Neler görmüş bu Memleket

Bu gün yine eskilere takıldım, yaşım ile eş olan  yakın tarihimize. Neler gördük şu güzel Anadolu muzda. Kimileri konuşamadığı için, kimileri “fazla” konuştuğu için prangalara vuruldu.

Şükür bu günümüze derken (?)… bize verilen imkanları bizden daha çok hak edenlere neden verilmemişti diye üzülürüm. Kolaymı öyle… insanı konuştuğu için Memleketinden kovmak.

Kolaymı öyle(?) … konuştuğun için kovulmak, uzaklaştırılmak doğduğun Vatanından diyarı gurbetlere savrulmak.

Bu acı veren geçmişimizi bir çok vatandaşımız ortaklaşa paylaşmışlardır, hepsi farklı duygularla bir yerlere bir şeyleri not etmişdir; bu acılı günleri paylaşanlardan biriside Edebiyatımızın güçlü kalemi Nazim Hikmet Ran dır.

Otobiyografi sini  bir şiirle dile getiren büyük üstad Nazim Hikmet , kendisini ve trajik yaşamını nasıl anlattığını her okuduğumda kendimi bir büyük yoksulluklar diyarında hissederim.

Bu gün bu hissettiklerimi ve Nazim Hikmet , alttaki satırları yazarken neler hissettiklerini anlayabilmek için… insan kendisini bir an olsun onun oturduğu masada oturabilmeli, tutduğu kalemin mürekkebinin kokusunu hissetmelidir….

…buyurun !

Saygılar Sevgiler, her şey gönlünüzce olsun

Mehmet Sungur

——————–

Nazim Hikmet Otobiyografi

1902′de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag’dan Havana’ya

Lenin’i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924′te
961′de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951′de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52′de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21′den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan falan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir

(11.9.’61 – Doğu Berlin)

Unutulmayanlar… Ahmet Arif

Sevgililer gününü arkada bıraktık. Gelecek sevgililer gününe kadar kim bilir her birimiz neler neler yazmıyacağızki; o “kahrolası” sevgiler için. Bazen düşlerimizde, bazen çalışırken dize yaptıklarımızı kağıtlara aktarmakta acele edeceğiz. Sonra onları beğenmiyeceğiz, çöp kutusuna fırlatıp yeniden bir şeyler yazmaya başlıyacağız.

Ah o sevgi… ruhlarımızı her gün kemiren, dostu düşmanı olmayan o kahrolası sevmek yokmu!  … insan oğlu var olduğundan beri onun uğruna neler yazmadı ki.

Bazen dost dost diye bağırdı, bazen ah yarim, bazen de uğruna dağları deldi çölleri geçti; o kahrolası sevda uğruna neler yapmadı ki (?)

Kerem Aslı’sına Mecnun Leyla’sına kim bilir hangi duygularla yazmıştır; kim bilir hangi his ve hasret duygularıyla ; -Memleketim- şiirini yazmıştır Nazim Hikmet Ran. Neler hissetmiştir Nazim… Davet şiirini dize yaparken; kim bilir ?

Kim bilir ki o… Nazim Hikmet Ran, büyük üstat Anadolu sevdasını uzaklardan… çok uzaklardan dile getirdiği zaman;… ben onun yerinde olmak istemezdim, istemezdim.. çünkü o günleri düşünürken dahi soğuk ve ruhu olmayan bir zindanda kendimi hissediyorum.

Neler hissetmiştirki; Senin için Prangalar çürüttüm diyebilmiştir Ahmat Arif. Ben bu şiiri hep okuduğumda kendimi bu dünyalardan çok uzaklarda hissederim. Bana farklı duygular yaşatan bu şiiri Siz ler için buraya alıyorum ve Siz’leri Siz’lerle yalnız bırakıyorum.

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur 15.02.2011 23:49:18

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM

Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…

Yazar : AHMED ARİF

Siz ne dersiniz ?

Mehmet SUNGUR

Hiç görmediğiniz bir insanla dostluk kurabilirmisiniz ?

Biraz garip bir soru … diye düşünenler olacaktır. Hiçde garip değil diye düşünüyorum ; Siz ne dersiniz ?

Eskilerde Komşu ziyaretleri çok önemli idi; akşamları bir araya gelerek sohbetler yapılırdı, çay sohbetleri uzun olurdu , geç saatlere kadar sürer giderdi.

Gençler kendi aralarında oyunlar oynar, bazen toplu olarak türküler söylerlerdi. Ne oldu ? bu kadar güzel sohbetler öyle azaldıki , artık kimseler bu gibi sohbetlerden bahsetmiyor bile .

Tabii bu gibi toplantıların vesilesiyle insanlar birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulabiliyordu, karşılıklı sevgiler ve saygılar oluşuyordu.

Şimdilerde böyle ortamlar çok azaldı… belkide birçok yörelerimizde tamamen kayboldu.

İnternet dediğimiz bugünkü iletişim ağı bizlere oturduğumuz odadan dişarı çıkmadanda dostluklar kurabilme imkanlarını sağlıyor. Ne kadar iyi bilemem ama… tabii internetin birçok faydaları olduğu inkar edilemez . Bilinçli kullanabilmek doğrultusunda.

İşte benim sorduğum soruda burada başlıyor .

Hayatınızda hiç görmediğiniz bir kişiyle dostluk kurabilirmisiniz ? Yoksa… nasıl olsa yüzünü görmüyorum ; istediğim an ilişkimi keserim düşüncesi dahamı ağırlıklı oluyor.

Veyahutta… kesinlikle internette herhangi bir dostluk söz konusu olamaz diye düşünenlerdenmisiniz…?

İnternetdeki tüm insanlara karşı ön yargılı olmak esas prensiplerinizdenmidir ?

Nasılki , eskilerde olduğu gibi… Hadi komşuya gidelim dercesine… elinizin altındaki bir iki tuşla Site ziyaretleri yaparken “komşuya uğramak istiyorum” diye düşünüyormusunuz ? ve orada bir Makale veya bir şiir okuyunca; komşuda içtiğiniz bir bardak çayın tadını alır gibi oluyormusunuz ?

