu zaman bu bilgiler mevcut olmadığına dikkat çeken Dr. Cicero Coimbra: Günümüzde, beyinsel ölümü ve beyin sapı ölümünün tesbit edilmesinde hala geçerliliğini koruyan ve önemli test olarak görülen Apnoe-Test, yardıma ihtiyacı olan hastayı dönüşü olmayan (irreversibel) bir beyin komasına sokma olasalığı mevcuttur; hatta kalp durmasının sebebi olabilir.

Çünkü:

Apnoe-Tests uygulamasında hastanın Karbondioxid atabilmesi engellenmektedir. Atılamayan kandaki Karbondioxid ise kalp için zehirden başka bir şey değildir ve kalbin durmasına da sebep olabilir. Bu testin sonucu olarak düşen kan basıncı beyine yeterli kan veremediği için beyin fonksiyonu dönüşümü olmayan komaya  (irreversibel) girer ve beyinsel ölüm gerçekleşmiş olur.

Sonuç olarak yapılan bu test neticesinde tüm önemli yaşam organları hasara  uğrayarak, yaşam için önemli olan fonksiyonlarını kaybederler.

Dr. Coimbra konuşmasını bitermeden şunları ekliyor: Apnoe-Test, etik olmayan, insan hak ve onuruyla bağlaşmayan, tıbbı yardım müdahalesinde uygulanması yasaklanması gerekli bir test metodu olarak kabul edilmelidir. Dr. Coimbra devamla… Eğer hasta yakınları bu acımasızca ve riziko dolu olan uygulama hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar, kesinlikle organ alımına izin vermezler.

İnsan bu açıklamaları okuduğunda aklına farklı düşünceler gelmektedir. Kalp krizi ile acile kaldırılan bir hastaya, yoğun bakımda her türlü tıbbı yardım verilirken, kalbin gücünü ölçmek için kalbi zorlayacak hiç bir test yapılmazken, neden beyin hastalarında böyle bir test uygulanmaktadır. Beyinsel ölümü gerçekleştirip yaşayan organlara erişmek için mi(?) ….oluşturulmuştur Harvard ve daha onlarca “beyinsel ölüm” kriterleri?…ve kimler için?

Aynı sempozyumda bulunan Japonyalı Kardiolog Dr. Yoshio Watanabe, yapılan bu açıklamaları onaylayarak şunları ekliyor.

Dr. Yoshio Watanabe devamla: Eğer bu hastalarda Apnoe-Test yöntemi uygulanmasa, bedendeki ısı düşürülerek tedavi yoluna gidilmesiyle yardım edilse…hastaların %60 a kadar varan kurtulma şansları vardır…; yeniden yaşama dönmeleri için.

Sempozyumda bulunan bir başka sempozyum üyelerinden olan Dr. David Hill Cambridge/İngiltere’de görevli Anestezist, konuyla ilgili olarak:

En azından şunu kabul etmeliyiz ki; Beyinsel ölüm anında, beynin bir çok fonksiyonları işler durumda olabilirler. Hastanın beyinsel ölmüş olması ile gerçek ölmesi arasındaki zaman organ alımı için öemli bir zamandır. Bu zamanın kullanılması için hastayı beyinsel ölmüştür diye vasıflandırmak için uygulanan bu metod, kesinlikle hastaya yardım etmemektedir. Sadece ve sadece… organ alıcıya hizmet etmektedir.

Apnoe-test uygulaması, Hippokrat yemini ile bağlaşmayan bir kriterdir…diyor Anestezist  Dr. David Hill.

Ülkemize baktığımızda:

Beyin ölümü hakkında Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılan bir açıklamada şunlara yer verilmektedir.

”Beyin ölümünün geri dönüşsüz” olduğu vurgulanan açıklamada,   ”Beyin ölümü, ölümdür. ‘Geri dönme’ olasılığı olsaydı, ölümden söz edemezdik. Nitekim, geri dönme olasılığı bulunan başka durumlarda beyin ölümünden değil, örneğin bitkisel yaşam durumundan söz edilmektedir” denildi.

”Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın ‘ölüm’ dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Diyor TTB!

…himmm! …insanın beyni üşüyor bunları okuduğunda. İnsan kendisinden şüphe ediyor; insanmıyım, yoksa Allah’ın hekimler için yarattığı yedek parçamıyım(?) …ve diyesi geliyor içinden: Şu benim bedenimden, özellikle hala yaşayan kalbimden elini çekermisin lütfen! Sen yaptığın yemini unuttunmu? …doktor bey!

Ve arkasından sormak lazim.

Tıb dünyası „beyinsel ölümü“ nihai ölüm olarak değil, ölüm yolunda olarak tanımlarken; TTB bunu nasıl nihai ölüm(”Beyin ölümü, ölümdür.) olarak tanımlıyor?

Türk Tabipleri Birliği böyle bir açıklama yaparken, neden „Beyin ölümü“ tabirini kullanıyor? Neden kişi ölmüştür denilmiyor, denilemiyor? Çünkü Türk Tabipleri Birliği biliyor ki, „Beyin ölümü“ ölüm değil, ölüm yolunda olmaktır. Kişinin kalbi, böbrekleri gibi diğer organları da hala çalışmaktadır ve vucuda yapılan cerrahi taarruzun verdiği acıyı hissedebilmektedir; ve geriye dönme olasalığı çok az da olsa mevcuttur.

İnsanlığın, özellikle hekimlerimizin asıl görevi ise; „beyin ölümü“ kavramının arkasında saklanarak(?)…, yaşayan kalbi kesmek değil; ölüm yolunda olanlara refakat ederek huzurlu ölmelerini kolaylaştırmaktır. …hatta bir umut ışığı var sa, onu söndürmemektir.

Saygı değer hekimlerimizden ve Türk Tabipleri Birliğinden bir açıklama da, „Apnoe-Test“ hakkında beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum!

Bu yazı serisi devam edecektir. Haftaya üçüncü bölümünde buluşmak üzere…

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

(*1)Apnoe-Test = Solunum testi yapılırken yapay solunum cihazlarının durdurularak 1 ile 10 dakika olan zaman dilimiyle kesilerek uygulanan bir tıbbı test metodudur… maalesef!

ORGAN NAKLİ; BEYİNSEL ÖLÜM, YAŞAYAN KALP VE „HARVARD KRİTERLERİ“

Harvard kriterlerine göre: „Beyinsel ölmüştür“ raporuyla başlayan „ölümler“ yaşamını sürdürürken, organ almak için koşturan doktor olmayı kim ister(?)

1950 li yıllara kadar ölümün ispatı kolaydı ve tartışmasızdı. Ölünün kalbi dinlenirdi, nabzı ölçülürdü ve ölmüştür diye karar verilirdi. Ölen kişi ölmüştü artık, tüm organlarıyla ölmüştü; hiç bir şey hissedemez ve hissettiğini gösteremezdi! Çünkü gerçekten ölmüştü, vefat etmişti kişi. Ölen kişilerin organlarıda beraberinde öldüğü için, organ naklinde kullanılamazdılar.

Çözüm bulunmalıydı…ama nasıl?

1950 li yılların sonlarına doğru iki Fransız hekimin çalışmasıyla gündeme gelen: „Kişi ne zaman ölmüştür“ sorusuna verilen cevap çok ilginç ve Tip’ta yeni bir çağın başlangıcı olmuştu. Bu iki hekimin görüşüne göre; „beyinsel ölüm“, „ölümdü“ artık. Kişinin hiç bir hukuksal hakkı kalmamıştır. Merhamet bekleme hakkını da Harvard kriterleri ile doktorlara teslim etmiştir. Tek kelime ile kişi vefat etmiştir…(?); hala yaşamasına rağmen!

Ne var ki; beyinsel ölüm diğer organların da ölmesi değildir. Kalp ve diğer organlar yaşamaya devam eder; acıları hisseder ve reflex olarak hissettiklerine cevap vermeye çalışırlar. Bazi sosyologlara göre: Birinci kommando merkezi olan beynin yanında, ikinci kommanda merkezi olan kalp, hala yaşamaktadır ve olanları hissetemektedir.

Kişi „ölüm yolundadır“ ama, henüz ölmüş değildir.

Gerçek ölüme fazla bir zamanı kalmayan „yaşayan ölünün“ organları ise çok önemli olarak görüldüğünden ötürü onları alabilmek için belirli kriterlerin olması zorunluydu.

Harvard Medical School, 1968 yılında „Harvard kriterleri“ olarak Tip tarihine geçen terimi; iki Fransızın göstermiş olduğu „ ölümün ölçeği“ olan beyinsel ölüm kavramını kabullenerek bu terimin „zorunlu“ olduğuna işaret etmiştir. Neden zorunlu olduğunu da „kılıfına uydurarak“; organ nakli ile bir başka yaşamın kurtarlabilmesini göstermiştir.

Bu kriterler zamanla batılı devletler tarafından kanunlaştırılmıştır. Çünkü kanunlaştırılmış olmasaydı; yapılan organ alımı kanunlar doğrulutusunda bir ağır suç olarak görülmeliydi, yani; organ nakli yapan hekim „katil“ olarak mahkemeye verilebilmeliydi. Anayasayı „delmeketen se“ kanun yapmayı uygun bulan devletler, etik olmayan Harvard kriterlerini yasallaştırmış ve yürürlüğe koymuşlardır.

Açılan bu yol ile, artık beyinsel ölülerden…; hala yaşayan organları alınarak organ nakli yapılabinirdi. Çünkü bir organ ölmeden önce alınmalı ve naklı yapılmalıdır. Ölen bir organ nakıl yapıldığı bedende can bulamaz ve çalışamaz.

Bu meşhur Harvard kriterleri ile hekimleri organ naklinde engelleyen bariyerler ortadan kaldırılmıştı. Artık „yaşayan ölüden“ organ alınabilinirdi ve hiç bir hekim bunun için hakimin karşısına çikmaktan korkmasına sebep yoktu.

Bugün hala geçerli olan bu kavram artık tartışılmaktadır.

Tartışılmaktadır, çünkü:

Beyinsel ölümün gerçek ölüm olmadığını artık hekimlerden başka bilenler susmayı birakarak seslerini duyurmaya başlamıştır.

Sosyologların ortaya attıkları düşünceler insanı ürpertmektedir. Onlara göre; beyinsel ölüm ile gerçek ölüm arasında olan zaman hastanın öldüğü zaman değil, ölüm yolunda olduğu zamandır; ne zaman ki kalbi kesilip alınana kadar yaşamaktadır kişi; ve hissetmektedir tüm olanları, tüm acıları; ve bunları reflexleriyle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Yani…ikinci kommando merkezi olan kalp, bedene yapılan taarruza karşı koruma içgüdüsünü kullanmaktadır.

