HAYATTA EN ZOR OLAN, KIRILAN KALBİN TAMİRİDİR.

Geçenlerde facebook sayfalarından birinde Ayla Yıldız hanımın duvarında şu cümleyi okudum.

”Kalp kırmaya tek bir söz yeter,ama kırılan kalbi tamir etmeye ne bir özür,ne de bir ömür yeter.”

Ayla hanımın duvarında okuduğum bu cümle, beni önce suskunluğa düşürdü. Arkasından düşünmeye başladım. Düşündüm ki; ne zaman ve nerede, kimin kalbini kırmışımdır. Kırdığım bir kalb var ise…tamiri için neler yapmışım. Yani blanço gibi bir düşüncenin derinliklerine daldım. Sonuç olarak vardığım neticeyi sizlerle paylaşmak istiyorum bu gün.

Yaşamım boyunca; davranışlarıma,sözlerime,sosyal ilişkilerime her zaman dikkat eyledim. İnsanları kırmamayı,kırılsam da; asla kırmamayı ilke edindim. Bazen bilmeyerek de olsa birilerini kırdıysam ve o kırdığım insan bunu bana hatırlatırsa, vicdan azabı bana zaten yeter.O insanı tekrar kazanabilmek için şartlar ne kadar zor olsa da yine de denemeyi göze alırım.Bunu büyük bir ustalıkla yapamazsam da…en azından bir çirak gibi denemekten kaçınmam.

Bir kalbi kırmak kadar kötü bir şey olamaz. Kalb, duygularımızın, düşünce ve kişiliğimizin odağı olan, insanı insan yapan beynimizin halk dilindeki odak noktasıdır. Sevginin pinar olarak aktığı, duygularımıza ev sahipliği yapan bu hassas yapıyı yıkmak, kişinin benliğini yıkmaktan başka bir şey değildir.

Ülkemiz son yıllarda zor bir dönemden geçmektedir. Bir çok maddi olanaklar eskisiyle kıyaslanamayacak kadar iyi olmasına rağmen, insanlarımız şükür etmesini unutmuş gibi bir tablo sergiliyor. Bundan daha kötü olanı ise, geçmişteki olmazsa olmaz olan değerlerimiz erozyana uğramış gibi her gün biraz daha „toprağından“ kaybedişidir. Altmışlı yılların sonlarında Avrupa’da gençliğin baş kaldırısıyla başlayan bu kültür ve değer erozyonu günümüzde eski rağbetini kaybetmiş olsada, etkinliği devam etmektedir. Biz ve bizim gibi gelişmekte olan ülkeler, batı kültürünün etki alanında bulunmaktayız. Bunun çok değişik sebepleri mevcuttur. Yaşadığımız teknolojinin sunduğu medyasal etki bunların ilk sıralarındadır. Ayrıca sosyal paylaşım Siteleri kültürümüzü negatif olarak etilemekte olduğuna her gün şahit olmaktayız. Gençlerimiz Türkçe’yi düzgün yazmaktan çok uzak bir öğrenim almışlar. İnsanlara hitap türleri kabul edilemeyecek kadar kaba. Bir çok yazıları okuduğumda utanç duyuyorum. Küfürlü yazılar, hakaretler ve sövmeler artık normal olarak kabul ediliyor gençler arasında. İşin zor tarafı ise; bunları uyarmaya da çekiniyor insan. Çünkü nasıl bir reaksiyon ile karşılaşacağının hesabını yapmak mümkün değil. Alt yapısı yeterli olmayan bir eğitimin kulandğımız teknolojinin yan etkilerini görmemizi engellemektedir.

Değişen bu kültür anlayışı insana verilecek değer ölçülerinin çitasını sürekli aşağıya çekmektedir. İnsanın en değerli yaratık olduğunu unutur gibi oluyoruz ve bununla beraber yüce Allah’ın yarattığı kalbi kırabiliyoruz.

Peygamber efendimiz şöyle buyurmuş: Bir kalbi kırmak, kabeyi 70 defa yıkmaktan daha fenadır.

Günümüzün insanı daha gerçekçi, (soğuk) sosyal ilişkiler hep karşılıklı çıkarlar ile donanımlı. Kalp kırılmış, kırılmamış, dostluklar bitmiş, bitmemiş önemli görülmüyor artık. Önemli olan o günü kâr ile kapatabilmek.Dostum bana küsmüş,küserse küssün,onun bileceği bir iş ”mantığı“ hakim günümüzün insanlarında.
Bence en güzeli geçmişte olan ve bir çok gayret ile kazanılan dostluk değerlerine sahip çıkmak. Bir birimize daha saygılı,daha hoşgörülü yaklaşabilmek,hepsinden önemlisi kişilere karşı içimizdeki o kör olası “önyargıyı” yok edebilmek.Toplumsal barışı ve huzuru istiyorsak bunlar çok önemli unsurlardır.

Bir kalbi kırmak, senelerce ibâdet ve zikir sevabının hepsini alıp götürür. İslâmiyet öyle bir dindir ki, kâfirin dahi kalbini kırmayı yasaklamıştır.

Saygı ve sevgilerimle…

Mevlana olmak zormu ?

Mevlana olmak zormu ?

Mehmet SUNGUR

Yıllardır hep sorarım kendime ; Mevlana olmak zormudur ? Tabiiki zordur diye cevaplar geçerdim. Bugün öyle olmadı.

Sabahleyin kalktığımda yine aklıma geldi “mevlana olmak zormu” ?. Yoook; hiçte  zor değildir diye bir cevap geldi içimden..ve devam ederek anlatmaya başladı.

Gel, ne olursan ol, yine gel.! Demişti Mevlana.

Yüzyıllardan beri bu cümleyi dilimizden düşürmeyiz, ancak tatbikine gelince biraz zorlanırız. Başka inancı olanları “kafir” olarak varsayarız. Meyhaneye arasıra uğrayanları, dinden çıktılar diye vasıflandırırız.