Yazılarını okuduğunuz İnsanların , yazdıkları yazılardan o İnsan hakkında bir fikir üretiyormusunuz ? … şiirlerini okuduğunuzda o kişinin dünyasına bakabiliyormusunuz ? onun Ruhunu anlıyabiliyormusunuz… veya anlamak istiyormusunuz ?

Eskilerde Mektup dostlukları vardı , hiç birbirini görmiyen İnsanlar karşılıklı Mektuplar yazar, dostluklar oluştururlardı… öylesi dahamı iyi idi ?

Veya internette sadece “anoniym” olarak kalmayımı tercih ediyorsunuz ? Okuduğunuz yazılara yorum yazmak yerine.. sadece seyirci kalmayı tercih edenlerdenmisiniz ?

Ben kendi düşüncemi söylemek istersem, şöyle tarif edebilirim:

Özel blogcu Sitelerin dışında olan Sitelere çok dikkatlı olarak yanaşırım, hele ticari amaçlı olan Sitelere uğramayı hiç istemem.

Blog yazarların Sitelerini ziyaret etmekten korkmam, ve orada yazılan yorumlar benim için çok ilginçtirler; orada Profesyonelce yazılmaz, herkes doğal düşündüğünü yazmayı tercih eder. Hatta yorum birakmayı “sanki bir görevdir” gibi düşünürüm.

Yazarlar hakkında fikir üretmeye çalışırım.

Şiir yazan blogcuları daha farklı algılarım ; çünkü şiir yazan İnsanlar Ruhlarından birşeyler vermeden şiir yazamazlar, onların dünyası farklıdır. Bende onları farklı değerledirmeyi tercih ederim. Onları anlamayı, onların duygularını hissetmeyi, yazdıklarında hangi dünyada olduklarını merak ederim. Herzaman olmasada çok zaman doğru tesbit edebildiğimi söyliyebilirim.

Sonuç olarak diyebilirimki ; internet üzerinden kurulan dostluklar gerçek dostluklar kadar sağlam olmaktan çok uzaktadırlar.

Akşamdan dostca biraktığınız “dostunuzun” sabahleyin e-postanızda bulduğunuz bir iletisi dünyanızı sarsabilir. Çünkü bir an kendinizi bir başka “filmde” bulursunuz. Birşey sorma şansınızda kalmamıştır. Yazdığınız iletiye cevap dahi alamazsınız… ve dersiniz kendi kendinize… bu nasıl bir dünya ? ve ceabınızıda kendiniz verirsiniz ; Eh ne yapalım….

Bu bir “SANAL DÜNYA” olur böyle şeyler sanal dünyada.

Fakat insanlara olan güveniniz bir daha sarsılır.

Sanal dünya yoktur…. Sahte dünya vardır ; sahte insanlar vardır , tıpkı bu dünyada olduğu gibi.

İnsan bu Dünyada nasılsa , İnternet dünyasındada aynı insan olmalıdır diye düşünüyorum.

Siz ne dersiniz ???

Mehmet Sungur            08/06/2010

Mevlana olmak zormu ?

Mevlana olmak zormu ?

Mehmet SUNGUR

Yıllardır hep sorarım kendime ; Mevlana olmak zormudur ? Tabiiki zordur diye cevaplar geçerdim. Bugün öyle olmadı.

Sabahleyin kalktığımda yine aklıma geldi “mevlana olmak zormu” ?. Yoook; hiçte  zor değildir diye bir cevap geldi içimden..ve devam ederek anlatmaya başladı.

Gel, ne olursan ol, yine gel.! Demişti Mevlana.

Yüzyıllardan beri bu cümleyi dilimizden düşürmeyiz, ancak tatbikine gelince biraz zorlanırız. Başka inancı olanları “kafir” olarak varsayarız. Meyhaneye arasıra uğrayanları, dinden çıktılar diye vasıflandırırız.

O büyük insan “Gel, ne olursan ol,” dediği zaman sadece insanı insan olarak düşünmek istemişti. Ayırım yapmadan…hiçbir ayırım yapmadan; dil,din, ırk ayırımı yapmadan söylemişti.

Birçok değerlerimizi korumakta başarılı olamıyoruz. Doğduğumuzda sadece insan olarak doğduğumuzu bazen unuturuz.

Eskilerde, bir yaşlı kimseyi gördüğümüzde ona saygı duyardık, otobüste kalkar yerimizi ona vermeyi bir özellik olarak algılardık.

Yorgun bir komşumuzun yorulduğunu anlamakta zorluk çekmezdik, yardımcı olmayı bir görev addederdik.

Ne oldu ? Neden bu kadar önemli değerlerimizi kaybettiğimizi görüp anlıyamıyoruz ? Hangi hırs bizim kalbimizdeki o değerleri azalttı ?

Kahvelerimiz hiç boş kalmaz. Sandalye bulamazsınız  girdiğinizde; dedikodunun her türlüsü mevcuttur. Konulara gelince içeriği tamamen boş olup, orda olmayanların hakkında hüküm vermektir.

Kimin ne kadar parası, hangi marka arabası, kaç dairesi vb. … tabiiki hiçbirini dışlamak istemem. Oldukları gibi gelsinler. Ama onlarda diğer insanları oldukları gibi kabullensinler.

Kimseyi ınancı, politik görüşü, ayrı dil konuştuğu için yargılamasınlar.

Karısını arasıra dövmiyenlerle “sen kılıbıksın” diye dalga geçmesinler.

Evin ihtiyacı olan parayı kumara vermesinler. Sosyal yardım almanın ayıp olmadığını…ancak sosyal dairelere yalan bilgi vermenin yalnış olduğunu bilsinler.

Eğer Mevlana’ın çağrısını anlıyabilirsek ? insan olduğumuzu unutmayız. O zaman hepimiz birer “Mevlana” olabiliriz… günümüzde biraz zor olsa bile (?)

Kadın hakk nurudur, sadece sevgili değil….

Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir.

Mevlana / Mesnevi I

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur        27/05/2010

Ruhumda bir cehennem var !