Bu reflexleri önlemek için İsviçre gibi daha bir çok batı ülkelerinde hala ölmemiş olan hastaya anastezi yapılarak organ alımında acı hissetmesinler diye ilaçlar verilmektedir. Ben buna; canlı insanın organlarına „taarruz“ etmekten başka bir terim bulamıyorum.

Çünkü hastanelerde çalışan binlerce hasta bakıcıların yaptıkları açıklamalar bana başka bir terim bulmak şansını vermiyor.

Batı kültüründe kanunlarla önü açılan organ nakli, gelişmekte olan ülkelerde fazla rağbet görmediği söylensede, bunun sebebinin etik düşüncede olmadığını düşünmekteyim. Daha çok maddi olanakların olmadığı ve dolayısıyla organ nakli sanayileşemediğinden olduğunu düşünüyorum.

1980 li yıllarda gündemde olan organ nakline; Dinayet işlerinin cevabı bu düşüncemi teyid etmektedir. Dinayetin verdiği karara göre organ naklinde bir mahsur olmadığıdır. Burada meselenin sadece dini yoldan „günahmıdır değilmidir“ olarak ele alınıp karar verilmesi ise, bence çok üzücüdür ve İslam dininin insana verdiği değer ölçülerinin çok altındadır.

Haftaya bu yazının devamında buluşmak üzere…

 

Kalın sağlıcakla.

Mehmet Nuri Sungur

 

İKİ BACAK ARASINDA KALMIŞ BEYİNLER

Yazan:Nurdan YİĞİT

Geçenlerde Facebook’ta yaptığım bir isyan üzerine bu sitede  yayınlanan bir yazının Bir dostumun isyanı-insan haddini bilmelidir adlı makalenin konusu olduğum için altta ki yazıyı kaleme almayı ve sizlerle paylaşmayı düşündüm. Öykü tamamen yaşadığım bir olayın gerçekleridir.

Burada bahis edilen kişi olarak bende bir şeyler yazmak istiyorum.

Benim sosyal site anlayışım, (Facebook gibi) insanların karşılıklı bir şeyleri paylaşmasıdır.

İnsan gurbette olunca daha bir hassas ve miliyetci oluyor. Eşimle dostumla yazışarak, sayfama güzel insanlar ekleyerek, vatanından güzel haberler paylaşıyorsun. Fakat; arkadaşlarımın sayfalarındaki kendini bilmez beyler veya genç erkekler; israrla posta kutuma yazı yazıp, ya da dürtmekle ellerine ne geçiyor bilmiyorum.

Evet… ben belki topalım, körüm; belki hiç görmek istemiyeceğiniz bir insan olabilirim; bir resme bakılarak insan nasil kendini kücük düsürür bu kadar?

Ben türk erkeğini mert, sözünün eri, kadinlara centilmen olarak bilirdim. Yillarca Almanya’da, Almanlarla bu yüzden kavga yapmışımdır.

Türk erkekleri kabadır kadını döver derler… barbardırlar derler; hayır derdim, yanlış tanıyorsunuz derdim…ne yazık ki çok yanılmışım; belki de öyle olmasını istermişim.

Fakat ben 27 sene oldu Almanyaya geleli; hiç bir Alman erkeğini bir kadını rahatsız ettiğini görmedim.

Facebook Almanya  sayfamda 5 senedir hiç bir Almanın sayfama zorla ekle diye israrını görmedim.

İstanbul’da yaşarken yeni yeni genc kiz olurken, Türk erkelerini babamız yaşında abimiz yaşında insanların bizi rahatsiz etiklerini cok iyi bilirim. „Aman kızım, kendinizi koruyun“ derlerdi bize büyüklerimiz. Yıllar geçti aradan, hiç bir şeyin değismediğini üzülerek gördüm ve şahit oldum.

Türk erkeğinin beyninin „iki bacak arası“ çaılştığı, aradan onca yıllar geçmesine rağmen; hala iki binli ve daha öncesi yillarda olduğu gibi bir değişiklik olmadan devam ediyor ve bu durum bir çok duyarlı insanlar gibi benide cok üzüyor.

Neden benim Türk erkeğim Avrupa’lı erkekler gibi medeni olmasın…? Ayni şey Almanya da yaşayan Türk erkek toplumunda da böyle maalesef… aynen geldikleri gibi; belki de daha fena. Avrupa’dan başka bir Avrupa yok dostlarım… kendinizi eğitin…eğitin kendinizi beyler!

Bu nahoş tecrübelerime yaşadığım bir olayı yazmadan edemiyeceğim.

Bu sene bir Alman bayan arkadaşımla Belek’e tatile gitik. Son tatil günü taksi ile Belek’ten Çocuklarimiza bazi hediyeler almak, alış veriş yapmak için pazara gittik. Otelin önünden taxsiye bindik. Binmeden önce Resepsiyona taksi numarasını biraktım… bize bir şey olursa haberleri olsun diye; nede olsa yanımdaki arkadaşım bana emanetti. Resepsiyondaki insanın buna gülmesi… „ben tetbirimi alayımda… burasi Türkiye, Türk erkeğine güven olmaz kaygımı yenmeme yetmemişti.“

Taksi ile bir mağazanın önünde durduk; tam inecekken (önümüzde çukur vardı) mağazadan iki genç bize doğru fırladı. Biri benim elimden diğeri arkadasımın elinden tuttu. Arkadaşımın elinden tutan ona hitaben diyorki; gel YAVRUM, GEL! YERİM SENİ… diğer kişiler de gülüyorlar.  Taksiden indik. Ben kenara çekildim ve mağaza sahibine yüksek sesle; bey efendi, siz misafirlerinizi yavrum-lamı karşılyorsunuz deyince… bir afallama oldu; çit yok… benim Türk olduğumu tahmin edememiştiler. Sizin karınız, sizin ananız, sizin anneniz yokmu dedim! Sizin karınıza böyle söyleseler siz ne yapardınız?… Siz dağdan mı indiniz? Ayı-mısınız? hiç mi hayatınızda kadın görmediniz?… medeniyetten bir şey öğrenmediniz mi diye yüksek sesle bağırdım…

Antlalya yaşanacak ikinci şehir seçilmiş… ve bu olay böyle bir yerde oluyor; inanılacak gibi değil.

Olayın farkında olan mağazanın sahibi utanmış olacak ki karışmak zorunda kaldı ve: „buyurun… sakinleşin hanim efendi…çay ikram edelim…! İkramına hayir diyerek red ettim.

Bu arada olanları akustik olarak anlamayan Alman arkadaşım soruyordu…“ne oldu?“ diye… diyemiyordum ki; nasıl diye bilseydim ki?… BİZİM TÜRK ERKEĞİNİN GÖZÜ VE BEYNİ HALA AÇ… İKİ BACAK ARASINDA ESARETTE YAŞIYOR diye?

Bu olay beni çok etkilemişti. Böyle erkeklerin adına yerin dibine giresim gelmişti.

Evet…sevgili dostlarım… böyle bir olayla karşılaştığım için çok üzgündüm; beynimden bir çok sorular geçiyordu. Soruların başında ise; iki kadının turist olarak yalnız gelmiş olması, onların koca ya da erkek arar gibi muamele görmeleri idi.

Turist olarak gelen bu iki kadın erkek arasa idi, onu istediği yerde bulamaz mıydı? Bunun için illa da Türkiye’yemi gelmeliydiler? Bu nasıl bir beyindir? insan hayretlere düsüyor.

Evet beyler! Beyinlerinizi iki „bacak arasından“ kurtarın! Orda saklı kaldığı müddet medeniyetten nasiplerini alamayacaktırlar! Kendinizi eğitin… eğitin diyorum!

Yani biz ne insan olmayi, nede insanlara saygılı olmayi becerebiliyoruz. Dünya milletleri her gün medeniyet yolunda ilerlerken biz hala bir sosyal paylaşım sitesinin nasıl ve ne amaçla kullanılması gerekliliğini anlamış değiliz. Bunu her gün Facebook’ta görmekteyiz. İnsan istemesede söylemeden geçemiyor…!

Facebook’unda içine ettiniz. Sanki facebook’ta olan kadınlar erkek ariyormus gibi beyinlerinize yerleşmiş.

Buradan herkese sesleniyorum! Kendinize yapılmasını istemediğinizi, başkalarına yapmayınız; yaparken de kendi kardeşinizi, eşinizi, annenizi düsünün!

Bize her facebook’a girdiğimizde; facebok’unda içine ettiniz dedirtmeyin!
Saygılarımla

Nurdan YİĞİT

Maria Magdelana; Defne(dilseydi) ne olurdu ?

Mehmet SUNGUR

Yahudiler Maria Magdalena yı fahişelikten dolayı tutuklarlar. İsa Peygamberi sınamak için önüne getirirler. Bu kadını fahişelik yaparken yakaladık, bu günahkarın cezası nedir diye sorarlar. İsa Peygamber hiç beklemedikleri şekilde “taşlanarak öldürülmeli” der. “şimdi herkes eline bir taş alsın” diye de ekler. Yahudiler kadını bağlarlar ve ellerine atacakları taşları alırlar. atmadan önce; İsa Peygamber son sözünü söyler “şimdi ilk taşı günahsız olanınız atsın” diyerek taşlamanın başlatılmasını önerir. Ancak ne varki, kimse buna cesaret edemenişti; çünkü hepsinin bir yerlerde saklı tuttuğu bir günahı vardı.Sonuç olarak Maria Magdelana öldürülmekten kurtulmuştu.

Bundan iki bin küsür yıl önce yaşanmış olan bir olay bu gün geçerli olmadığı toplumda yaşamak biraz üzücü bir durumdur.

Maria Magdelana yaşıyordu, kendisini müdafaa edebilme olanakları mevcut idi, ona atılan suçlamayı temize çikarabilme şansıda mevcuttu, ya aramızda olmayan, ebediyyete göçmüş olanlar böyle suçlamalarla karşılanırsa onların hangi seçeneği olabilirki..?

Topluma her gün bir şeyler vermeye çalışan insanlar var aramızda, onları ekranlarda oldukları ve bize hoş saatler yaşattıkları süre alkışlarız, ancak kulislerin arkasında neler olduğunu merak etmek aklımıza gelmez. Aramızdan ayrıldıklarında; bazı dostları “ ekranlardan” bir yıldız kaydı diyerek üzüldüklerini dile getirirler, bazılarıda sorgu mahkemelerini kurarlar.