O büyük insan “Gel, ne olursan ol,” dediği zaman sadece insanı insan olarak düşünmek istemişti. Ayırım yapmadan…hiçbir ayırım yapmadan; dil,din, ırk ayırımı yapmadan söylemişti.

Birçok değerlerimizi korumakta başarılı olamıyoruz. Doğduğumuzda sadece insan olarak doğduğumuzu bazen unuturuz.

Eskilerde, bir yaşlı kimseyi gördüğümüzde ona saygı duyardık, otobüste kalkar yerimizi ona vermeyi bir özellik olarak algılardık.

Yorgun bir komşumuzun yorulduğunu anlamakta zorluk çekmezdik, yardımcı olmayı bir görev addederdik.

Ne oldu ? Neden bu kadar önemli değerlerimizi kaybettiğimizi görüp anlıyamıyoruz ? Hangi hırs bizim kalbimizdeki o değerleri azalttı ?

Kahvelerimiz hiç boş kalmaz. Sandalye bulamazsınız  girdiğinizde; dedikodunun her türlüsü mevcuttur. Konulara gelince içeriği tamamen boş olup, orda olmayanların hakkında hüküm vermektir.

Kimin ne kadar parası, hangi marka arabası, kaç dairesi vb. … tabiiki hiçbirini dışlamak istemem. Oldukları gibi gelsinler. Ama onlarda diğer insanları oldukları gibi kabullensinler.

Kimseyi ınancı, politik görüşü, ayrı dil konuştuğu için yargılamasınlar.

Karısını arasıra dövmiyenlerle “sen kılıbıksın” diye dalga geçmesinler.

Evin ihtiyacı olan parayı kumara vermesinler. Sosyal yardım almanın ayıp olmadığını…ancak sosyal dairelere yalan bilgi vermenin yalnış olduğunu bilsinler.

Eğer Mevlana’ın çağrısını anlıyabilirsek ? insan olduğumuzu unutmayız. O zaman hepimiz birer “Mevlana” olabiliriz… günümüzde biraz zor olsa bile (?)

Kadın hakk nurudur, sadece sevgili değil….

Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir.

Mevlana / Mesnevi I

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur        27/05/2010

Unutulan Şairlerimiz

Mehmet SUNGUR

Unutulan Şairlerimiz: Nigar Binti Osman


Bilinen ilk kadın şairden, yani M.Ö. 2400 yılında Akad kralı Sargon”un kızı olarak karşımıza çıkan prenses ve baş rahibe

Enheduanna”dan günümüze kadar tüm medeniyetlerde “kadın şair” hep erkeğin gerisinde kalmış, var olanlar ise şiirlerinde büyük oranda “erkekçe” anlatımı yeğledikleri için, şiire ve dile ne kadar hakim olurlarsa olsunlar, aktardıkları duyguların samimiyetten uzak olması nedeniyle yeteri kadar ilgi görmemişlerdir.

Kadın şair olarak dünya üzerinde ünlenmiş isimleri saymak isteseniz eğer

edebiyatla profesyonel olarak ilgilenmiyorsanız- Sappho ve Sylvia Plath”in yanına bir üçüncü isim bulmakta zorlanırsınız.

Yani kadının şiire katkısının azlığını sadece bizim değil, insanlığın sorunu olarak algılamak yanlış bir yaklaşım olmayacaktır.

Türk edebiyatında ise 15. yy. sonlarına kadar bilinen tek kadın şair, Selçuklular döneminde yaşamış bir falcı olan Müneccime Hatun.

Bu tarihten sonra tek tük ortaya çıkan ve özellikle Tanzimat”tan sonra sayıları çoğalmaya başlayan kadınların ise çoğu saraylı ya da saraya yakın, eğitim ve kültür düzeyi yüksek ailelere mensup olup, tahsillerinin yanında ayrıca özel hocalar tarafından eğitilmişlerdir.

Özellikle Arapça, Farsça(son dönemlere doğru Fransızca) ve dini bilgiler üzerine inşa edilen bu eğitimin etkisiyle olsa gerek; kadın şairlerin bir kısmında dini unsurlar baskın olarak göze çarpmaktadır.

Osmanlı dönemi kadın şairlerinden bir bölümü kendilerini sadece şiirle sınırlandırmamış, bunun yanında öykü ve roman da yazdıkları gibi bestekarlık, hattatlık gibi sanatın diğer alanlarına da el atmışlardır.

* * *

ZEYNEB HATUN:

Divan edebiyatında bilinen ilk kadın şairdir. Asıl adı Zeynü”n-nisa olup Kastamonulu bir ailenin kızıdır. Arapça ve Farsça”nın yanı sıra musiki konusunda da bilgisi ve bestekarlığı vardır. Şiirlerinde sade ve samimi bir dille özellikle kadınsı duyguları yansıtmıştır.

Aşk, ayrılık ve vuslat konularında şiirler yazan Zeyneb Hatun”un bir de Divan”ı olduğu ileri sürülse de günümüze kadan bununla ilgili bir belge bulunamamıştır.

Kesf et nikâbını yer-ü gökü münevver et

Bu âlem-i anâsırı firdevs-i Enver et

İki cihanda kılmamışum nesyene hemin

Yâ Rab habibinün bana valsın müyesser et

Depret lebüni cûşa getür hevz-i kevseri

Anber saçunı çöz cihânı muattar et

Zeyneb ko meyli zinet-i dünyaya zen gibi

Merdâne var sade-dil ol terk-i ziver et

MİHRÎ HATUN:

Belayi mahlasıyla şiirler yazan Mehmet Çelebi bin Yahya”nın kızıdır. Asıl adı Mihrunnisa ya da Fahrunnisa olup, Mihri mahlasını babasından almıstır. Yaşamı Amasyada geçmiş, hiç evlenmemiştir. Özellikle dönem şairlerinden Necati”nin etkisi altında kalmış, onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Tarihçi Hammer tarafından “Osmanlılar”ın Sappho”su” olarak betimlenen Mihri Hatun”un yaşamı ve eserleriyle ilgili Sennur Sezer de “Türk Safo”su Mihri Hatun (Belgesel Anlatı)” isimli bir çalışma yapmıştır. Mihri”nin bilinen tek eseri  divan”ıdır.