Ruhumda bir cehennem var,ateşi ısıtmıyor

Mehmet SUNGUR

Hani o giderken bıraktığın korlar vardı ya (!)
Hala bıraktığın yerlerde
Hergün birkaç bardak su
Hergün birkaç bardak “yudum”
Farkında bile olmuyor döktüğümün

Sana söylemiştim ilk tanışdığımızda
Birgün gideceksen eğer , bu ateşi yakma
Yok demiştin , bana ümitler vermiştin
Ama sen yok derken biliyordun..!
…biliyordun , yalan söylemiştin (!)

Gel !

korkma gel !… al bıraktığın o korları
Senin olsunlar
Yaz günleri yüreğine koyarsın
Benim gibi
Seni de ısıtmazlar , korkma …
Seni de ısıtmazlar

Ruhumda bir cehennem var..ateşi ısıtmıyor..

…ateşi ısıtmıyor.

Mehmet Sungur
20.02.2001
23:36

Sessizce……Sensizce…

…işte…o şarkı

mehmet SUNGUR

Bir şarkı mırıldanıyorum…

Sessizce……

Sensizce…

Seni düşündükçe.

Sahilde beraber söylediğimiz,

çılgınca haykırarak…

martı’ların eşliğinde…söylediğimiz o şarkı.

Bizim şarkımız…

Rüzgarlar saçlarını okşarken…

Ellerimiz kilitlediğinde

Uzaklardan el sallayan

Gemi yolcularını kıskandırirken beraber söylediğimiz

…işte…o şarkı

hatırlıyormusun ???

kulağına eğilerek mırıldanırdım..

senden başka kimse duymasın diye..

işte o şarkı…

o şarkımı sana yazdım

onu yalnızca sen duymalıydın

hüzünü olmayan bir mutluluk şarkısıydı o

senin için yazmıştım o şarkıyı

gözlerine bakarken yazmıştım

ellerini tutarken…bestelemiştim…

dudağına dokunup

yanağından öperken yazmıştım o şarkıyı

….işte o şarkı

şimdi onu mırıldanıyorum

ince ince..kimseler duymadan..dört duvar arasında

şu karanlık dünyamda.

Güneş bile korkuyor girmeye

Belkide saygı duyuyor hatıralarına

………..bıraktığın yoksuzluğa

sen benim batmayan güneşimdin..

………….güneşimsin sonsuzluğa kadar

mırıldanıyorum o şarkıyı değdiğin dudaklarımla

izdirabı sonsuz

mutluluğu arsız

…..işte bitmeyen bir nakaret….işte….o…şarkı

bizim şarkımız….bizim şarkımız… işte o şarkı…o ………….(!)

Mehmet Sungur            13.05.2010

Tarihimizde İz Bırakanlar

İstiklâl Marşı Şâiri

MEHMED AKİF Ersoy

Derleyen : Mehmet SUNGUR

Sevr antlaşmasından sonra düşman baskısına maruz kalan vatanın semâlarını kara bulutlar kaplamıştı. Asırlar boyu esaret nedir bilmeyen bir millet mahzundu, kederliydi… Bu vatan semâlarında dalgalanan şanlı sancak ve asırlar boyu vatan semalarını çınlatan Ezan-ı Muhammedi dinecek miydi?.. İşte bu esnada gönüllere su serpen ümit mayası aşılayan gür bir ses şöyle haykırıyordu:

“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak

Sönmeden Yurdumun üstünde tüten en son ocak.

O benim milletimin yıldızıdır, parlıyacak,

O benimdir, o benim milletimindir ancak!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım,

Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış? Şaşarım!

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım.

Yırtarım dağları, enginlere sığmam taşarım.”

Bu ses, Mehmed Akif in sesiydi. İstiklal marşıyla millete böyle sesleniyordu. Aynı ses, Balkan harbi esnasında; Beyazıt, Fatih, Süleymaniye camii şeriflerinden, milli Mücadele’de Balıkesir Zağanos Paşa, Kastamonu Nasrullah ve daha pek çok camilerden millete seslenmişti…

İlk önce ümitsizliğe karşı çıkmış, daha sonra fikir birliği için, İslam Birliği için çalışmaya başlamıştı.

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez”

diyerek tefrikanın dehşetine dikkatleri çeken Akif hiçbir vakit ümidini kaybetmiyordu. Şöyle sesleniyordu necib milletine:

“Değil mi cephemizin sinesinde iman bir

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir

Değil mi sinede birdir vuran yürek… Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz!…

Ve Mehmed Akif in dediği gibi yedi düvel saldırsa da bu cephe sarsılmayacaktı, sarsılmamıştı. İstaklal, Hakka tapan milletindi ancak… Ve “İla-yı kelimetullah” için didinen bir millete Cenab-ı Hakkın armağanıydı, ihsanıydı istiklal…

Mehmed Akif şiirleriyle, makaleleriyle vaazlarıyla bu milletin dertlerini dile getirmiştir. O hislenişiyle, heyecanıyla, yaşayışıyla bu milletten bir parçaydı. Bu necib milletin tercümanı, san’atkârı, bir temsilcisiydi. Bu yüzdendir ki millet onu muhabbetle bağrına basmış, aradan yıllar geçmesine rağmen unutmamıştı. Unutmayacaktı da… Her sabah vatan evladları “İstiklâl Marşı “nı gür sesle söylemekte, mânâsını ruhlarına sindirmektedir…

Hayatı-Şahsiyeti

Mehmed Akif in hayatına bakıldığında onu vatan şairi, İslâm şâiri yapan unsurların ne kadar yerli ve asil olduğu görülecektir.

Akif, 1873 yılında Fatih Sarıgüzel semtinde her köşesine Kur’an sesi sinmiş mütevazi bir evde dünyaya geldi. Babası, Fatih müderrislerinden İpekli Tahir Efendi’dir. Annesi Buhara Türklerinden Emine Şerife Hanım’dır.

Çok âbid ve zâhid ebeveynin çocuğu olmak saadetini tadarak dünya misafirhanesinde günlerini geçiren Akif, henüz çok küçük yaşından itibaren anne ve babasından ibâdetin vecdini, zevkini, heyecanını tadarak hayat mektebinin ilk basamağını adımlamaya başlamıştı.