Geçtiğimiz günlerde de aynen öyle oldu, aramızdan bir insan kötü tesadüflerle dolu bir zaman dilimi içersinde hayatını kaybetti, ebediyyete göçtü. Defne Joy Foster olarak ekranlarda tanıdığımız, bu kişi Magazin dünyasında ve diğer basında yeterinden fazla abartılmış olarak haber ve yorum konusu oldu, taciyeler, üzüntüler doğal olarak dile getirildi… bende üzüldüm, çünkü bir daha geri gelmemek üzere aramızdan bir insan ayrılmıştı.

Gel görki… insan oğlu ölenleride rahat bırakamıyor. Bazı yorumcu “akademisyen” köşe yazarları arsız ve kabul edilemiyecek bir şekilde olayın arka perdesini aralamak istediler ve çirkin bir uslupla Defne Joy Foster hanımın hayatını, yaşam tarzını eleştirmekten geri kalamadılar. Defne Joy Foster hanımın arkada bıraktığı aile ve onu sevenlerine hakaret edercesine bunu yaptılar; ve onun ölüm anında aynı zamanı ve zemini paylaşan insanıda “kerata” diye tanımsadılar.

Defne Joy Foster hanımın yaşam tarzı hoşunuza gitmeyebilir…ancak onun arkasından pervasızca makale yazmak hakkınız olmadığını untmamalısınız. O insan ölmüş artık, kendisini müdaafa etme şansıda yoktur. Hem.. söylermisiniz beyler..! varmı aranızda ilk taşı atabilme cesaretini gösterebilecek olan..? !

Tabii… Defne Joy Foster hanım aramızdan ayrıldı, o yok artık, onu fiziki taşlama olanaklarıda mevcut değil; ancak onunla aynı Zaman ve zemini paylaşan hala aramızdadır, kendisini müdaafa etme olanaklarıda mevcuttur; neden onu sorgulamıyorsunuz? O kişi onunla değilmi idi? O kişi onunla aynı zaman ve zemini paylaşmıyormuydu? aradaki fark ne olabilir?

…tabii, erkekler “ağlamaz” olduklarını biliyoruz, onlar her zaman yaşam tarzlarıyla örnek sergiliyen canlılardır. Onlar her zaman dürüstlük simgesi olmuşlardır, günah işlemezler, kimsenin namusuna dokunmazlar… hele hele “fahişe” hiç olmazlar, aynı ortamı paylaşsalar dahi onların yaptığı bir “keratalıktır” yaramaz çocukların yaptıkları kadar sevecendir; sevecendirler bizim “akademisyen” köşe yazarları sayesinde…(?)

Söylenecek o kadar çok şey varki…(?)

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir… ms.

Adım adım, KADIN HAKLARI

Mehmet SUNGUR

KADIN HAKLARI İÇİN TÜRKİYE’DE NELER YAPILDI ?
VERİLEN HAKLAR YETERLİMİ , SADECE KAĞIT ÜZERİN-DEMİ KALDILAR ?

ÖZET

Kadın Hakları konusu insan hakları kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. Ancak insan haklarına ilişkin değerlendirmeler tek başına kadın haklarının özgünlüğünü karşılamaya yetmemektedir. Kadın haklarının toplumsal yapı, aile ve iktidar ilişkileri açısından yeniden yapılandırılması gerekir.

Ülkemize kadınlara siyasal, yasal ve ekonomik anlamda hakların tanınması Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile belirgin bir sıçrama yapmıştır, ancak yeterli değildir. Pozitif ayrımcılık yoluyla kadın mağduriyetinin her alanda pişirilmesi gerekir, daha yapılacak çok şey vardır.

1. İNSAN HAKLARININ BİR PARÇASI OLARAK KADIN HAKLARI

İnsan hakları yeryüzünde eşit olarak yaşayan bütün bireylerin birbirlerine karşı salt insan olmaktan kaynaklanan ödevleridir. İnsan haklarından, insanın insan olmaktan kaynaklanan tüm hakları anlaşılmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de bu çerçevede cins, dil, din, siyasi, milli veya sosyal köken, servet, doğuş veya diğer herhangi bir fark gözetmeksizin, insanın insan olması nedeniyle her insan tarafından yararlanılabilen haklara “insan hakları” denmektedir.

Hukuk tarafından korunmaya değer menfaat olarak hak, doğrudan hukukun konusunu oluş turmaktadır. Hak kavramı insanın salt insan olmak sıfatıyla sahip olduğu özgürlükleri ve olanakları, insanın değerini ya da onurunu meydana getirmektedir. Bu nedenle insan haklarının kaynağı, insanın bu değer yanından gelmektedir. İnsan, belki insan hakları olmadan da yaşayabilir. Ancak böyle bir yaşam insana yakışan bir yaşam olmaz. İnsanın insan olmasından kaynaklanan hakların ihlali veya inkarı demek, insanlıktan, insan olmaktan vazgeçmek demektir. Aslında insan haklarının doğuştan varoluşu sadece algılanabileceğine bu nedenle tanımlanmasına bile gerek olmadığına ilişkin görüşler vardır. Ancak hukuksal açıdan tanım, bir açıklık  sağlama olanağı sunar.  Evrensellik, eskimezlik, değişmezlik, üstünlük, devredilmezlik insan hakları kavramının temel özellikleridir. Sonuç olarak amaç; “insan onurunun korunması” olduğu için bu özellikler zorunlu olarak aranacaktır. Çağdaş pozitif hukuk normlarında bu özelliklerin “ devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlükler” olarak yansıtıldığını görmekteyiz.

18.yy.’da üzerinde tartış ılan “İnsan ve Yurttaş Hakları” kavramı, yeni bir tarihsel açılımı ortaya koyarken tüm insanlara sesleniyordu.  Bu yüzyılda kadın hakları savunucuları, Batı’da kökten etkiler yaratan hareketin içindeydiler ve erkeklerle birlikte eşitlik ve özgürlük mücadelesi veriyorlardı.

Bu mücadele 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni doğurmuştur. Her iki sözleşme ve devam edegelen sözleşmeler, insanlar için vazgeçilmez hakların varlığı ve siyasi iktidarın bu hakları tanıması zorunluluğu üzerinde duruyordu. Ancak, ne yazık ki doğal  haklar olarak isimlendirilen bu hakların, baş ta teorisyenleri olan erkekler olmak üzere kadınları da kapsadığı konusunu kabul etmediler.

Fransız Devrimi’nden etkilenen Mary WOLLSTONECRAFT (1755-1797), feminist teori tarihinde ilk önemli çalışma olan “Kadın Haklarının Savunusu”nu hazırlamıştır. Bu kitap, erkeklerin özgürlük talepleriyle geleneklere karşı açtığı savaşı kadınların da yapabileceği mesajını veriyordu. Özgürlük talebinde bulunmamak kadını onursuz kılacaktır demekteydi. Aynı şekilde, kadın hakları savunucusu Olympe de GOUGE (1748-1793), Kadın Hakları Bildirgesi’yle doğrudan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne yönelik bir manifestoda bulunuyordu. Eşitlikten kadın ve erkek eşitliğinin de anlaşılması gerektiğini ileri sürüyor; kamusal mevkilere gelme siyaset yapma konusunda da eşit haklar talep ediyordu. “Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır” demekteydi. İronik bir şekilde Olype de GOUGE 1793′deki darbe sonrası giyotinle idam edildi.

19. ve 20.yy’da, mücadelenin hukuksal alandaki eşitlik söyleminden çok hayatın her alanında yapılan cinsiyete dayalı ayrımcılığın kaldırılması noktasına yöneldiğini görüyoruz. Bu yaklaş ımla savunulan, tarihsel ve toplumsal olarak cinsiyetten kaynaklanan davranış kalıpları ve rolleri kadınların herhangi bir alandan dışlanmaları için gerekçe olmamalıdır, görüşüdür. Mücadelenin kamusal alanda yer almaya yani siyasi ve sosyal alandaki eşitlik taleplerine dönüştüğünü görüyoruz.

Toplumsal yaşamın, özel alan (ev içi-aile ortam) ve kamusal alan (ev dış ı-çalış ma ortamı) biçiminde bölünmesi ve kadının geleneksel olarak özel alana hapsedilmesi, bu durumun beraberinde getirdiği kalıplarla zorlanma, kadının kendisini insan olarak ve üretimin bir parçası olarak ifade etmesini güçleştirir. Liberal feminizme göre geleneksel özel-kamusal alan ayrımı, kadının erkek karşısındaki ikincil konumunun ana nedenidir. Kadınların kamusal alana girmesini önleyen ve onları özel alana hapseden yasalar ve uygulamaların kaldırılması gerekir. Kadınların özel alana ait görülmesi ve bu alanda da yaşamlarının devlet tarafından tam güvenceye alınmaması ve özel alana hukukun müdahalesinin sınırlı tutulması olgusu, kadınların uzun yıllardır mücadelelerinin odak noktası olmuş tur.

2. KADIN HAKLARININ ÖZGÜN YÖNÜ

16.yy.’daki “kadın insan mıdır?” tartış masının bir zamanlar yapılmış olması bile kadın hakları kavramının insan hakları kavramı çerçevesinde tartışılmasını zorunlu kılıyor. Aslında bu tartış manın kökeni kitabi dinlerin Adem’in topraktan, buna karşım Havva’nın ise Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış olmasına kadar götürülebilir. Buna bağlı olarak erkek, uygarlığın ve kültürün yaratıcısı ve ürünü olarak görülürken; kadın, doğanın ürünüdür. Saptamalar kadının ikincilliğini vurgulamak için kullanılmaktadır. Bu yüzden, genel insan hakları ile ilgili düzenlemelerin ayrıca ve özellikleri de dikkate alınarak kadın hakları tarafından tamamlanması gereksinimi doğmaktadır. Kadın haklarının özgünlüğünü belirtmek yapay bir ayrım değil, insan hakları kavramına somut bir içerik kazandırabilmenin ön koşuludur. İnsan hakları kavramının salt “insan” soyutlaması içinde ele alınması, insan-erkek kavramı ilişkisinde somutlaştığı için ataerkil anlayış ın sürdürülmesi ve pekiştirilmesinden baş ka bir işe yaramamaktadır. Bu nedenle, insan hakları kavramının kadın hakları kavramı ile de tamamlanması gereği doğmaktadır.

Kadının insan hakları konusuna ilişkin iki temel yaklaşım vardır:

− Evrenselci yaklaşım

− Kültürcü yaklaşım

Evrenselci yaklaşım; insan haklarının evrenselliğinden yola çıkmaktadır. İnsan hakları belgelerinde yer alan hakların tümünden kadınlar yararlanmalıdır düşüncesini savunmaktadırlar.