GAZEL

Sen vâr iken ey dost banâ yâar gerekmez

Cevrin çekeyim gayri vefâdâr gerekmez

Cevrin de vefâdır bana derdin de vefâdır

Bîmar dile bir dahi tîmar gerekmez

Cânâ bu cihan içre vefâdâr sanemler

Her kûşede gerçi nicesî vâr gerekmez

HUBBİ HATUN:

Asıl adı Ayşe olup Hubbi mahlasını kullandığı için Hubbi Hatun diye anılır. 16, yüzyıl kadın şairlerindendir. II. Selim”in hocası Şemsettin Efendiyle evlenmiş, bu evlilikten üç çocuk sahibi olmuştur. Arapça ve Arap edebiyatına hakim olan Hubbi Hatun dönemin en beğenilen kadın şairlerindendir. Şiirlerinde özellikle savaş, kahramanlık ve cihat konularını işlediği için bazı kesimlerce “erkeksi” bulunsa da Aşık Çelebi onun şiirlerini Zeyneb Hatun ve Mihri”den daha üstün bulup, şiirin her dalında eserler verdiğini söylemektedir. Cemşid ü Hurşid adlı 3000 beyitlik bir mesnevisi bulunan Hubbi Hatun”un divan oluşturacak kadar çok şiiri olduğu iddia edilmekteyse de bulunan manzumeleri çok fazla değildir.

GAZEL

Hak yolunda bezl ider mâl ü dil ü cân gâzîler

Karşu dergâh-i Hudâya dutdı meydân gâzîler

Varlığın bezl eyleyüp makbûl-i Hazret oldılar

Baş u cân meydân-i Hakda kıldı kurbân gâzîler

SITKİ HATUN:

Bayramiye tarikatine mensup olan Sıtki Hatun”un şiirlerinde de bu etki görülmektedir. Özellikle gazel ve ilahi şeklinde eserler ortaya koymuştur. Bir divanı ve ayrıca basılmamış tasavvuf ağırlıklı şiirleri vardır.

GAZEL

Hafta geçmez kuyina mihman eden sensin beni

Belki her seb subhadek nalan eden sensin beni

Dest-i tedbir ile cak olsun mu damani firak

Afitabi hüsnüne hayran eden sensin beni

ANİ HATUN:

“Hace-i Zenan” (Kadınların hocası) lakabıyla anılan Ani Fatma İstanbullu kültürlü bir ailenin kızıdır. Çok genç yaşlarda güzel yazı ve şiir yazmaya başlamıştır. İyi derecede bildiği Arapça yanında Doğu ve Batı edebiyatı hakkında engin bilgisi şiirlerini de şekillendirmiştir. Bir hattat olarak da ün yapan Ani Hatun”un divanı olduğu söylense de bununla ilgili ele geçirilmiş kesin bir kaynak yoktur.

GAZEL

Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı

Benim çok sevdiğim mahzunu dilşad itmeden kaldı

Nola t”amirine kasd itmese şah-ı cihan banım

FITNAT HANIM:

Şeyhülislam ve şair Ebu İshakzade Mehmed Esad Efendi”nin kızı olan Fıtnat Hanım”ın asıl adı Zübeyde”dir. İlk edebi bilgilerini yine şair olan amcası, dedesi ve kardeşi ile aile ortamında edinmiştir. Derviş Mehmet Efendi ile yaptığı mutsuz evlilik şiirlerine karamsarlık ve hayal kırıklığı olarak yansır. Özellikle dönem şairlerinden Nabi etkisinin belirgin olduğu eserlerinde erkeksi bir

yazım tarzı hakimdir. Bir divanı bulunsa da şiirlerinde bir özgünlükten söz etmek mümkün değildir.

KIT”a

Düştü o mehin ârız ü giyusuna gönlük

Bağın nazar etmez gül ü şebbusuna gönlüm

Gülzar-ı letafete o nev gülbün-ü nazın

Sular gibi akdı kad-i dilcûsuna gönlüm

BALASAN:

18. yy.da Azerbaycan/Gence”de yaşamış olan Balasan bir Ermeni keşişin kızıdır. Bu kadın halk şairine dair edinilen bilgiler söylencelere dayanmaktadır. Bir Türk beyine aşık olup evlenmek isteyen Balasan”a babası, ağabeyi ve kardeşi karşı çıkar; bu evliliği önlemek için Ahıska”ya göç edip burada Balasan”ı bir başkasıyla evlendirirler. Bunun üzerine Balasan ağabeyi Aslan”a bir kargış söyler ve ağabeyi bu kargıştan 40 gün sonra ölür. Gence”ye giden bir kervanla “gelsin” redifli deyişini Türk beyi Ağa Han”a

ulaştırmayı başaran Balasan, Han”ın adamlarını gönderip Balasan”ı tekrar Gence”ye getirtmesiyle vuslata ulaşır, iki genç evlenir.

Ilgın ılgın esen bahar yelleri

Gözlerim yolunı gelecek mi yâr

Dîdemden boşanan kanlı selleri

Tezden yağlığiyle silecek mi yâr

Felek meni taştan taşa sürüdi

Yüreğimde tüten aşkın korudı

Hasret yeli vurup cismim bürüdi

Kavuşup yanmadan alacak mı yâr

GÜZİDE ANA:

Şehit Feyzullah Çelebi”nin kızı ve bir Bektaşi şairidir. Deyişleri çok yaygındır. Bazı şiirlerini “Katibi” maslasıyla yazmıştır. İleri

görüşlü, haksızlığa dayanamayan, tüm gelirini fakirlere dağıtan Güzide Ana, şiirlerinde sade ve akıcı bir dil ve açık ifadeler

kullanmıştır. Şiirlerinden ayrıca keramet sahibi bir kimse olduğu anlaşılmaktadır.