Konuşmaya başladığı andan itibaren babası ona Kur’an-ı Kerim’den âyetler ezberletmeye başlamıştı.

Henüz dört yaşındayken de Fatih’te Emir Buharî mahalle mektebinde ilk tahsiline başlamıştı. Daha sonra yine Fatih’te muvakkitha’nenin yanında ilk mektebe devam etti. Ardından Fatih Merkez Rüştiyesini ve daha sonra da Mülkiye’nin idâdî kısmını bitirdi.

Bu tahsil devresi esnasında bir taraftan da babasından Arapça, fıkıh, tefsir gibi dinî ilimler tahsil etmekte, Esad Dede’den de Farsça dersleri almaktaydı. İlme ve ilim tahsiline doymak bilmiyordu âdeta…

1887 senesine kadar tahsil hayatı kesintisiz devam etmiştir. Bu sene içerisinde üst üste gelen iki acı, Akif i kedere boğmuştur. Hem hocası, hem arkadaşı olan babası bu sene içerisinde vefat etmişti. Pederinin vefatından sonra büyük Fatih yangınında evleri yanmıştır. Bu hadiselerden sonra ailesinin mesuliyeti de omuzlarına yüklenen Akif, Halkalı Ziraat ve Beytar Mektebine girerek yüksek tahsilini tamamlamış ve hayata atılabilecek duruma gelmiştir.

Okulu bitirdiği 1893 senesinden memuriyetten ayrıldığı 1913′e kadar çeşitli vazifelerle Anadolu ve Rumeli’de bulunmuştur. Memuriyeti esnasında bir yandan da, Halkalı Ziraat ve Ziraat Makinesi mektepleriyle, İstanbul Darülfünununda edebiyat ve kitabet dersleri vermiştir.

Balkan harbinin arkasından memuriyetten ve Darülfünundan istifade etmiştir.

Akif o andan itibaren bütün mevcudiyetiyle vatan hizmetine koşmuştur. Balkan faciasını müteakip İstanbul’un selâtin camilerinde binlerce İstanbulluya verdiği vaazlarında mağlubiyetin sebeblerini tahlil ediyor ve ümitsizliğe yer verilmemesini ihtar ederek ümidvâr olmalarını, ayrılığa asla yer verilmemesini, birlik ve beraberlik içerisinde olunmasını, Cenab-ı Hakka bağlılıktan ayrılınmadığı müddetçe zaferin er geç kendilerinin olacağını söylüyordu.

Akif, 1918 yılında İslam’a yapılan hücumlara ilmi cevap vermek ve saldırıları ikna edici delillerle susturmak, İslam Âleminde ortaya çıkan birtakım dinî meseleleri halletmek için kurulan “Darül Hikmet-il İslâmiyye” de vazife yapmıştır.

İstanbul’da hizmet vasıtasının tamamen kaybolması üzerine de mücadelesini sürdürmek üzere Anadolu’ya geçmiştir.

Milli Mücadele’de Akif

Milli Mücadele saflarında yer almak için Ankara’ya giden Akif i çeşitli bölgeleri dolaşarak halkı aydınlatırken görüyoruz… Vaaz ve nasihatlarıyla mücadelenin ehemmiyetini dile getiren Akif, her gittiği yerde büyük alâkayla karşılanıyordu.Konuşmalarıyla milletin hissiyatını dile getiriyor. Milletin hissiyatına, ruhuna hitap ediyordu.

6 Şubat 1920 günü Balıkesir Zağnos Paşa Camiini tıklım tıklım dolduran ahâliye şöyle sesleniyordu Akif:

“Ey cemaati Müslimin! memleketlerinizi kurtarmak için devam eden mücâhedâtımızda bir noktaya son derece dikkat etmelisiniz! Bu hareketlerin, bu himmetlerin sırf müdafai din ve vatan gayesine müteveccih olduğu yar ve ağyar nazarında tamamiyle anlaşılmalıdır. Fırkacılık, menfaatcilik, komitecilik gibi hislerden külliyen müberra olduğuna yakındakilere uzaktakilere tamamiyle kanaat gelmelidir. Bu kanaati zerre kadar sarsacak bir harekete, bir söze kimse tarafından meydan verilmemelidir.”

Yine devamla şöyle diyordu:

“Cemaat içinde herkesin uhdesine düşen bir vazife-i vataniye, bir farizâ-i diniye vardır ki onu ifa hususunda zerre kadar ihmal göstermek caiz değildir. Bu hususta hiçbir fert kenara çekilerek seyirci kalamaz. Çünkü düşman kapılarımıza kadar dayanmış, onu kırıp içeri girmek, harîm-i namus ve şerefimizi çiğnemek istiyor. Bu nâmerd taarruza karşı koymak, kadın, erkek, çoluk çocuk, genç, ihtiyar… Her fert için farz-ı ayın olduğu, bir lahza hatırdan çıkarılmamalıdır.”

Akif in bu vazlan kulaktan kulağa her tarafa yayılıyordu. Kastamonu Nasrullah Camiinde verdiği vaaz ise Yurdun çeşitli yerlerinde camilerde okunmuş, bastırılarak her tarafa dağıtılmıştır.

İstiklal Harbi esnasında I.Büyük Millet meclisine Burdur mebusu olarak giren Akif bu devrede 17 Şubat 1921′de İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Millet meclisince yüzlerce şiir arasından seçilerek 12 Mart 1921′de kabul edilen İstiklal Marşı, mecliste tekrar tekrar okunmuş, vecd içerisinde ayakta dinlenmiştir…

Bu esnada yazdığı şiirler dillerden düşmüyordu. Cepheye giden kahraman Mehmedçiğe şöyle sesleniyordu Akif:

“Yurdunu Allaha bırak çık yola

“Cenk”e deyip çık ki vatan kurtula.

Böyle müyesser mi gaza her kula

Haydi, levend asker, uğurlar ola.”

Bütün şiddetiyle Anadoluya saldıran düşmanlar karşısında imanlı göğsünü siper edenlere kuvve-i maneviyye olarak Akif in sesi çınlıyordu siperlerde:

“Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz;

Bu yol ki hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz.

Düşer mi tek taşı, sandın, harîm-i namusun?

Meğer ki harbe giren son nefer şehid olsun.”