Kültürcü yaklaşım ise; tüm toplumlarda geçerli olabilecek insan hakları anlamında ortak değerlerin bulunmasının olanaksızlığından yola çıkar. Ancak bu yaklaşımda, kadınlara karşı yapılan ayrımcılıkların kültürel farklılıklara dayandırılarak haklılaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Her kültürün kendi değerleri çerçevesinde ele alınması kültürün genel yaklaş ımının, kadını belirli bir noktaya hapsetmesine engel olmayacaktır. Bunun anlamı, bazı farklılıklar gösterse bile genel ataerkil kastın kırılamayacağı noktasına ulaşır. Böylece bir çifte standart yaratılmaktadır. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleş mesi (CEDA W.1981), insan hakları belgeleri içinde en çok çekince konulan sözleşmedir. Bu sözleşme, bir ş ekilde imzalanmış bile olsa yasalarla tanınmış pozitif hakların, tek başlarına değil, egemen toplumsal ve kültürel ortam içinde varolduğu gerçeğini de göstermektedir.

3. TÜRKYE’DE KADIN HAKLARI TARİHİ

Her toplumda olduğu gibi kadının Türk toplumunda da önemli bir yeri vardır. Kadın, anne olarak aile ve toplum arasında bir köprü görevi görür. Kadının toplumdaki yeri ve görevleri derken önce onun bir fert olarak gerekli kişiliği kazanmasını, sonra da aile içinde ve toplumun içinde gerekli yeri alması düşünülmelidir.

Tarihsel gelişim içinde Türk kadınının toplumdaki yeri üzerinde durulursa, kadının çeşitli Türk devletlerinde önemli ve saygın bir konuma sahip olduğunu görürüz. Kadın sadece ev içinde değil, dış alanda hatta yönetimde bile önemli bir pozisyona sahipti. Ancak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kadının sorumluluğunun eve yönelmesine ve dışarıdan soyutlanmasına, İslam dini dolayısıyla ilişkilerin yoğunlaştığı geleneksel ortadoğu alışkanlıklarının etkisi olmuştur aynı negatif etki Bizans geleneğinden de gelmektedir. Osmanlı toplumunda toplum yapısının cinslerin ayrımı üzerine kurulmuş olması, iki ayrı dünyayı ortaya çıkarmıştır. Erkeğin dünyası kamusal, kadının dünyası ise özel ve mahremdi varlığı ancak aile içinde söz konusu edilebilirdi. Eve kapanıp örtünmeye mahkum edilen kadın, toplum hayatındaki rollerini kaybetmiştir. Bu durum Tanzimat’la birlikte gelişen özgürleşme ve eğitim talepleriyle değişmeye başlamıştır. Tanzimat dönemi yazarlarının batılı hak taleplerinin içinde kadının sorunlarına çözüm üretmek için kamuoyu oluşturma istemi de vardı. Özellikle 19.yüzyılın sonlarına doğru önemli  bir çıkış olarak “Hanımlara Mahsus Gazete” üzerinde durmak gerekir. Kadın yazarların önemli katkıları olarak çıkan bu gazeteye ek olarak bir çok entelektüel erkek de kadın özgürleşmesinin gereği üzerinde durmuşlardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklıgil, Namık Kemal önemli isimlerdir. Devam eden dönemde bir çok karmaşadan sonra ikinci Meşrutiyet bazı tartışmalar için olanak yaratmış olmakla birlikte örneğin örtünme ile ilgili yeni yasa taleplerinin de gündeme getirildiği bilinmektedir. Meşrutiyet döneminde bir çok kadın derneği kurulmuştur. İlk kadın derneklerinin daha çok hayırsever amaçlarla kurulmuş olduğunu görürüz. İkinci Meş rutiyetle ortaya çıkan önemli değişimlerden birisi de ev içinde gerçekleşen eğitimden kadınlar için de okulda eğitime geçilmiş olmasıdır. 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnamesi üzerinde özel olarak durmak gerekir. Bu Kanun Hükmünde Kararname, İslam ülkelerinde hangi dinden olursa olsun herkesi kapsayan ilk standart belge olma özelliği göstermektedir. Bu kararname ile kadınlara boşanma ve poligamiye karşı bazı haklar tanınmakta, evlenmelerde her dinden teba için devletin kontrolü şart koşulmaktadır. Ancak yasa 1919 Haziranı’nda yürürlükten kaldırılmıştır.

Birinci Dünya Savaş ının yarattığı ortam  bütün dünya da olduğu gibi ülkemizde de kadınların geleneksel rollerinde zorunlu bir değişimi ortaya çıkarmış tır. Savaşın çok kısa bir sürede

topyekün bir savaşa dönüşmesi erkeklerin cepheye gitmesini kalan alanlarda ve geri hizmetlerde kadın gücüne ihtiyaç duyulmasına yol açmıştır. Gündelik hizmetlerin yanında askerlerin gereksinimlerini karşılamak için açılan yeni fabrikalarda kadın işçilerin istihdam edildiğini görmekteyiz.

Ülkemizde, Birinci Dünya Savaşının yenilgi ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile sonuçlanmasıyla ortaya çıkan acı tabloda hemen hemen hiçbir hakkı olmayan kadınların da çeş itli mitinglerle protestoları vardır. Başlayan Kurtuluş savaşı sadece bir cephe savaşı olarak kalmamış yeni bir yapılanmanın hem kurtuluşu hem de kuruluşuna dönüşmüş tür. Kurtuluş Savaş ında Türk kadını önemli etkinliklerde bulunmuş ve vatanını canı gönülden savunmuştur. Tarihimizin en zorlu dönemi olan 1914-1923 yılları, kadın haklarına ilişkin de yeni bir çizgiyi gündeme getirmiştir.

Atatürk’ün Türk toplumunu çağdaş uygarlık yörüngesine oturtmak gibi büyük amacının iki önemli yönü vardır; Birincisi, gelenekçilik tutumunu yok etmek, ikincisi de bu yörüngeye uygun kuralları, kurumları, örgütleri yerleştirmek, toplumun yeni kuşaklarını buna göre yetiştirmektir. Bu anlamda Cumhuriyet dönemi geliş meleri bir yenilenme arayışı olarak adlandırılabilir.

Atatürk, Türk toplumunun temeli kabul ettiği aileye ve ailenin de direği olarak gördüğü kadına, çok büyük önem vermiştir. Atatürk, ailenin bireylerine bireyler arası ilişkilerine ve bu bireylerin huzur ve mutluluğuna eğilerek onları eğitimde ve iktisatta çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmaya çalışmıştır. Özellikle hukuk alanında kadınlara geniş haklar tanımış tır.

Atatürk’ün kadının statüsüne ilişkin yaklaşımları evrensel niteliktedir ve son derece geniş bir perspektife sahiptir ve bu perspektif yeni cumhuriyetinde en belirgin özelliklerinden birisidir. Atatürk, 1923 yılında “..şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir” ya da “ ..toplumun baş arısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur” derken bu yaklaşımını dile getirmektedir. Bu hedef için önemli bir başlangıç olarak 1924 yılında yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat kanunu bir yandan eğitimi merkezileştirip bir düzene sokarken diğer yandan kadın nüfuza ilkokul, orta okul ve yüksekokul öğreniminin kapılarını açmıştır. Bunun anlamı cinsiyet ayrımı gözetilmeden eğitimde eşitlik olanağının yaratılmasıdır.

4. SİYASAL HAKLAR

Siyasi Sosyalleşme Kuramları olarak adlandırılan ve kadının siyasal karar alma süreçlerinden ayrı kalmasının toplumsal yapıya etkilerini irdeleyen sosyolojik çalışmalar toplumsal gelişmeye ve tipikleştirmeye bu eğilimin etkisinin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Kız ve erkek çocuklarının, çocukluktan itibaren ayrı ilgi alanlarına itilmeleri ve sosyalleşme sürecinde erkeğe karar verme rolü yüklenirken, kız çocuklarına edilgen oluş , bağımlılık ve ikincillik rolleri öğretilmektedir. Bu durum doğal olarak siyasal karar alma süreçlerinden kadının uzaklaşması sonucunu doğurmaktadır.

Siyasal haklar açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel ekseni üzerinde durmak gerekir. Bunlar ulusçuluk ve uygarlıktır. Bu iki amacın gerçekleşmesi için toplumsal yaşam içinde kadının konumunun güçlendirilmesi gerekiyordu. Bu hedef çerçevesinde yaratılan yeni kadın tipini Halide Edip Adıvar şöyle çizmektedir: “Ulusu için yararlı olmaya çalışan, siyası alanda erkeklerin yanında yerini alan, buna karşın müşfikliğinden kaybetmeyen, ağırbaşlı, arkadaş , vatanının anası, halkçı kadın” tipi. Bu yaklaşımda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaş tırarak yeni bir kadın imgesi yaratmıştır. Bu imgenin toplumsal yaşama ve yönetimine etkin katılımı siyasal hakların tanınması ile gerçekleşebilecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci döneminin sonlarına doğru, kadınlara siyasi hakların verilmesi yolunda kadınlar tarafından dileklerde bulunulmuş , bazı konferanslar verilmiş bu konuda bir takım kadın dernekleri harekete geçmiştir.

Türk kadınının siyasal haklardan yararlanması da Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ile dünya ülkelerinin bir çoğundan önce olmuştur. 3 Nisan 1930 gün ve1580 sayılı yasayla Türk kadınının önce belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Daha sonra 26 Ekim 1933 gün ve 2349 sayılı kanunla da kadınlar köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir. Daha sonra 1934 tarihli ve 2599 sayılı yasayla milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış tır.

1935 yılında yapılan ilk genel seçimde de 18 kadın milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisine girmiştir. Bu günümüze kadar mecliste ulaşılmış en yüksek milletvekili kadın üye sayısıdır. Ne yazıkki eğitimli kadın sayısı Cumhuriyet’in ilk yıllarına göre çok artmış olmasına rağmen halen yeteri kadar kadın temsilinin mecliste yer aldığından söz edemeyiz.

Kadınların siyasal haklarını kullanmaları bakımından 1935-1991 dönemi incelendiğinde kadın temsilcilerin tek partili dönemde Meclis içindeki oranlarının daha yüksek olduğu, çok partili demokrasiye geçildiği dönemde ise kadın parlamenter sayısının giderek azaldığı görülmektedir.