Bulandı aşkımın seli

Acep artık durulmaz mı

Hüsnün gördüm oldum deli

Akıl başa derilmez mi

Ferhat”tır dağları delen

Şîrîn”in yolunda ölen

Der Güzide Mecnun olan

Leyl`sına sarılmaz mı

MÜNİRE BACI:

Gerçek kimliğine dair kesin bilgiler yoktur. 18. yy.da yaşamış kadın Bektaşi şairlerinden olduğu kabul edilmektedir.

Münir mahlasıyla yazdığı bazı nefesler Münir baba”nın sanılmış, kendisinden sonra yaşayan Münire Bacı ile de isim benzerliği dolayısıyla zaman zaman karıştırılmıştır. Sadedin Nüzhet Ergun “Bektaşi Edebiyatı Antolojisi” adlı eserinde üç şiirine yer vermiştir.

Erkânında zindeyim

Zahitlere handeyim

Boynu bağlı bendeyim

Hayderî”yem Hayderî

Yol ehlinin kuluyam

Erkân ile yürüyem

Ben bir erin oğluyam

Hayderî”yem Hayderî

Od”a girsem yanmazam

Çıra olsam sönmezem

Mürşidimden dönmezem

Hayderî”yem Hayderî

Münire Şah”ın kulu

Bende-i Kızıl Deli

Gönlü aşk ile dolu

Hayderî”yem Hayderî

SAFVET NESİBE HANIM:

Hakkında çok fazla bilgi yoktur. Beylikçi Seyyid Abdurrahim Muhib Efendi”nin kızı ve Mirialemzade Rıfat Efendi”nin eşidir. Küçük bir divanı bulunmaktadır.

Düşme derdim dahi bi derde gönül âh sana

Yine düştün yeni bir derde kim eyvâh sana

Bağlayıp zülfü ile bu gece muhkem tuttum

Eski divâne dedi ey gönül ol mâh sana

Nice bir râh-ı mecâza gideceksin yâ hû

Bildire doğru yolu hazret-i Allah sana

NESİBÂ TEVFÎKA HANIM:

Cidde Valisi Şerippaşazade Said Siyret Bey”in kızıdır. Özel eğitim almıştır. Bursalı Mehmet Tahir Bey 1972 baskılı “Osmanlı Müellifleri” eserinde Nesibâ Tevfîka Hanım”a ait bir Divançe olduğunu belirtmişse de bu güne kadar bununla ilgili somut bir bilgiye rastlanmamıştır.

Tîr-i nigehin eyledi öz cânıma te”sîr

Cânâ bu kemân-keşlik ile pîr olasın pîr

Ş”ol hançer-i gamzen idi dilden geçen ammâ

Çekti yine ebrû-yı siyeh sîneme şemşîr

Sevdâ ile divâneliğim gördü benim yâr

Kıldı o siyeh kâkülünü boynuma zincîr

Ben Yûsuf-ı sânî desem olmaz mı sana kim

Çün eylediler dilberi bu hüsnile ta”bîr

Lûtfundan eğer olsa Nesîb`ya da ruhsat

Binden birisin eyleye ahvâlini takrîr

LEYLA HANIM:

Bir kazasker kızı ve ünlü şair Keçecizade İzzet Molla”nın yeğenidir. Mevlevi tarikatine mensuptur. Eserlerinde Şeyh Galib”in açık etkisi görülmektedir. Çok küçük yaşlarda evlenmiş, ancak daha ilk günlerde eşinin kabalıkları karşısında kısa sürede ayrılmıştır.

Şiirlerinde tanınmış kişilerin doğum ve ölümlerine, dönemin önemli olaylarına yer vermiştir. Zamanına göre bir kadın için serbest denilebilecek söyleyişleri yalın ve samimidir. Bir divanı vardır.

Yârin âşıklar ile ülfeti pek güçtür güç

O perî vahşidir ünsiyeti pek güçtür güç

Sakın aldanma gönül va”d-i visâl-i yâre

Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

Beni affeyle eğer meclise girdiyse rakîb

Çekemem doğrusu şu sıkleti pek güçtür güç

ŞAH SULTAN:

Sultan hatun olarak da bilinen Şah Sultan 19. yy. kadın halk şairlerimizdendir. Malatya Erguvan ilcesi İsaköyü doğumludur.

Köylüsü Derviş Mehemmed”in öğrencisidir. Sonraları ustasının da izniyle Bozan Köyü”ne yerleşmiş ve ömrünün geri kalanını burada sürdürmüştür. Keramet sahibi olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle Allah sevgisinin hissedildiği şiirlerinde coşkulu, akıcı ve duru bir öztürkçe kullanmıştır.

Turnam gökyüzünde ne hoş süzersin

O hûb katarını güzel düzersin

Urumu Türkmeni sen mi gezersin

Gel bizim elleri gez kerem eyle

Uzatıp başını açmış kanadın

Mah yüzünde seman dönmek muradın

Böyle miydi bana ahdın amanın

Gel bizim elleri gez kerem eyle

Turnam gökyüzünde yüksek gidersin

Adudan zalımdan yüksek gidersin

Yalınız kalırsam kadir bilirsin

Gel bizim elleri gez kerem eyle

ŞEREF HANIM:

Oldukça iyi bir öğrenim gördüğü bilinen Şeref Hanım, Müderris ve şair Mehmet Nebil Bey”in kızıdır. Kadiri ve Mevlevi tarikatlerimensubudur. Maddi sıkıntıda olduğu için kendisine 200 kuruş maaş bağlanmıştır. Şiirlerinde tasavvuf etkisi baskın şekilde görülmektedir. Gazelleri ve mersiyeleri ile ünlüdür. Divanında özellikle Mevlevi tarihati büyükleri için yazdığı şiirler yer almaktadır.