…Ve azimle, imanla büyük savaştan yüz akıyla zaferle çıkılmıştı.

Akif in İstiklal Harbinden sonraki devresi vatandan cüda geçmiştir.

Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine 1923′te Mısır’a gitmiştir. Daha sonra aralıklarla tekrarlanan bu Mısır seyahati, 1926′dan 1936′ya kadar 10 sene fasılasız sürmüştür. Bu devrede Akif fikrî mesâisi yanında Mısır Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde Türk edebiyatı dersi okutmuştur.

1936 senesi sonlarında hastalanması üzerine Vatana dönen Akif, 26 Aralık 1936 günü akşamı Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Aziz naşı ebedî âlemin ilk kapısı olan Edirnekapı’daki şehitlikte bulunan mezarlığa binlerce gencin elleri üzerinde taşınmıştır…

Fikirleri-şahsiyeti

Akif, İslama ruhu canıyla bağlı bir şahsiyet olarak İslâmı lisanı hali yanında kaliyle de müşahhas olarak anlatmıştır. Akif, İslamiyetin gericilik ile asla alakası olmadığım, müsbet ilimlerle dinî ilimlerin beraber götürülmesi lazım geldiğini söylüyordu.

Miskinliğin İslamiyyette yeri olmadığını bilakis İslamiyyetin gayret dini olduğunu haykırıyordu. Şöyle diyordu Akif:

“Şehâmet dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır, Hakiki Müslümanlık en büyük bir kahramanlıktır.” İslam Birliği’nin önde gelen savunucularındandı. Mekteplerde, ahlaktan millî şuurdan, inançlardan taviz verilmeden tedrisat yapılmasını müdafaa ediyordu…

Gençleri çalışmaya, gayret etmeye, yükselmeye teşvik ediyordu.

Zaten kendi tahsil hayatı gelecek nesillere müşahhas bir misaldi. O, yüksek tahsili esnasında aynı sınıfta bulunan Ermeni ve Yahudi gençlerle birincilik mücadelesi yapmış, “Bir gayrı müslimden geri kalmamak için” vargücüyle çalışmış ve her ikisini de geçerek sınıfının ve okulunun birincisi olmuştur.

Akif gayet mütevazi bir şahsiyetti. İnancından asla taviz vermezdi. Dine karşı vaki en ufak hücumlara tahammül edemez, derhal ona haddini bildirmek isterdi. Bu vasıfları yüzündendir ki milletle arasında muhabbet bağları örülmüş ve her zaman hayırla yâdedilmiştir.

Eserleri

M.Akif in düz yazı eserleri de varsa da en fazla manzum eserleriyle tanınmıştır. Manzumeleri SAFAHAT adı altında bir kitapta toplanmıştır. Safahat şu yedi kitaptan meydana gelmiştir: Safahat, Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hâtıralar, Âsım, Gölgeler…

Mensur eser olarak: Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad’da yüz kadar makale ve hasbuhali yayınlanmıştır. Ayrıca 50 kadar tercümesiyle 10 kadar mev’izesi vardır.

Arapça, Farsça ve Fransızca’ya vâkıf olan Mehmed Akif in tercüme ettiği başlıca eserler şunlardır: Müslüman Kadını (Ferid Vecdi Bey’in eseri) Hanoto’ya Karşı İslâmı Müdafaa, Anglikan Kilisesine Cevap (Abdülâziz Çaviş), İçkinin Beşer Hayatında Açtığı Rahneler (Abdülâziz Çaviş), İslâmlaşmak (Said Halim Paşa)

Derleyen : Mehmet Sungur

Bu yürek Seni unuturmu….!

Bütün  ANNELER  için

Bu yürek Seni unuturmu….!

mehmet SUNGUR

Nasıl unutsun Seni bu yürek ?

Bıraktığın korlar hala yanıyor

..öyle vedalaşmadan gittin ?..gitmeliydin..

biliyorum.. gitmeliydin…

biliyorum ..biliyorum..bili….m !

mavı gözlüm, sarı saçlım…

mayısta yayla rüzgarlarını koklayan, yukarı dağlara bakan…

biraktığın korlar hala yanıyor….!

sönmedi, sönmiyecek..sana gelene kadar..

..benim … mavı gözlüm, sarı saçlım…

ben sussam…yürek razı değil

razı değil bu yürek susmaya

isyan ediyor geceleri..

bazen sabahlara kadar

bana bir resmin kaldı.. o eskiyen nufusundan

kokluyorum,

..senin kokuların yok onda… genede yetiyor bana..?

ben azınada razıyım …çünkü çok nedir bilmedimki

mavı gözlüm, sarı saçlım…

baharı görmeden, yaylaya gitmeden

soğuk sulardan içmeden…beni bakıp büyütmeden

..niye gittin ?

gitmelimiydin ???? ..gitmelimiydin… yüreğim benim ??? gitm…….din ?

mayısın onbeşiydi…sene elliikiydi,

bir Perşembe günüydü… bahardı…

ruhu olmayan bir bahardı

…ama biz beraber sönmüştük

üşüyordum..hala üşüyorum

mayıs ayı gelince; sevmiyorum mayıs ayını….sevmiyorum

nasıl sevemki ? ..seni benden aldı…kopardı, dünyamı sarstı…sarstı dünyamı (!)

…söyle !

Nasıl unutsun Seni bu yürek

Bıraktığın korlar hala yanıyor……

Daha kırkında bile değildin

Bense beşimi doldurmuştum

Susmak istiyorum ama…

Yürek isyan ediyor

….isyan ediyor bu yürek….yokluğuna !

ben sussamda …ben sussamda….ben …suss…..da….sussa…..

yürek isyan ediyor ! yürek  …..is…….n

isyan ediyor bu yürek….yokluğuna. Rahat uyu mezarında….canım anam ……!

Mehmet Sungur            03.05.2010

Türk tarihinde Kadın

Türk tarihinde Kadın

 Derleyen: mehmet SUNGUR

Bu millet modern olmaya devam edecekse, bu; kadınlar sayesinde olacaktır.
Kadınlar..!  özgürlüğünüzü ve ruhunuzu baskılardan kurtarın.
Mustafa Kemal Atatürk

Eski Türk boylarında kadın özgür ve eşit bir toplumsal konuma sahipti.