5. YASAL HAKLAR

Bu başlık altında Türk Hukuk Devriminin en önemli kazanımlarından birisi olan Medeni Yasa’nın üzerinde özel olarak durmak gerekmektedir. Hukuk devriminin en önemli yasası olarak hazırlanan 1926 tarihli Türk Medeni Yasası toplumun yeni anlayışının bel kemiğini oluş turmuş tur. Türk Medeni Yasası bir çok olumlu düzenlemesinin yanında,  kadının sosyal yaşamını da çağa uygun olarak yeniden düzenlemiş tir. Medeni kanunun amacı adet ve görenekleri tercüme etmek değil, tersine modernliğin ilkelerine uygun yeni bir aile yapısı getirerek, bu adet ve görenekleri aşmaktır. Kadının temel haklarının yanında tek eşliliğin kabulü, boşanmanın yargıya taşınması, mülkiyet edinmede ayrımın kaldırılması, eşit ücret olanağı, ve özellikle din ve devlet iş lerinin birbirinden ayrılmasıyla kadın üzerindeki görünür görünmez bir çok baskının kaldırılması olanaklarını da yaratmıştır. 19. yüzyılda meydana getirilen medeni kanunların hemen hepsinde, kadın ve erkekten her birinin özellikle aile içi fonksiyonları arasında fark gözeten klasik anlayışa sadık kalınmıştır. Bunun anlamı bazı noktalarda eşitlik prensibinden ayrılmış olmadır. Oysa günümüzdeki gelişmeler kadın erkek arasındaki farkların giderek silinmekte olduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak eşitlikçi taleplerin artarak hukuksal yapıda da varlık kazanmaya baş lamıştır.

Hukuksal gelişim ve değişim açısından şu noktalar üzerinde özel olarak durulması gerekmektedir;

  1. .                      • Monagamik yani tek eş le evliliğin sağlanması,
  2. .                      • Süreli evlenmenin (Müt’a) yasaklanması,
  3. .                      • Evlenmeye zorlanmanın yasaklanması,
  4. .                      • Boşanma hukukunda eşitliğin getirilmesi ve resmiyete bağlanması,
  5. .                      • Kadına şiddet uygulanmasının yasaklanması,
  6. .                      • Miras bölüşümünde eş itlik.

Türk toplumu medeni yasanın yürürlüğe girdiği 1926 yılından günümüze kadar sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan büyük değişim ve gelişim geçirmiştir. Özellikle kentli insan nüfusunun kırsal kesimde yaşayanlara oranla hızla artışı yeni toplumsal gereksinimler doğurmuştur. Kentsel değerler toplumsal yaşamda belirleyici olmaya başlamıştır.

Yukarıda sayılan hususlar konusunda Medeni Yasa’nın düzenlemesi büyük bir adım olmakla birlikte Medeni Yasa’da yapılan son değişikliklerle, kadının statüsü daha da iyi bir konuma yükseltilmiştir. Özellikle evlilik birliğinde edinilen malların eşler arasında hakça bölüşümüne iliş kin yeni kabuller, kadın hakları açısından ciddi kazanımlar sağlamıştır.

6. EKONOMK HAKLAR

İş , Sosyal Güvenlik ve Sağlık yasalarında kadınların korunmasına dair pek çok hüküm yer almaktadır.

1475 Sayılı İş Yasasına Göre;

  1. .                      •          Maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altı ve su altında çalışılacak işlerde kadın çalış tırılması yasaktır (mad.68.)
  2. .                      •          Sanayie ait işlerde kadınların gece çalıştırılması yasaktır(mad.69.)
  3. .                      •          Kadın işçilerin doğum öncesi ve sonrası toplam 12 haftalık yasal izin süreleri vardır. Aynı durumdaki kadınlara isteği üzerine ücretsiz izin verilebilir (mad.70)
  4. .                      •          Gebe ve emzikli kadınların hangi işlerde ve hangi ş artlarda çalıştırılabileceği tüzüklerle düzenlenmiştir. Çocuklu kadınların çocuklarının bakımının temin edileceği kreşlerde hukuken sağlanmak zorundadır.
  5. .                      •          Emzikli kadın işçilerin çocuklarına süt vermek için, belirtilecek süreler işçinin günlük iş süresinden sayılır (mad. 62.)

Sosyal Güvenlik Yasası ise herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. Devlet bunu sağlayacak tedbirleri alır ve kurumları oluşturur hükmünü getirmektedir. Bu kurumların Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumu olarak teşkilatlandırıldığını görmekteyiz. Her üç kurum içindede esas olarak emek kullanımı alınmıştır ve cinsiyetçi bir ayrım yapılmamaktadır.

Ancak bir çok bedensel farklılık göz önüne alındığında, kadının konumunun güçlendirilmesi için pozitif ayrımcılık dediğimiz lehe düzenlemelere gereksinim vardır. Bütün dünyada kadının, doğum izninin uzatılması, çocuklarıyla ilgilenmesi için ek zaman verilmesi, ağır işlerde çalış tırılmaması veya çalışma saatlerinin düzenlenmesi ile ilgili hükümlerle korunduğunu görmekteyiz.

Sosyal güvenlikle ilgili düzenlemeler, bir yandan, belirli bir çalışma sonrası emekli aylığını hak etme ve bunun temini gibi konuları düzenlerken, diğer yandan, çalışanın sağlığının korunması ile ilgili düzenlemeleri de kapsamaktadır. Çalışanın belirli bir yakınlık derecesinde olan ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerde bu kapsam içinde değerlendirilmektedir. Örneğin ölüm halinde maaş ından yararlanma yada belli bir yaşa kadar sağlık hizmetlerinden yararlanmaya devam etme gibi.

Özellikle kadınların iş ve sosyal güvenlik haklarının daha verimli sağlanabilmesi için aş ağıdaki değiş iklikler önerilebilir:

  1. .                      •          Ayarlanabilir iş süreleri,
  2. .                      •          Kreş ve çocuk yuvalarının geliş tirilmesi ve yaygınlaş tırılması,
  3. .                      •          Konut, kredi ve tatil olanaklarının arttırılması.


Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar

Tekin Akıllıoğlu. İnsan Hakları I. Kavram Kaynaklar ve Koruma Sistemleri, insan Hakları Merkezi Yayınları No: 17, Ankara 1995

Emel Doğramacı. Atatürk’ten Günümüze Sosyal Değişmede Türk Kadını, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araş tırma Merkezi Yayını, Ankara 1993

Derleme: Türkiye’de Ailenin Değişimi Yasal Açıdan incelemeler, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını, Ankara 19984

Derleme: Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi, C. 2-3, T.C. Başbakanlık Araş tırma Kurumu Yayını, Ankara 1992

*

Bu çalışma Eskişehir Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde okutulacak ders metni olarak hazırlanmış ve

Toplumsal Yaşamda Kadın Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi, Anadolu Üniversite Yayınları,

Eskişehir, 2000’de yayınlanmıştır.

Derleyen : Mehmet Sungur

09.01.2011


Sen bugün karını dövmedin mi “PAŞAM”

Mehmet SUNGUR

İşte o zaman senin cenaze namazın kılınmaz…(?)

Sen kılıbıksın, karısından korkan bir kılıbıktan başka bir şey değilsin ! anladınmı „PAŞAM“?

Sen bu gün işten çıktığında „kahveye“ uğramadınmı, hani o taş düzerler ya ! ne diyorlardı onun adına…?

Sen bu hafta sonu arkadaşlarınla XX Restaurantta yemekde değilmiydin.. hani o elpençe önünde duran Garsonlu Lokantada… gitmedinmi oraya arkadaşlarınla ?

Gitmişsindir “PAŞAM” gitmişsindir… hemde Karın köyde tarlaya gübre taşırken gitmişsindir. Eğer gitmemiş isen…(?)

…işte o zaman Senin Selan dahi okunmaz, çünkü Sen bir kılıbıksın, Karısından korkan bir kılıbıksın !

Hatırlarsın belki ? … hani o Şapkanı unuttuğun… çikarmayı unuttuğun; Şapka ile masaya oturmuştunda, Garson gelmişti ve ikaz etmeye dahi luzum görmeden Şapkanı başından almıştı ya ,, işte o Lokanta dan bahs ediyorum. Sonra ne olmuştu bilmem ama, çok kızmıştın Garsona, o kadar kızmıştınki (?) eve gittiğinde hırsını saatin ikilerinde karından almıştın, almıştında zavallı sonraki gün Doktora gitmek zorunda kalmıştı.

Ama çok akıllı bir kişiliğin olduğu inkar edilemez. Kimin aklına gelebilirki ? dövdüğü karısına üstelik akıllı olmasını salık verir, Doktor sorarsa ne oldu, Senin bu halin ne böyle Kızım?

Ona Merdivenden düştüğünü veya Dolaba çarptığını söyle diye birde yanağından öpmeyide ihmal etmeden… içinden, inşallah Dr. yutar diye pis pis gülen akıllı bir kişiliğin var olduğu kesinlikle inkar edilemez..(?)

… edilemez ! …çünkü Sen !!! … henüz her türlü Medeniyetten ve Aile kültüründen yoksun kalmış bir zavallısın. Senin Abdestinde şüphelidir, kıldığın namazın günahı-da boynuna olsun ! “PAŞAM”

Sevgili Okuyanlarım,Kardeşlerim !

Siz lere bu yazımda kadına karşı şiddet Teorisinden değil, sadece yurdumuzun bir köşesinde fiilen ; Resmi kaynaklarla ispat edilen gerçeklerden bir küçük liste sunacağım. Bu yüz karası gerçeklere artık son verilsin ! son verilsin Kadın dövmeye, son verilsin insanın insanı köle olarak kullanımına.

Ya duymadığımız, duymak istemediğimiz, onları nasıl tahmin edebileceğiz. Yazık çok yazık, hangi Dünya da yaşıyoruz ?

Buyurun, okuyun ! işte gerçekler aşağıda.

Kalın sağlıcakla, herşey Gönlünüzce olsun !

Mehmet Sungur       07.01.2011

DUR ! STOP ! HALT ! …yeter artık !

Kadına yönelik şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

Trabzon’da, bu yılın ilk 9 ayında 213 aile içi şiddet olayı meydana geldi. Tamamına yakını kadınlara yönelik olan şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Trabzon şehir merkezi ve ilçelerinde bu yılın 9 ayında polisin sorumluluk bölgesinde 196, jandarma bölgesinde ise 17 kişi aile içi şiddete uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu.

Polisin sorumluluk alanındaki şikayetlerin 108’i şehir merkezinde, 88’i de ilçelerdeki polis merkezlerine yapıldı. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesi, 28 şikayetle ilçeler arasında ilk sırada yer alırken, Çaykara, Hayrat ve Dernekpazarı ilçelerinden kayıtlara herhangi bir olay yansımadı.

Şiddete maruz kaldığı gerekçesiyle şikayette bulunanların ifadelerine göre, kavgalar, çoğunlukla, eşlerin alkollü eve gelmesi sonucu çıkan tartışmalardan kaynaklanıyor.