GAZEL

Dildeki dag-i fürüzanım ile eğlenirim

Geceler kendi cerağınım ile eğlenirim

Ederim ziver-i âguşe-i hayalim yâri

Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim

Söyletip çektiğini şuh-i cefakârından

Sergüzeşt-i dil-i nalânım ile eğlenirim

SIRRÎ RAHİLE HANIM:

Kültürlü bir ailenin kızı olarak Diyarbakır”da doğmuştur. 1870″te oğlu Mehmed Emin ile Bağdat”a gitmiş, üç yıl kadar orada yaşadıktan sonra tekrar memleketine dönmüştür. Kamil Paşa”nın eşi Zeynep Hatun”un konuğu olarak istanbula gitti ve aynı yıl içinde vefat etti. Dönemin ünlü şairlerinden sayılan Sırrî Hanım”ın kızının ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok ünlüdür. Kadiri tarikatinden olan Sırrî Hanım”ın divan oluşturacak kadar şiiri bulunmaktadır.

Ey can seni ben kendime cânan sanırdım

Zahm-ı dili bîmârıma derman sanırdım

Aşkınla senin sînesini eyleyen ihrak

Sûz-ı diline zâtını Lokman sanırdım

ADİLE SULTAN:

2. Mahmud”un Zernigar Hanım”dan olma kızıdır. 2. Mahmut Adli mahlasını kullandığı için kızına da Adile adını verdi.

Tophane Müşiri Mehmed Ali Paşa ile evlenen Adile Sultan, önce eşini ve hemen ardından tek çocuğu Hayriye Sultan”ı kaybedince Nakşibendi şeyhlerinden Ali Efendi”ye inkisap edip inzivaya çekilmiş, vaktinin büyük bölümünü hayır işlerine ayırmıştır. Osmanlı hanedanına mensup olup divanı bulunan tek kadın şairdir.

Âşıka bir nesne yoktur la”l-i dilberden leziz

Zikr-i yâd oldu ona çün şîr ü şekerden leziz

Âşıkı dîdâr olanlar mest olur mecnûn olur

Bu kafesten murg-ı câna var mı şekerden leziz

NAKİYYE HATİCE HANIM:

Müneccimbaşı Osman Saib Efendi”nin kızıdır. Annesinin ölümü üzerine teyzesi şair Şeref Hanım tarafından himaye edilmiştir.

Mevlevi tarikati mensubudur. Darülmuallimat”da Farsça ve tarih öğretmenliği yapmış, özel dersler vermiştir. Özellikle gazel ve koşma tarzında eserler verdi. Lugat-i Farisiye adlı eseri ve bir şiir mecmuası bulunan Nakiyye Hatice Hanım 2. Abdülhamit tarafından da bir “şefkat nişanı” ile ödüllendirilmiştir.

KOŞMA

Evvel aşkınla yandım

Sonra cevrinle kandım

Aldandım sözlerine

Seni vefalı sandım

Ver bir dolu içeyim

Gör aşkınla niceyim

O mahmur gözlerinden

Ben nasıl vaz geçeyim

Kadehler durmasun boş

İçüb olalım serhoş

Çümki ağyar sözünden

Yâr ile aram bir hoş

Şimdi dil bîçaredir

Aklım pek âvaredir

Ayrılık ateşinden

Ciğerim pür-yâredir

Sînemi hicri dağlar

Gözlerim ırmakdır çağlar

Nakiyye”nin hâlini

Gören kafirler ağlar

MÜNİRE HANIM:

Bir sadrazam kızı olan Münire Hanım Mevlevi tarikatine mensuptur. Oldukça iyi bir eğitim almıştır. Şiirlerinde tasavvuf büyük yer kaplar. Münir mahlasını kullandığı için bazı nefesleri Münir Baba”nın sanılmıştır.

GAZEL

Aşktır tesliyyete her lâhza bais âdemi

Aşksız mümkin mi çekmek ger mü serdi âlemi

Görmedim hiç kimseyi memnunı ayşi ruzgâr

Bulmadım birf erdi kim olsun şuunun hurremi

Macerayı ömrü yHadettikçe her bir anının

Fikrimi işgal ider bince sürurü matemi

FERİDE HANIM:

Kültürlü bir aileye mensup olan Feride Hanım ilk Arapça ve Farsça derslerini babasından almıştır. Şairliği yanı sıra hat sanatıyla da ilgilenen Feride Hanım ayrıca nesih bir Kur”an-ı Kerim yazmıştır. Önce eşini, ardından babasını kaybetmesi üzerine içine kapanmış, ömrünün sonuna kadar sade bir hayat sürmüştür.

BEYİT

Duhterine böyle ider mi mâderi söyle bana

Görmedim billâh cihanda böyle âzâr ana

SANİYE HANIM:

Trabzon doğumlu Saniye Hanım da şiir zevkini ve bununla ilgili ilk eğitimini babasından almıştır. Divan edebiyatına olduğu kadar halk edebiyatına da yatkın olan Saniye hanım şiirlerinde hem aruz hem de hece veznini başarılı şekilde kullanmıştır.

Bir divan oluşturacak kadar şiiri bulunan Saniye Hanım”ın eserlerinden büyük bölümü de bir yangın esnasında yok olmuştur.

FITNAT HANIM:

Babasının mesleği dolayısıyla “Hazinedarzade” lakabıyla anılır. Devrin ünlü hocalarından Arapça, Farsça ve Kur”an-ı Kerim dersleri aldı. 18, yy. şairlerinden Fİtnat Hanım ile karıştırılmaması için Fitnat-ı Cedid de denir. İlk eşi uzun ve güzel olduğu için kirpiklerini kesmeye kalkışmıştır. Kocasının şiirden men etmesi üzerine hattatlığa yönelen Fİtnat Hanım güzelliğiyle de nam salmıştır. Duygusal şiirlerinin yanı sıra düzyazı tarzında da eserler vermiştir. Yayımlanmamış bir divanı vardır.