Ziya Gökalp’e göre eski Türkler “hem demokrat, hem de feminist” idiler.
Türklerde feminizmin birinci nedeni, toplumda var olan demokrasi, ikinci nedeni ise Türklerin o zamanki dini olan şamanizmin, kadındaki “kutsal” güce dayanmasıydı.
Hukuksal açıdan kadın ve erkek tamamen eşitti.
Erkeğin yanlızca bir tane “zevce”si, yani karısı olabilirdi.
Kadınlar doğrudan doğruya hükümdar, kale muhafızı, vali ve elçi olabilirlerdi.
Kızlar, kendileriyle evlenmek isteyen erkeklerle bir çeşit düello yapıyor ve kendilerini yenemeyen erkeklerle evlenmiyorlardı.

Ev, karı ile kocanın ikisine aitti. Çocukların velayeti konusunda baba kadar ana da hak sahibiydi.
Eski Türk topluluklarında, devlet başkanlığı hatun-hakan’ın ortak sorumluluğu ile yürütülürdü. Yasa niteliğindeki emirname’ler, her ikisince imzalanmadan uygulanamazdı.
Kadın devlet yönetiminde, hatta askerlik ve sporda bile etkin rol oynuyordu. Elçi kabulü dahil, bütün önemli törenlerde, hakan ile hatun beraber bulunurlardı. Kadınlar savaşın her aşamasında erkeklerle eşit koşullarda katılırlardı. Hatun bizzat savaş kurulunun üyesiydi.
Tarihte devlet başkanlığı yapmış ilk kadınlar da Türklerdi.
Delhi Türk Devleti’nde Raziye Sultan, Kirman’daki Kutluk Devletinde Türkan Hatun bunun en ünlü örneklerini oluşturuyordu.
Türklerin İslam’ı kabul etmelerinden ve Anadolu’ya yerleşmelerinden sonra bile bu kültürel etkiler, belirli ölçüler içinde, azalarak sürebilmiştir.
Eski Türk kadınlarında örtünme ve erkeklerden kaçma yoktu.
Şerafettin Turan, Arap gezgini İbni Fadlan’ın onuncu yüzyıldaki Türk kadınının yabancı erkeklerden bile kaçmadığını ve bedeninin hiçbir yerini saklamadığını görerek, hayretler içinde kaldığını aktarıyor.
Aynı kaynağa dayanarak, Bulgar Türklerinde kadınlarla erkeklerin birarada nehirde yıkandıklarından söz ediyor.
Türklerin İslam dinini kabul etmelerinden sonra da “kadın”a Arap ve İranlılardan farklı yaklaşımlarını sürdürmüş, geçmiş birikim dolayısıyla da kültür farkının yansıması olmuştur.

İslamın kadına bakış açısını, kadınla ilgili olarak getirdiği kuralları anlayabilmek için, İslam öncesi Arap toplumlarında kadının hangi koşullar içinde yaşadığını ve konumunu bilmekte yarar var.
Kuran’ın “cahiliyye” dönemi olarak adlandırdığı İslam öncesi Arap toplumlarında, kadın Türk toplumlarının tersine, toplumun en aşağılanan öğesini oluşturuyordu.
Bazı hayvanlar, örneğin deve bile kadından daha değerli sayılmaktaydı. Kız çocuklarının ölüme terk edildiği, hatta diri diri gömüldüğü durumlar yaygındı. Kız çocuk doğuran kadınlar cezalandırılıyor kadın mal gibi satılıyordu.
Erkek istediği kadar kadınla evlenebiliyor ve dilediği zaman terk edebiliyordu.
İslam dini Arap kadınını işte bu konumdan aldı ve hiç değilse erkeğin yarısı kadar haklara sahip olduğu bir konuma getirdi.
Bu gelişme, İslam’ı kabul eden Arap kadını için büyük bir ilerleme, ama Türk kadını açısından da aynı ölçüde gerileme anlamı taşımaktadır.
İslam dinini ilk kabul eden Türkler, Karahanlılar ve Hakaniler (926) oldular. 990-1000 yılları arasında da onları Selçuklu Türkleri izlemiştir.
Kadının da bir insan olduğu, Arap toplumunda, ancak İslam dini sayesinde kabul edilmiştir.
İslam dinini kabul ettikten sonra, Türk toplumu da ağır ağır değişmeye başladı. Bu konuda, dinin getirdiği kurallardan çok, İran ve Arap kültürlerinin olumsuz etkileri görüldü.
Eski Türk destanları kadını hep yüceltirken, Türklerin İslam dini kabulünden sonra, 1070 yılında yazılan “Kutadgu Bilig” artık kız çocuğunu değersiz sayıyor, kadınların örtünmemelerini eleştiriyordu.

Örtünme olayı ancak Fatih döneminden sonra, özellikle Bizans’la ilişki içine girilmesinin etkisiyle başladı.
Çok kadın ile evlenmek, harem oluşturmak gibi uygulamalar daha çok saray ve saray çevresinde yerleşti.
Evlenmede kızın rızası alınması giderek kaybolurken, boşanmak sadece kocanın hakkı olarak görülür oldu.
Mirasta kadının payı azaldı mahkemelerde iki kadının tanıklığı bir erkeğe eşit sayıldı.
Kadın eğitim olanaklarından yoksun bırakıldı, sokağa çıkması sınırlandı hatta bazı durumlarda tamamen yasaklandı.
Türk kadının konumundaki iyileştirmeler Tanzimattan sonra yeniden başladı.
Kız çocuklarının ilk ve orta okullara gitmesine 1858 yılında izin verildi, ebe okulu ve kız öğretmen okulu açıldı. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra ilk kız lisesi açıldı.
Atatürk, Türk kadınına çağdaş bir konum kazandırma düşüncesini uygulama çalışmasına başladı ve kadının “vatandaş” sayılmasına bile karşı çıkan milletvekillerinin neredeyse çoğunlukta olduğu bir Meclis’te ve Kurtuluş Savaşı’nın en korkulu günlerinde, Türk kadının en ileri toplumlardaki yasal haklara sahip kılmak için ilk adımları attı.