Bu olayların tamamına yakınında kadınlar şiddete maruz kalırken, sadece Trabzon’un Of ilçesinde bir erkek, eşi tarafından darp edildiği gerekçesiyle şikayette bulundu. İlçenin Sulaklı Mahallesi’nde oturan F.Y. adlı kadın, ikaz ettiği halde salonun ışığını söndürmediği gerekçesiyle, 23 yıllık eşi İ.F’yi, süpürge sapıyla dövdü.

-SUDAN SEBEPLER VAR-

Emniyet ve jandarma kayıtlarına yansıyan ifadelere göre, mağduru kadın olan aile içi şiddet olaylarının nedenleri arasında sudan sebepler de yer alıyor.

Mağdurların ifadelerine göre, darp edilmelerine neden olan bazı gerekçeler şöyle:

Beşikdüzü ilçesinde N.K adlı kadın, kendisinden izinsiz çocuğuna oyuncak aldığı gerekçesiyle eşi İ.K tarafından darp edildiğini iddia etti.

Araklı ilçesinde oturan S.Ç, ağlayan bebeğini susturamadığı için kocası F.Ç. tarafından şiddete maruz kaldığını söyledi.

Merkez 1 No’lu Erdoğdu Mahallesi’nde oturan M.N, kendisinden izin almadan evdeki halıyı yıkadığı gerekçesiyle eşi G.N’yi dövdü.
Beşikdüzü ilçesinde M.D, “Bu çocuk niye yatağa işiyor” diye sorumlu tuttuğu eşi H.D’ye şiddet uyguladı.

Akçaabat ilçesinde yaşayan M.B, sigara almasını istediği halde kendisine sigara getirmeyi unutan eşi G.B’yi darp etti. Of ilçesinde seyrettiği televizyonun kanalını değiştirmesine sinirlenen S.K, eşi M.K’ya şiddet uyguladı.

Vakfıkebir ilçesinde K.O, “Niye soba tütüyor” diye kızan eşi S.O. tarafından darp edildi.

Beşikdüzü ilçesinde eve gelen misafirlerle fotoğraf çektiren Ş.İ, misafirler gittikten sonra, eşi A.İ tarafından “Neden onlarla fotoğraf çektirdin?” diye darp edildi.

Merkez Gülbaharhatun Mahallesi’nde oturan F.A, yemeğin tuzu konusunda tartıştığı eşi L.A’ya şiddet uyguladı. Merkez Soguksu Mahallesi’nde oturan A.İ.B, “Ne biçim karpuz kesiyorsun”
diyerek, eşi E.B’yi darp etti.

Derleyen: Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir

Özgür ve Hür olmanın bedeli…(?)

Mehmet SUNGUR

Bir bayram daha bıraktık geride. Sevinç gözyaşlarımız hüzünlere döndü.

Saymadım…. ne kadar “kurban” verdiğimizi, ilk günün haberleri yeterliydi tahmin yürütmek için.

Fazlaydı… çok fazla idi verdiklerimiz. Bir “kurban” dahi olsa yinede fazladır diyorum bu Trafik kurbanlarına.

Cahil ve şımarık, Ehliyetlerini nereden ve nasıl aldıklarını bilmek ve anlamakta zorluk çektiğimiz sürücülerimizin oluşturduğu “kurbanlar” !.

Gördüm çılgını olan bir kitlenin, kesimin uğruna verdiğimiz “kurbanlar”.

Arkada bıraktığımız yetim Çocuklar, gözü yaşlı Anne ve Babalar; henüz duvağı leke almamış gelinler… ve daha birçok iz bırakabilecek arzu edilmeyen etkenler.

 Nedir bu acelecilik, bu heyecan, bu Şovenvari tutkumuz ?. Nedir bu saygısız ve sorumsuzca sergilediğimiz insanlık dramı ?

Nedir bu…? ..kimselere karşı kendisini sorumlu hissetmeyen tavır ahlakımız ?

… Allah aşkına, ne zaman düşünmek ve düşünerek hareket etmek duygularımız yeşerecek ? .. ne zaman ?

Karayollarımız belirli bir Limitle donatılmış. Hız limiti konulmuş, uygulanması için sanki bizlere yalvarırcasına levhalar konulmuş… ama yok; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz bildiğimizi yapmakta yarış ediyoruz.

Yahu… hiçmi düşünmüyoruz ? bu levhalar neden konmuş ?

… korkarımki ?? birçok ehliyet sahipleri o levhaların bir çoğunun ne “konuştuğunu” anlamakta zorluk çekmektedir. (?)

Bu konulan, bizim güvenliğimiz için milyarlar harcanarak donatılmış olan yollarımızın konulan kurallarını hiçe saymak şımarıklılığını nereden alıyoruz ?… bu nasıl cürettir ?

Ülkemizde üretilen Araçların ve yollarımızın konulan bu limitlerden fazlasını taşıyamazlar olduğunu neden anlamak istemiyoruz ? Kullandığımız aracın güvenlik derecesini, duyarlılığını, reaksiyon tavrını bilmiyormuyuz ..?

Bilmiyorsak birşeyleri yalnış ve sorumsuzca yapıyoruz demektir !.

Sükseli ve göz alıcı Aksesuarlar aracımızın teknik güvencesinin ölçüsü olmadığını anlamıyoruz veya bilmiyoruz.

Konulan kuralları çiğneyerek, onları hiçe sayarak, bilmediğimizi öğrenmek yerine.. herkes kendi kurallarını kendisi yaparsa (?) o zaman bir Trafik anarşisiyle karşı karşıya kalırız.

 Efendiler !

Özgür ve Hür olmanın bir bedeli vardır !

Hem öyle sanıldığı kadarda pahalı değildir !

Beklediğiniz saygıyı başkalarınada göstermektir bu “bedel”.

Medeni olmaktır bu “bedel”.

Kültürlü olmaktır bu “bedel”.

İnsan sevgisidir, insanı sevmektir bu “bedel”.

Şımarık ve Şovenvari olmamaktır bu “bedel”.

… kısa ve öz ; İnsan olmaktır bu “bedel”.

 Fazla bir şey istenmiyor bizden ! herkesin ödeyebileceği, ödemesi zorunlu olan bedeller.

Eğer biz bu bedelleri Çocuklarımıza doğduklarından hemen sonra ödetirsek.. zaten bunların bir bedel değil, bir ana etken olduğunu öğrenirler ve o zaman bugünkü ödemek zorunda kaldığımız bedelleri onlar ödemek zorunda kalmazlar !

İşte… !

Özgür ve Hür olmanın bedeli Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimle başlıyor. Onlar doğduklarında bir oyuncak bebek değilde… ailenin bir tam üyesi olduklarını anlamalıyız, onları hayata hazırlamak sorumluluğunu bizden kimse alamaz olduğunun bilincini oluşturmalıyız. Onlara sınır koyup sorumluluk vermeliyiz.Çocuklarımızın kişiliklerine saygı duyarsak, onlarda saygı ve sevgiyi öğrenirler.

Ancak, koyduğumuz yasakları  neden koyduğumuzu mutlaka anlatmalıyız ! yoksa bu günkü düşünce ve Ailede verdiğimiz terbiye ve eğitimle daha çok bedeller öderiz. ….çok yazık … içim sızlıyor !

…içim sızlıyor ; bazı gördüm delisi olanlar Özgür ve Hür olmayı yalnış anlıyorlar. Onlarında sınırlı ve sorumlu olduğunu anlamak istemiyorlar (!)

 Tüm acı çekenlerin acısını bir insan olarak paylaşırken, bir daha acı çekmek zorunda kalmamaları umuduyla !

 Kalın Sağlıcakla, herşey gönlünüzce olsun !

 Mehmet Sungur

 19.11.2010

Ümitler bize en son veda edenlerdir…….

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

 

         Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,

Başlangıç

        İnsanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğindeki onuru ve eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu,

      İnsan haklarını göz ardı ederek hor görmenin insanlık vicdanını yaralayan barbarca eylemlerle sonuçlandığını ve insanlığın söz ve inanç özgürlüğüyle korku ve yokluktan arınma özgürlüğünden yararlanacağı bir dünyanın herkesin en yüksek beklentisi olduğunun ilan edilmiş bulunduğunu,

İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için, insan haklarının hukuk düzeniyle korunmasını gerektiğini,         

       Uluslararasında dostça ilişkiler geliştirmeyi özendirmenin temel olduğunu, Birleşmiş Milletler halklarının Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların hak eşitliğine olan inancını yeniden belirttiğini ve daha geniş bir özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya karar vermiş olduğunu

        Üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerle iş birliği içinde, insan haklarının, temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görüp gözetilmesini sağlamayı yükümlendiklerini,

      Bu hak ve özgülükler konusunda ortak bir anlayış oluşturmanın bu yükümlülüğün tam olarak gerçekleşmesi için büyük önem taşıdığını göz önüne alarak,

Genel Kurul

        Toplumun her bireyi ve her organının bu Bildirgeyi sürekli göz önünde bulundurarak eğitim ve öğretim yolu ile bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye ve ulusal ve uluslar arası geliştirici önlemlerle gerek üye Devlet hakları, gerekse bu Devletlerin yargı yetkisi içindeki ülkelerin hakları arasında bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin biçimde tanınıp gözetilmesini sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için bir ortak başarı ölçüsü olarak bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır.

Madde 2- Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da benzeri bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir.

Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında ya da kendi kendini yönetmeyen bir ülke olsun , ister başka bir egemenlik sınırlaması bulunsun, bir kimsenin uyruğunda bulunduğu ülke ya da alanın siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanılarak hiçbir ayrım gözetilemez.

Madde 3 -Herkesin yaşama ve kişi özgürlüğü ve güvenliğin hakkı vardır.

Madde 4- Kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; kölelik yada köle ticareti her türüyle yasaktır.

Madde 5- Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ya da ceza uygulanamaz.

Madde 6- Herkesin, nerede olursa olsun, yasa önünde kişi olarak tanınma hakkı vardır.

Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve herkesin ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcılık kışkırtıcılığına karşı eşit korunma hakkına sahiptir.

Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.

Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10- Herkesin, hak ve hükümlülükleri belirlenirken ve kendisine herhangi bir suç yüklenirken tam bir eşitlikle bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından hakça ve açık yargılanmaya hakkı vardır.

Madde 11-1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerinin tanındığı bir açık yargılanma yoluyla, yasaya göre suçluluğu kanıtlanana değin suçsuz sayılma hakkı vardır.

Madde 11-2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya kusurdan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yaşamı, ailesi konutuna yada haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.