Eylesin te”sir derdin cânâna Allah aşkına

Girmesin gamhâneme bigâne Allah Aşkına

Kim bilir derd ehlinin halin gene yârı bilir

Kıl terahhunı dide-i giryâna Allah aşkına

LEYLA (SAZ) HANIM:

Hekimbaşı İsmail Paşa”nın kızıdır. Babasının mesleği dolayısıyla çocukluğunu sarayda geçiren Leyla hanım oldukça iyi bir eğitim görmüştür. Şairliğinin yanı sıra derin bir musiki bilgisi ve bestekarlığı da bulunmaktadır.

Küçük yaşlarda Batı musikisini öğrenip çok iyi piyano çalmaya başlayan Leyla Hanım asıl ününü Klasik Türk Müziği alanında yapmıştır. Şiirlerinde bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatinin etkisi görülmektedir.

Tasavvuf ve din ağırlıklı yazdığı şiirlerin büyük bölümünü şarkılarında güfte olarak kullanmıştır.

Divan geleneğindeki şiirlerini “Solmuş Çiçekler” adıyla kitaplaştırmıştır. Anı tarzında da yazılar neşreden Leyla Hanım Vakil ve İleri gazetelerinde yayımladığı anılarını daha sonra Fransızca olarak kitap haline getirmiştir.

SOLMUŞ ÇİÇEKLER”den

Nesi var sanki şu dehrin eleminden başka

Nesi var kahr u azâb ü siteminden başka

Yâri cânım diye pür-rahm ü vefâ sandığımın

Görmedim lûtfunu va”d-i kereminden başka

Rû-nümâ olmadı âyîne-i pür jeng-i hayât

Bana bahtım ile te”sîr-i gamından başka

MAHŞAH HANIM:

Trabzon doğumlu Mahşah Hanım özel hocalardan oldukça iyi bir eğitim almıştır. Aruz vezniyle divan tarzında şiirler yazdığı gibi, mensubu bulunduğu tarikatlerin etkisiyle hece ölçüsü kullanarak tasavvufi şiirler de ortaya koymuştur.

Aynı zamanda musiki ile de ilgilenen Mahşah Hanım”ın güfte ve bestesi kendisine ait pek çok şarkısı da bulunmaktadır. “Mün”im Şah Yahut Zafer” isimli bir tiyatro eseri de bulunan Mahşah Hanım İstanbul”da vefat etmiştir.

NİGAR HANIM:

Macar Osman Paşa”nın kızıdır. Kadıköy Fransız Mektebi”nden sonra dönemin ünlü hocalarından edebiyat, Arapça, Farsça, Almanca ve Rumca dersleri aldı. 14 yaşında talihsiz ve mutsuz bir evlilik yapan Nigar Hanım birkaç yıl sonra eşinden ayrılarak kendisini edebiyata verdi. Çok iyi piyano çalan ve 8 dil bilen Nigar hanım önceleri Recaizade Mahmud Ekrem”in, sonraları ise Servet-i Fünun ve Fransız edebiyatı etkisinde eserler vermiştir. İlk şiirleri Hanımlara Mahsus Gazete, Nilüfer ve Selanik”te yayınlanan Mütalaa gazetelerinde çıkmıştır. “Uryan Kalb” mahlasıyla şiirler yayımlamıştır. 2. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilen Nigar Hanım geçirdiği tifüs hastalığı neticesinde 1918 yılında vefat etmiştir.

Başlıca eserleri :

Efsus(şiirler), Niran (şiirler), Aks-i Sada (şiirler), Safahat-i Kalb (aşk mektupları), Elhan-ı Vatan (düzyazılar), Girive(oyun).

Ayrıca anılarının bir bölümü, vasiyeti uyarınca oğlu Salih Keramet tarafından ölümünden elli yıl sonra “Nigar Binti Osman: Hayatımın Hikayesi” adıyla yayımlandı.

BİR DAHA SÖYLE

Yegâne sevdiğin âlemde ben miyim şimdi

Sahîh ben miyim artık muhâtab-ı aşkın

Bütün o hiss-i amîk-i fuâd-ı pür şevkin

O ibtilâ-yı ezel o alâik-i ebedî

Benim mi şahsıma mahsûr?.. Bir daha söyle

MAKBÛLE LEMAN HANIM:

Babası saray görevlilerinden Kahvecibaşı İbrahim Efendi olan Makbûle Leman Hanım”ın asıl adı Fatma”dır. Nigar Hanım”la birlikte yenileşme döneminin önemli isimlerinden sayılır. Özel öğrenim görmüş, Şura-yı Devlet Azası şair Mehmed Fuat ile evlenmiştir.

Ölümcül bir hastalığa yakalanmış, 14 yıl bu hastalıkla mücadele etmiş fakat tüm mücadelesine karşın 33 yaşında vefat etmiştir.

Şiirden çok düzyazıları ile tanınan Makbûle Leman Hanım genellikle ahlak ve kadın terbiyesi üzerine eserler vermiştir.

Hanımlara Mahsus Gazete”deki ahlaki yazıları dolayısıyla “şefakat nişanı”na layık görülmüştür. Makes-i Hayal isimli kitabı şiirleri ve bazı düzyazılarını kapsamaktadır.

AHU SIHHAT

Bir neş”esi kalb-i nâlekârın

Bir kahkahaya ederse icbâr

Ey derd belâsı cism-i zârın

Bir çehr-i şûmu gammedârın

Eyler de beni zebûn u nâçâr

Karşımda sen iftihâr edersin

ABDÜLHAK MİHRÜNNİSA:

Abdülhak Hamid Tarhan”ın en küçük kardeşidir. Hatta gençlik yıllarında yazdığı ve dikkati çeken şiirlerin bir bölümünün ağabeyi Hamid tarafından yazıldığı ileri sürülmüştür. Servet-i Fünun, Hazine-i Evrak gibi dönemin ünlü edebiyat dergilerinde aşk ve doğa konulu şiirleri yayımlanmıştır. Utarid Dergisi kendisi için bir özel sayı yayımlamıştır. Şiirleri de Burhan Bozgeyik tarafından derlenmişse de kitap halinde yayımlanmamıştır.