Bu sürecin son aşaması olarak Türk kadını 5 Aralık 1935’te Seçme ve Seçilme Hakkına kavuştuğu zamanlar, demokrasinin beşiği sayılan bazı batı ülkelerinin kadınları henüz bu hakka sahip değildi.
Türk kadının, Atatürkçü bir devrim anlayışı içinde elde ettiği kazanımların önemini iyi değerlendirebilmek için İran Cumhuriyeti’nin devrimini, İran kadınına layık görülen konumu incelemekte yarar var.
Dünyada yalnız son altı bin yıldır ataerkil düzen görülmektedir. Daha önce tam bir milyon yıl, toplulukları kadınlar yönetmiştir.

Ahmet Taner Kışlalı – Siyaset Bilimi

Benim Dünyam

Bazen çekilirim benim dünyama

Mehmet SUNGUR

I

bazen çekilirim benim dünyama

yalnız bana… benim olan kendi dünyama

orda bulurum bu dünyada olmayanları

yalnızlığı sessizliği

karanlık gecelerin ıssızlığını

II

orda bakarım gökyüzündeki yıldızlara

…bakarım onlarında yalnızlıklarına

her biri bir kenarda kendi dünyasında

sonsuz boşluklarda yalnız başına

III

her birinin ruhunda yanardağlar vardı

şimdi sönmüşler kuru küller gibi

mırıldanırlar eski şarkıları

ruhumda inleyen nağmeler gibi

IV

bazen çekilirim benim dünyama

orda sahte yüzlüler yoktur

yoktur orda sahte dostlar

kimse yalan söylemez bana orda

gülmezler yalandan yüzüme

günahımı sevabımı söylerler

V

bazen çekilirim kendi dünyama

seyrederim ordan burdaki dostlarımı

kimi yalancı..kimi sahtekar

kimi aciz kalmış… sözde lütufkar

hiç dönmek istemem bu dünyaya

ne varki burda yalandan başka

VI

dökeriz iltifatları çay sohbetlerinde

bazen hüsrana boğarız dostlarımızı

bin yalan söyleriz dil kırılmadan

sevgi sözleri…saygı sözleri

VII

bazen çekilirim kendi dünyama

orda bulurum gerçek dostlarımı

hiç dönmek istemem geriye

orda kalmak isterim…

orda …yalanı olmayan…sahte dostları bulunmayan

boşluklarda enginlere ışık tutan

yıldızlar gibi

VIII

sayarım ışığı sönmüş..ruhu boşalmış

engin boşluklarda dost bekler gibi

bir nesne rengini bana yansıtan

gel sende diye seslenir gibi

…seslenen yıldızların yalnızlığında

IX

ruhlarındaki korlar sönmüş

kıvılcımlar yok olmuş ruhlarında

soğumuşlar ..boşalmışlar onlarda

…kendi dünyalarında

X

bazen çekilirim benim dünyama

orda bulurum gerçek dostlarımı

yalansız dolansız

sahte olmayan dostlarımı

kimse yalan söylemez

yalan söylemez orda kimse

çikar uğruna

XI

orda gülücükler yalan değildir

merhabaların içi doludur

orda yoktur sahte elbiseler

yoktur orda sahte kıyafetler

XII

orda giyer kuşanırlar yakışanları

giymezler süslü

sürmezler püslü

sahte maskeleri yoktur

öz ‘dürler öz’leriyle

aynen oldukları gibi

XIII

bazen çekilirim benim dünyama

seyrederim bu dünyayı kendi dünyamdan

karanlıklarda yalnız olan

ruhları kül olmuş yıldızlar gibi

XIV

….bazen dönmek istemem geri

ne varmışki burda yalandan başka

Mehmet Sungur

10.04.2010

Duymak..işitmek değildir

Mehmet SUNGUR

Duymak işitmek değildir

Hissetmektir duymak

Duymak bir başka “sesdir”

Bir nağmedir gönüllerde

Sesin çok güzel Canım , bir boş iltifattır….

…eğer onu duymadıysan ?

.

İşitmek yeterli değildir

Hissetmedikten sonra

Sormayın sevdiklerinize

Beni işittinmi ? …

Beni duydunmu diye nağmeler yakın..

…yakın nağmenizi duyarcasına

.

Duymak işitmek değildir

Hissetmektir duymak

Duymak işittiğini duyabilmektir

Ruhunda nağmelerle

Kalbinde sevgilerle

Duyabilmektir…duymak

.

…annenin sesini duymak bir başkadır…

su gibi hava gibi bir yaşam kaynağıdır

sever koklar seni.. bazende döğer..?

üzsede….

dövsede……

arkandan gözyaşı döker

.

Bacın ağlar.. mendil arar cebinde

Dökülür gözyaşı inceden ince

….nerde kaldın “kafir” hani nerdeydin…?

niye beklettin yolunu… ? sitem ‘ cesine

kilitler göğsüne …ölürcesine

ve …seni hisseder delicesine.

.

Duymak işitmek değıldir

Duymak hissetmektir delicesine

.

Mehmet Sungur

03.04.2010 23:51

Açık Mektup

……. Bazı “keresteler” gibi (?)

Mehmet SUNGUR

Mobilya Üreticilerine  Açik Mektup :

1 ) Ürettiğiniz Mobilyalar çok hırçın, ilk gördü ` lerde olduğu gibi değiller.

2 ) Renk ve Disaynlari Hava şartlarına göre değişiyor.

3 ) Bazen Gecenin  2…sinde , 3…..ünde azami fıttırıyorlar. Çoğunlukla Kocam “kahveden “ geldiği zaman.

4 ) „İnsanların „ dahi uzanamadığı yerlere uzanıp iz birakıyorlar.

5 ) iz biraktıkları yerler kararıyor , morarıyor, sonrada sararıyor ; bir hikmettir herhalde.

6 ) Sizden asgari beklentimiz:

Kiyafet altında kalan kısımlarımıza değsinler bari… anladınızmı..?

…niye`mi ?

…. çünkü Doktor bey efendiye cevap vermekten usandım artık !

Şimdi anladınızmı ..?