Madde 13-1-1. Herkesin bir devlet sınırları içinde yer değiştirme ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır.

Madde 13-1-2. Herkes, kendi ülkesi de dahil , herhangi bir ülkeden ayrılma ve ülkesine dönme hakkına sahiptir.

Madde 14-1-1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.

Madde 14-1-2. Gerçekten siyasal nitelik taşıyan suçlardan ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Madde 15-1-1. Herkesin bir uyrukluğa hakkı vardır.

Madde 15-1-2. Kimse keyfi olarak uyrukluktan yoksun bırakılamaz. Kimsenin uyrukluğunu değiştirme hakkı yadsınamaz.

Madde 16-1-1.Yetişkin erkeklerle, kadınların, ırk,uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir kısıtlama yapılmaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır. Evlenirken, evlilik sırasında ve evliliğin bozulmasına ilişkin hakları eşittir.

Madde 16-1-2. Evlilik, ancak istekli eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır.

Madde 16-1-3. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir ve toplum ve devlet tarafından korunur.

Madde 17-1-1. Herkesin, tek başına ya da başkaları ile birlikte, mülkiyet hakkı vardır.

Madde 17-1-2. Kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18 – Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğünü ve din ya da inancını, tek başına ya da toplumca ve açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve gözetim yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.

Madde 19 – Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve hangi yoldan ve hangi yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama,alma ve yayma özgürlüğünü içerir.

Madde 20-1-1. Herkes, barışçı toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir.

Madde 20-1-2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.

Madde 21-1-1. Herkes, doğrudan ya da özgürce seçilmiş temsilciler aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.

Madde 21-1-2. Herkesin, ülkesindeki kamu hizmetlerine eşit girme hakkı vardır.

Madde 21-1-3. Halkın istemi, yönetim otoritesinin temelidir. Bu istem, genel ve eşit, gizli ve özgür oya dayalı dönemsel ve gerçek seçimlerle belirtilir.

Madde 22- Herkesin, toplum bir üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütle kaynaklarına göre herkes onur ve kişiliğinin özgür gelişmesinin ayrılmaz bir öğesi olarak ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleşmesi hakkına sahiptir.

Madde 23-1-1. Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.

Madde 23-1-2.Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.

Madde 23-1-3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gereğinde başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

Madde 23-1-4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde 24 – Herkesin, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve ücretli dönemsel tatiller dahil, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır.

Madde 25-1-1. Herkesin, kendisi ve ailesinin sağlık ve gönenci için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes; işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi denetiminin dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.

Madde 25-1-2. Analar ve çocukların özel bakım ve yardım hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da evlilik dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın aynı toplumsal korumadan yararlanır.

Madde 26-1-1. Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır.

Madde 26-1-2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarına temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, tüm uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini daha da geliştirmelidir.

Madde 26-1-3. Ana Babalar çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikle hak sahibidir.

Madde 27-1-1. Herkes, topluluğun kültürel yaşamına özgürce katılma, sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

Madde 27-1-2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının

korunmasına hakkı vardır.

Madde 28 – Herkesin bu bildirgede ileri sürülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29 -1-1. Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak veren topluluğa karşı ödevleri vardır.

Madde 29 -1-2. Herkes, hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel gönenç gereklerinin karşılanması amacıyla yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olabilir.

Madde 29 -1-3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30 – Bu bildirgenin hiç bir hükmü, herhangi bir devlet, grup ya da kişiye, burada ileri sürülen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.

Derleyen : Mehmet Sungur

Siz ne dersiniz ?

Mehmet SUNGUR

Hiç görmediğiniz bir insanla dostluk kurabilirmisiniz ?

Biraz garip bir soru … diye düşünenler olacaktır. Hiçde garip değil diye düşünüyorum ; Siz ne dersiniz ?

Eskilerde Komşu ziyaretleri çok önemli idi; akşamları bir araya gelerek sohbetler yapılırdı, çay sohbetleri uzun olurdu , geç saatlere kadar sürer giderdi.

Gençler kendi aralarında oyunlar oynar, bazen toplu olarak türküler söylerlerdi. Ne oldu ? bu kadar güzel sohbetler öyle azaldıki , artık kimseler bu gibi sohbetlerden bahsetmiyor bile .

Tabii bu gibi toplantıların vesilesiyle insanlar birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulabiliyordu, karşılıklı sevgiler ve saygılar oluşuyordu.

Şimdilerde böyle ortamlar çok azaldı… belkide birçok yörelerimizde tamamen kayboldu.

İnternet dediğimiz bugünkü iletişim ağı bizlere oturduğumuz odadan dişarı çıkmadanda dostluklar kurabilme imkanlarını sağlıyor. Ne kadar iyi bilemem ama… tabii internetin birçok faydaları olduğu inkar edilemez . Bilinçli kullanabilmek doğrultusunda.

İşte benim sorduğum soruda burada başlıyor .

Hayatınızda hiç görmediğiniz bir kişiyle dostluk kurabilirmisiniz ? Yoksa… nasıl olsa yüzünü görmüyorum ; istediğim an ilişkimi keserim düşüncesi dahamı ağırlıklı oluyor.

Veyahutta… kesinlikle internette herhangi bir dostluk söz konusu olamaz diye düşünenlerdenmisiniz…?

İnternetdeki tüm insanlara karşı ön yargılı olmak esas prensiplerinizdenmidir ?

Nasılki , eskilerde olduğu gibi… Hadi komşuya gidelim dercesine… elinizin altındaki bir iki tuşla Site ziyaretleri yaparken “komşuya uğramak istiyorum” diye düşünüyormusunuz ? ve orada bir Makale veya bir şiir okuyunca; komşuda içtiğiniz bir bardak çayın tadını alır gibi oluyormusunuz ?

Yazılarını okuduğunuz İnsanların , yazdıkları yazılardan o İnsan hakkında bir fikir üretiyormusunuz ? … şiirlerini okuduğunuzda o kişinin dünyasına bakabiliyormusunuz ? onun Ruhunu anlıyabiliyormusunuz… veya anlamak istiyormusunuz ?

Eskilerde Mektup dostlukları vardı , hiç birbirini görmiyen İnsanlar karşılıklı Mektuplar yazar, dostluklar oluştururlardı… öylesi dahamı iyi idi ?

Veya internette sadece “anoniym” olarak kalmayımı tercih ediyorsunuz ? Okuduğunuz yazılara yorum yazmak yerine.. sadece seyirci kalmayı tercih edenlerdenmisiniz ?

Ben kendi düşüncemi söylemek istersem, şöyle tarif edebilirim:

Özel blogcu Sitelerin dışında olan Sitelere çok dikkatlı olarak yanaşırım, hele ticari amaçlı olan Sitelere uğramayı hiç istemem.

Blog yazarların Sitelerini ziyaret etmekten korkmam, ve orada yazılan yorumlar benim için çok ilginçtirler; orada Profesyonelce yazılmaz, herkes doğal düşündüğünü yazmayı tercih eder. Hatta yorum birakmayı “sanki bir görevdir” gibi düşünürüm.

Yazarlar hakkında fikir üretmeye çalışırım.

Şiir yazan blogcuları daha farklı algılarım ; çünkü şiir yazan İnsanlar Ruhlarından birşeyler vermeden şiir yazamazlar, onların dünyası farklıdır. Bende onları farklı değerledirmeyi tercih ederim. Onları anlamayı, onların duygularını hissetmeyi, yazdıklarında hangi dünyada olduklarını merak ederim. Herzaman olmasada çok zaman doğru tesbit edebildiğimi söyliyebilirim.

Sonuç olarak diyebilirimki ; internet üzerinden kurulan dostluklar gerçek dostluklar kadar sağlam olmaktan çok uzaktadırlar.

Akşamdan dostca biraktığınız “dostunuzun” sabahleyin e-postanızda bulduğunuz bir iletisi dünyanızı sarsabilir. Çünkü bir an kendinizi bir başka “filmde” bulursunuz. Birşey sorma şansınızda kalmamıştır. Yazdığınız iletiye cevap dahi alamazsınız… ve dersiniz kendi kendinize… bu nasıl bir dünya ? ve ceabınızıda kendiniz verirsiniz ; Eh ne yapalım….

Bu bir “SANAL DÜNYA” olur böyle şeyler sanal dünyada.

Fakat insanlara olan güveniniz bir daha sarsılır.

Sanal dünya yoktur…. Sahte dünya vardır ; sahte insanlar vardır , tıpkı bu dünyada olduğu gibi.

İnsan bu Dünyada nasılsa , İnternet dünyasındada aynı insan olmalıdır diye düşünüyorum.

Siz ne dersiniz ???

Mehmet Sungur            08/06/2010

Mevlana olmak zormu ?

Mevlana olmak zormu ?

Mehmet SUNGUR

Yıllardır hep sorarım kendime ; Mevlana olmak zormudur ? Tabiiki zordur diye cevaplar geçerdim. Bugün öyle olmadı.

Sabahleyin kalktığımda yine aklıma geldi “mevlana olmak zormu” ?. Yoook; hiçte  zor değildir diye bir cevap geldi içimden..ve devam ederek anlatmaya başladı.

Gel, ne olursan ol, yine gel.! Demişti Mevlana.

Yüzyıllardan beri bu cümleyi dilimizden düşürmeyiz, ancak tatbikine gelince biraz zorlanırız. Başka inancı olanları “kafir” olarak varsayarız. Meyhaneye arasıra uğrayanları, dinden çıktılar diye vasıflandırırız.

O büyük insan “Gel, ne olursan ol,” dediği zaman sadece insanı insan olarak düşünmek istemişti. Ayırım yapmadan…hiçbir ayırım yapmadan; dil,din, ırk ayırımı yapmadan söylemişti.

Birçok değerlerimizi korumakta başarılı olamıyoruz. Doğduğumuzda sadece insan olarak doğduğumuzu bazen unuturuz.

Eskilerde, bir yaşlı kimseyi gördüğümüzde ona saygı duyardık, otobüste kalkar yerimizi ona vermeyi bir özellik olarak algılardık.

Yorgun bir komşumuzun yorulduğunu anlamakta zorluk çekmezdik, yardımcı olmayı bir görev addederdik.

Ne oldu ? Neden bu kadar önemli değerlerimizi kaybettiğimizi görüp anlıyamıyoruz ? Hangi hırs bizim kalbimizdeki o değerleri azalttı ?

Kahvelerimiz hiç boş kalmaz. Sandalye bulamazsınız  girdiğinizde; dedikodunun her türlüsü mevcuttur. Konulara gelince içeriği tamamen boş olup, orda olmayanların hakkında hüküm vermektir.