SOLAN GÜL

Ey gül neye böyle ser-nigûnsun

Kim attı seni bu reh-güzâre

Yaprakların öyle pâre pâre

Topraklar içinde rû-nümûnsun

Hüsnün görünür bana ziyâde

Soldukça o rengi dil-pezirin

Ağlar sanırım senin nazîrin

Hemşiren olan felek semâda

İHSAN RAİF:

Beyrut doğumlu İhsan Raif, Osmanlı veziri Köse Rauf Paşa”nın kızıdır. Daha çok özel hocalar tarafından eğitim verilmiş,

Fransızca ve musiki dersleri almıştır. Meşrutiyet döneminin en önemli kadın şairlerinden sayılan İhsan Raif, aynı zamanda şiirlerinde hece veznini kullanan ilk kadındır. Sade dili ve yalın anlatımı dikkat çekmektedir. “Zindan Yadigarı”, “Gözyaşları”, “Kadın

ve Vatan” isimli şiir kitapları bulunmaktadır.

BU SEVDADAN GEÇERSİN

Niçin beni yan bakışla süzersin?

Sözlerime neden dudak bükersin?

Bugün esver, yarın belki üzersin

Gel üzülme, bu sevdadan geçersin

Sevsen de hoş, sevmesen de sen beni,

Ben vahşiyim, hiç sevdirtmem kendimi;

Bu halimle incitirim ben seni;

İncinmeden bu sevdadan geçersin

Bülbül gibi aşık olma her güle;

Vefasızdır, gül inanmaz bülbüle;

Çünkü şakır lalelere, sünbüle;

Sünbül gibi aşkın solar geçersin

YAŞAR NEZİHE(BÜKÜLMEZ):

Yoksul bir ailenin kızı olarak İstanbul”da doğdu. Altı yaşında annesini kaybetti. İzin almadan okula gittiği için babası tarafından evden kovulunca okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Yoksulluğu ve eğitimsizliği ile diğer kadın şairlerden önemli şekilde ayrılan Yaşar Nezihe sıkıntı içinde geçen yaşamı boyunca kendi kendini yetiştirmeye uğraşmıştır.

Yaptığı evliliklerde mutluluğu yakalayamamış, geçimini sağlamak için evde ve dışarıda çeşitli işlerde çalışmıştır. Üç oğlundan ikisini kaybedince kendisini şiir yazmaya adamıştır. İlk şiirleri “Malumat ve Terakki” ile “Nazikter” dergilerinde “Mazlume”, “Mahmure”, “Mehcure” mahlaslarıyla

yayınlandı. Batı etkisi taşıyan şiirlerinde siyasi ve toplumsal konulara yer verdi. “Bir Deste Menekşem” ve “Feryalar” adında iki şiir kitabı vardır.

KIZIL GÜLLER

Bu bahârın da gülleri ne kadar

-Lekelenmiş şehid kanıyle gibiÂteşîndi,

kızıldı yâ Rabbi!

Güller oldu bu yıl da çeşmime hâr.

Sevmedim gülleri bu yıl da yine

Öyle gül isterim ki gülmelidir.

Bana “kardeşlik” hissi vermelidir

Koklamak güçtür hârı gül yerine

Rüzgârlarla savrulup gâh gâh;

O kızıl güller hâke kalb oluyor

Bir emel ki açılmadan soluyor

Olmuyor koklamak nasîb eyvâh!..

ŞÜKÛFE NİHAL(BAŞAR):

İstanbul doğumlu Şükûfe Nihal özel hocalardan ders almış, İstanbul Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü”nü bitirmiştir.

İlk başlarda Tevfik Fikret”in de etkisiyle şiirlerinde aruz vezni kullanan Nihal, zaman içerisinde milli edebiyat akımlarından etkilenerek hece ölçüsünü benimsemiştir. Aruzla yazdığı şiirlerini “Yıldızlar ve Gölgeler” ismiyle kitaplaştırmış, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımladığı kitabına ise “Hazan Rüzgarları” adını vermiştir. Roman, öykü ve gezi türlerinde de yapıtlar veren Şükûfe Nihal”in edebi

kimliğinin yanı sıra yaşantısı ve sosyal faaliyetleri de dikkati çekmektedir. Edebi toplantılar yapan ve özellikle kadın hakları konusunda çalışmalar yapan Nihal, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği kurucularındandır.

BİR ŞEY UNUTTUM

Yolum uzundu biraz, kayalıklar çetindi;

Sona yaklaşınca da gün bitti, akşam indi;

Dediler: “Pek boş yere değil verdiğin emek,

Eriştin demek!..”

Hazırlık da bir büyük savaş bu yolculukta

Ne uçurumlar aşmak gerekmiş bir solukta!..

Bir cılız su başı da bulsam şimdi tasam yok;

Dayandığın kayaya değmez ateş ve ot!..

EMİNE BEYZA BACI:

Mora Yenişehirli Abdullah baba”nın öğrencilerinden olup, Bektaşi şairlerindendir.

NEFES

Bugün ben pirime vardım

Hayırlı himmetin aldım

Aşkın deryasına daldım

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Hazret-i Hatice, Fatma

Katar”dan kemteri atma

Cürm-ü isyanıma bakma

Kerem senden şahım ali

Yetiş hünkar Bektaş Veli

Pir elinden dolu içtim

Can ile hem serden geçtim

Erenler rahına düştüm

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Erenlerin yolu birdir

Mürşidim Abdullah Nur”dur

Musa”nın çıktığı Tur”dur

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Şahım ululardan ulu

Emine”dir geda kulu

Kevserden himmet bir dolu

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

BANU CEVHERİYE(ÇANKIRILI):

1864 doğumlu Banu Cevheriye, köy okulunda eğitim gördü. Evlerinin altındaki odaya gelen konuklarla söyleşir, Başta Aşık Figani olmak üzere ozanların fasıllarını dinlerdi. Şiir merakı da saz şairlerini dinleyerek başlamıştır. Bir divan oluşturacak kadar çok olan şiirlerini bilinmeyen bir nedenle ölümünden iki yıl önce yakmıştır.

NEFES

Dost derdine düşmeyen can

Semt-i yari dolanır mi

Kalbi mutmein olmayan

Hak nutkine inanır mi

Ra”na gönlümüz goncadır

Sineme gizli pençedir

Murg-i diye eğlencedir

Sakin derya bulunur mu

Setr eden ism-i Settar”a

Lafeta sırrı esrara

Nokta-i nun”da Hünkar”a

Banu ah eder kalur mu

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA:

1901 İstanbul doğumlu olan şair İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü”de okuduktan sonra sınavla öğretmen olmuştur.

Mütareke yıllarında şiire merak salmış, özellikle kadın duyarlılığı üzerine şiirler yazmıştır. Hikaye,

deneme ve roman türlerinde de eserler veren Zorlutuna”nın “Geceden Taşan Dertler”, “Yayla Türküsü”, “Yurdumun Dört Bucağı”, “Ellerim Bomboş” isimli kitapları bulunmaktadır.

RÜZGÂRLI GECELER

Altı penceremde altmış bin ifrit

Döğünüyor hem de ıslık çalıyor

Dilleri alevden ve gözleri kor

Altı penceremde altmış bir ifrit!

Hepsi bir ağızdan ıslık çalıyor;

Aklımı başımdan alıyor bu ses!

Göğsümde bir enin oldu her nefes,

Odamda ifritler ıslık çalıyor

Dilleri alevden ve gözleri kor,

Ateşten elleri kırıyor camı;

İfritler basıyor bomboş odamı,

Dilleri alevden ve gözleri kor

İçerimde zaten zebaniler var;

Sen bari başımdan çekil ey ifrit!

Gecesi olmayan diyarlara git

İçimde gece var, zebaniler var!

Derleyen: Mehmet Sungur

Mart 2008

Sakla Bu Nasihatı !

Mehmet SUNGUR

Sakla bu Nasihatı;birgün lazim olur diye !

Bir huyum vardır

Hiç bir şeyi atamam

Ben beynimin kullanım kılavuzunu atamadım, atamam…

Çiçeklerimi kurutup kitaplarımın arasına koyarım

Belki bir gün yeniden koklarım diye

Ben boşalan Şişelerimi atamam,

bir kaçınıda buzdolabına koyarım

bazen Dost sofralarında

önlerinin boş kalmasını istemeyen dostlar için

,,,dedim ya…

Bir gün lazim olur diye

Ben biten dostluklarımıda atamam

…bir gün birilerine

doğum günlerinde armağan veririm diye

Ben eskiyen çoraplarımı atamam

Onları özellikle saklarım

Belki bir gün eski kokularını özlerim diye

Ben dostlarımın……

„dost hançerlerini atamam“

“Çiçek” gibi temizlerim saklarım

Bazılarını  duvara çivilerim

Eskiyen resimleri asabilirim diye

Bazılarını kapının üst kirişine asarım

Her girdiğimde yeniden “dokunsunlar” diye

Ben kırk defteri bir okurum

Sonra onları,

…güzel güzel saklarım

belki bir gün yeniden okurum diye

Ben modası geçmiş eski “Çiçek” vazolarımı

….kırık eski pilaklarımı

dedemden kalma kahve fincanlarını……..atamam

Atamam yavuklumun bana verdiği bir tutam saçlarını

….gurbete gidiyorsun demişti

al  bağrı   yanığım   demişti , gurbetler  uzak  olur,

uzak olur,,,

buraların rüzgaları oralara gelmez

….gelmez özlediğin kokular sana

al ! koy demişti ….koynuna, sakla demişti yüreğinin üzerinde

Bir gün lazim olur diye

Atamam Anamın eski yazmasını

Babamdan kalan mavi renkli gömleğini

Ben geçmişimi atamam

Geleceğimide

Bir gün lazim olur diye

Ben Kitaplarımı telefon rehberimde saklarım

Alfabetik düzeniyle

Sevdiklerimi her gün okurum

Bazılarını ayda yılda bir hatırlarım

“Z” harfinde topladıklarımı hiç okumak istemem

….üzerlerine notlar koyarım

kimisine; okudum anlamadım, bilmemki ne …der

kimisine; dikkat ! ahlaksız telafuzlar ihtiva eder

kimisine; bizim dünyadan değildir, başka diyarda seyreder…

..gibi notlar düşerim.

Bazılarının üzerine kalın harflerle sadece….

“Z” harfini koyarım , ama “Zonguldak gibi değil“

”Zıbıdı” gibi

…ne olursa olsun, bir türlü atamam.

Bir gün lazim olur diye

Ben….

Altı delik pabuçlarımı

Teresinde ter birikmiş şapkamı

İlikleri parçalanmış hırkamı….atamam

Hep onları yenilerinin yanına koyarım

Bir gün lazim olur diye

Aynaya baktığımda küçük burnumun,

Kıravat takdığımda terli atkımın,

Soğuktan buz tutmuş kulaklarımın,

„resimlerini elimde tutarım“

Bir gün lazim olur diye

Ben komşumu kıramam

Köyün öğretmeniyle dalaşamam

İmamında arkasından konuşmam

Bir gün lazim olur diye

Kanun-Ferman yapan Muhtarın

….Mühüründe gözüm yoktur

Encümen azalığınıda istemem

…yavukluma,

çeşme taşına yazdığım,

…seni seviyorum….  nağmemi silseler bile

ben onlarada kızamam

Bir gün lazim olur diye

….kendimide atamam

belki bir gün biryerlerde

birilerine lazım olur diye

Ben bu yazıyıda atamam

Doğduğumda „beşiğime“ koymuştular

İmza filanda yoktu altında

Sadece yazmıştılar

1947

……..iyiki atmamışım

……bir gün lazım olur diye.

Mehmet Sungur

26.02.2010