Kimin ne kadar parası, hangi marka arabası, kaç dairesi vb. … tabiiki hiçbirini dışlamak istemem. Oldukları gibi gelsinler. Ama onlarda diğer insanları oldukları gibi kabullensinler.

Kimseyi ınancı, politik görüşü, ayrı dil konuştuğu için yargılamasınlar.

Karısını arasıra dövmiyenlerle “sen kılıbıksın” diye dalga geçmesinler.

Evin ihtiyacı olan parayı kumara vermesinler. Sosyal yardım almanın ayıp olmadığını…ancak sosyal dairelere yalan bilgi vermenin yalnış olduğunu bilsinler.

Eğer Mevlana’ın çağrısını anlıyabilirsek ? insan olduğumuzu unutmayız. O zaman hepimiz birer “Mevlana” olabiliriz… günümüzde biraz zor olsa bile (?)

Kadın hakk nurudur, sadece sevgili değil….

Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir.

Mevlana / Mesnevi I

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur        27/05/2010

Duymak..işitmek değildir

Mehmet SUNGUR

Duymak işitmek değildir

Hissetmektir duymak

Duymak bir başka “sesdir”

Bir nağmedir gönüllerde

Sesin çok güzel Canım , bir boş iltifattır….

…eğer onu duymadıysan ?

.

İşitmek yeterli değildir

Hissetmedikten sonra

Sormayın sevdiklerinize

Beni işittinmi ? …

Beni duydunmu diye nağmeler yakın..

…yakın nağmenizi duyarcasına

.

Duymak işitmek değildir

Hissetmektir duymak

Duymak işittiğini duyabilmektir

Ruhunda nağmelerle

Kalbinde sevgilerle

Duyabilmektir…duymak

.

…annenin sesini duymak bir başkadır…

su gibi hava gibi bir yaşam kaynağıdır

sever koklar seni.. bazende döğer..?

üzsede….

dövsede……

arkandan gözyaşı döker

.

Bacın ağlar.. mendil arar cebinde

Dökülür gözyaşı inceden ince

….nerde kaldın “kafir” hani nerdeydin…?

niye beklettin yolunu… ? sitem ‘ cesine

kilitler göğsüne …ölürcesine

ve …seni hisseder delicesine.

.

Duymak işitmek değıldir

Duymak hissetmektir delicesine

.

Mehmet Sungur

03.04.2010 23:51

Açık Mektup

……. Bazı “keresteler” gibi (?)

Mehmet SUNGUR

Mobilya Üreticilerine  Açik Mektup :

1 ) Ürettiğiniz Mobilyalar çok hırçın, ilk gördü ` lerde olduğu gibi değiller.

2 ) Renk ve Disaynlari Hava şartlarına göre değişiyor.

3 ) Bazen Gecenin  2…sinde , 3…..ünde azami fıttırıyorlar. Çoğunlukla Kocam “kahveden “ geldiği zaman.

4 ) „İnsanların „ dahi uzanamadığı yerlere uzanıp iz birakıyorlar.

5 ) iz biraktıkları yerler kararıyor , morarıyor, sonrada sararıyor ; bir hikmettir herhalde.

6 ) Sizden asgari beklentimiz:

Kiyafet altında kalan kısımlarımıza değsinler bari… anladınızmı..?

…niye`mi ?

…. çünkü Doktor bey efendiye cevap vermekten usandım artık !

Şimdi anladınızmı ..?

… anlamadınız galiba ?… belki ben anlatamadım ;

Doktor bey her zaman soruyor, şey…, diyorki…. H…. e..  hanım Gözünüze ne oldu öyle…? diye soruyor..

Tabii, doğal olarak Dolap çarpti diye cevaplıyorum.

Şey… bazende diyorumki (değişiklik olsun diye) ben dolaba çarptım..diyorum (?)

Anladınız …?? ..anladım.. şimdi anladınız.

7 ) Çünkü Dolaplarınızın bir diğer özelliğide ( kendisini aşan bir özellik) toplumda sorulan sorulara ( pardon.. tabii izlerle ilgili) ….dolap çarptı , veya ben dolaba çarptım diye yanıt vermek en iyi olanıdır diye bizi yönlendirmeleri.

8 ) İlahi kudret; bu dolaplarınızı biraz daha „medeni“ demiyorum fazla  bir istek olur…ama insanca, ortak yanımız olan insanca üretemezmisiniz ?

9 ) Çünkü bazi evlerde ; çok sakin,duygulu,sorumluluk taşıyan,çekmecesini sevmekten biraz daha öteye,ona saygi duyan,dolap gözlerinin geleceğini düşünebilmek kaygısını taşıyan, göğsüne koyulan kitapciği bağrina basan` larada, bin sükürler olsun rastliyorum.

Ha demek`ki mümkün. Peki ..neden ? “ mümkün”  olanlar… mümkün olmuyor bazi dolaplarda ?

10 ) Onların Kerestesi (ağacı) bizim yaşadığımız diyarda solunum yapmıyorlarmı ?

11 ) Durdurun bu  fiziksel güçlü kerestelerden imal ettiğiniz “Dolapları” !!!

Anlayın artık bu böyle olmamalıdır…. Lütfen  !

12 ) ….hem biliyormusunuz ?

bu artik bir ferdi mesele değil, mili bir meseledir,

bir savaştır, bir kavgadır, „ BİR  ULUSAL GÖREVDİR“ !

Güçlü Kalemlere ev ödevidir.

Yurtta sulh cihanda sulh evde başlar…!

Mehmet Sungur         13.02.2010

Sakla Bu Nasihatı !

Mehmet SUNGUR

Sakla bu Nasihatı;birgün lazim olur diye !

Bir huyum vardır

Hiç bir şeyi atamam

Ben beynimin kullanım kılavuzunu atamadım, atamam…

Çiçeklerimi kurutup kitaplarımın arasına koyarım

Belki bir gün yeniden koklarım diye

Ben boşalan Şişelerimi atamam,

bir kaçınıda buzdolabına koyarım

bazen Dost sofralarında

önlerinin boş kalmasını istemeyen dostlar için

,,,dedim ya…

Bir gün lazim olur diye

Ben biten dostluklarımıda atamam

…bir gün birilerine

doğum günlerinde armağan veririm diye

Ben eskiyen çoraplarımı atamam

Onları özellikle saklarım

Belki bir gün eski kokularını özlerim diye

Ben dostlarımın……

„dost hançerlerini atamam“

“Çiçek” gibi temizlerim saklarım

Bazılarını  duvara çivilerim

Eskiyen resimleri asabilirim diye

Bazılarını kapının üst kirişine asarım

Her girdiğimde yeniden “dokunsunlar” diye

Ben kırk defteri bir okurum

Sonra onları,

…güzel güzel saklarım

belki bir gün yeniden okurum diye

Ben modası geçmiş eski “Çiçek” vazolarımı

….kırık eski pilaklarımı

dedemden kalma kahve fincanlarını……..atamam

Atamam yavuklumun bana verdiği bir tutam saçlarını

….gurbete gidiyorsun demişti

al  bağrı   yanığım   demişti , gurbetler  uzak  olur,

uzak olur,,,

buraların rüzgaları oralara gelmez

….gelmez özlediğin kokular sana

al ! koy demişti ….koynuna, sakla demişti yüreğinin üzerinde

Bir gün lazim olur diye

Atamam Anamın eski yazmasını

Babamdan kalan mavi renkli gömleğini

Ben geçmişimi atamam

Geleceğimide

Bir gün lazim olur diye

Ben Kitaplarımı telefon rehberimde saklarım

Alfabetik düzeniyle

Sevdiklerimi her gün okurum

Bazılarını ayda yılda bir hatırlarım

“Z” harfinde topladıklarımı hiç okumak istemem

….üzerlerine notlar koyarım

kimisine; okudum anlamadım, bilmemki ne …der

kimisine; dikkat ! ahlaksız telafuzlar ihtiva eder

kimisine; bizim dünyadan değildir, başka diyarda seyreder…

..gibi notlar düşerim.

Bazılarının üzerine kalın harflerle sadece….

“Z” harfini koyarım , ama “Zonguldak gibi değil“

”Zıbıdı” gibi

…ne olursa olsun, bir türlü atamam.

Bir gün lazim olur diye

Ben….

Altı delik pabuçlarımı

Teresinde ter birikmiş şapkamı

İlikleri parçalanmış hırkamı….atamam

Hep onları yenilerinin yanına koyarım

Bir gün lazim olur diye

Aynaya baktığımda küçük burnumun,

Kıravat takdığımda terli atkımın,

Soğuktan buz tutmuş kulaklarımın,

„resimlerini elimde tutarım“

Bir gün lazim olur diye

Ben komşumu kıramam

Köyün öğretmeniyle dalaşamam

İmamında arkasından konuşmam

Bir gün lazim olur diye

Kanun-Ferman yapan Muhtarın

….Mühüründe gözüm yoktur

Encümen azalığınıda istemem

…yavukluma,

çeşme taşına yazdığım,

…seni seviyorum….  nağmemi silseler bile

ben onlarada kızamam

Bir gün lazim olur diye

….kendimide atamam

belki bir gün biryerlerde

birilerine lazım olur diye

Ben bu yazıyıda atamam

Doğduğumda „beşiğime“ koymuştular

İmza filanda yoktu altında

Sadece yazmıştılar

1947

……..iyiki atmamışım

……bir gün lazım olur diye.

Mehmet Sungur

26.02.2010

Dostluk

Mehmet SUNGUR

Dostluk

Orda, dışarda soğuktur… gel , içeri gel !

Yorgunsan burda, yanımda dinlen

Harcama o sicaklığını, son ıhtiyatını

…sakla onu

bil artık dostum !

Sen benim her zaman misafirimsin.

Orda dişarda yalnızsın … gel , içeri gel !

Derdinmi var ?

Anlat bana

Söyle, söyle içindekileri bana

…istersen, istiyorsan ?

kal bemimle …burda, burada (?)

kararını kendin ver…o senin kararın olsun

Orda dişarda yalnızsın … gel , içeri gel

Gelmezsen içeri ben gelirim sana

…senin dünyana

Sana ışıklar , sicaklıklar getiririm

Hissetmeyiz  yalnızlığı beraber olunca

Gideriz beraber senin dünyana

Senin mutlu olduğun diyarlara

Gezeriz o yerleri, o hasret duyduğun köyleri

…çocuklar gibi oynarız, güleriz…dans ederiz

ve dostluğumuzu hissederiz

…hissederiz dostluğumuzu

Orda…dişarda soğuktur…gel, içeri gel (!)

Mehmet Sungur