… anlamadınız galiba ?… belki ben anlatamadım ;

Doktor bey her zaman soruyor, şey…, diyorki…. H…. e..  hanım Gözünüze ne oldu öyle…? diye soruyor..

Tabii, doğal olarak Dolap çarpti diye cevaplıyorum.

Şey… bazende diyorumki (değişiklik olsun diye) ben dolaba çarptım..diyorum (?)

Anladınız …?? ..anladım.. şimdi anladınız.

7 ) Çünkü Dolaplarınızın bir diğer özelliğide ( kendisini aşan bir özellik) toplumda sorulan sorulara ( pardon.. tabii izlerle ilgili) ….dolap çarptı , veya ben dolaba çarptım diye yanıt vermek en iyi olanıdır diye bizi yönlendirmeleri.

8 ) İlahi kudret; bu dolaplarınızı biraz daha „medeni“ demiyorum fazla  bir istek olur…ama insanca, ortak yanımız olan insanca üretemezmisiniz ?

9 ) Çünkü bazi evlerde ; çok sakin,duygulu,sorumluluk taşıyan,çekmecesini sevmekten biraz daha öteye,ona saygi duyan,dolap gözlerinin geleceğini düşünebilmek kaygısını taşıyan, göğsüne koyulan kitapciği bağrina basan` larada, bin sükürler olsun rastliyorum.

Ha demek`ki mümkün. Peki ..neden ? “ mümkün”  olanlar… mümkün olmuyor bazi dolaplarda ?

10 ) Onların Kerestesi (ağacı) bizim yaşadığımız diyarda solunum yapmıyorlarmı ?

11 ) Durdurun bu  fiziksel güçlü kerestelerden imal ettiğiniz “Dolapları” !!!

Anlayın artık bu böyle olmamalıdır…. Lütfen  !

12 ) ….hem biliyormusunuz ?

bu artik bir ferdi mesele değil, mili bir meseledir,

bir savaştır, bir kavgadır, „ BİR  ULUSAL GÖREVDİR“ !

Güçlü Kalemlere ev ödevidir.

Yurtta sulh cihanda sulh evde başlar…!

Mehmet Sungur         13.02.2010

Hamsi bitti…!


Mehmet SUNGUR

Gel !…otur yanıma dostum dertleşelim ( )

Şapkanı dizinin üstüne koy 

Çaylarıda söyleyelim.

Çikar o eski tütün tabakanı cebinden

Saralım birer sigara o sarı Muş tütününden

Öyle defter kağitlarına değil eskisi gibi

En son „model“  Yeni kağitlarla…(?)

Çektikce dumanını…dumanını çektikce içimize

Dönelim o eski yıllara.

Hatırlarsın  değilmi ?

Karşı tepeden bir boru sesi gelirdi

Duyan kulaklara müjde nağmeleri gibiydi

Omuzlanırdılar tenekeleri genci yaşlisi

Kimi paslı kimi eğik; kimininde sapı kırık

koşardılar yalın ayak,

…yalın ayak koşardılar denize doğru

Falgoz derlerdi “oranın” adına

Orda satardılar HAMSİ´yi

Asfaltsız yolun hemen yanında

Küçük  derenin bittiği yerde, yeni adıyla Yeşilyalı’da

Arsin’in hemen yanında, Araklı yolunda.


Bol olurdun inci gözlüm , gümüş fistanlım

Beslemiştin tarih boyu köylünü

Kuş olurdun tane tane soframızda

kızgın kiremitlerde yatmaktan korkmazdın

altına incir yaprağını yatak

üstüne incir yaprağını yorgan

soframızda tüterdin buram buram

Benim inci gözlüm, gümüş fistanlım

Tarih seninle başlamıştı “ Karadenizde”

Beslemiştin dinlisini dinsizini, sevinçle

Yumak sürülerle gelirdin sahilimize

Koşardın bize doğru…sanki özlercesine

Beslemiştin arlısını arsızını

Süslemiştin  “paşa” sofralarını

aah…benim inci gözlüm, gümüş fistanlım

Sana ihanet edenler utansın

Utansınlar !

yüzdüğün denizleri kirletenler;

utansınlar sonsuzluğa kadar

senin, dünyanın  ”içine edenler”

benim inci gözlüm, gümüş fistanlım


Çernobiller mavi „güller“ değildir

Beton armalarla sarsalar bile

Sen yalnız kalmıyacaksın gittiğin yerlerde

Geleceğiz arkandan gaz maskelerimizle

gelecegiz…!

Üzülme inci gözlüm…gümüş fistanlım…geleceğiz !


Çekildin gittin vedalaşmadan başka diyarlara

Selam bile bırakmadın arkanda

Kader dostluğumuz bitmiyecek seninle

Varmi sofranda yerin?

Gelsek kabul edermisin?

Belkide tanimazsin bizi…!

GAZ maskelerimizle.


Düşünmedik sormadık bakmadık uzaklara

Bugün bugündür dedik görmedik yarınlara

Aklımızdan geçmedi bıraktığımız nasıl bir miras

Bir KARADENİZMİ ?

yoksa…?

KARA bir DENİZMİ

gelecek kuşaklara

benim inci gözlüm, gümüş fistanlım

Gel ! otur yanıma dostum …dertleşelim ( )

Mehmet Sungur

25.03.2010 22:35

Doğa bize emanettir, onu gelecek kuşaklara temiz bırakalım !


Unutulan Şairlerimiz

Mehmet SUNGUR

Unutulan Şairlerimiz: Nigar Binti Osman


Bilinen ilk kadın şairden, yani M.Ö. 2400 yılında Akad kralı Sargon”un kızı olarak karşımıza çıkan prenses ve baş rahibe

Enheduanna”dan günümüze kadar tüm medeniyetlerde “kadın şair” hep erkeğin gerisinde kalmış, var olanlar ise şiirlerinde büyük oranda “erkekçe” anlatımı yeğledikleri için, şiire ve dile ne kadar hakim olurlarsa olsunlar, aktardıkları duyguların samimiyetten uzak olması nedeniyle yeteri kadar ilgi görmemişlerdir.

Kadın şair olarak dünya üzerinde ünlenmiş isimleri saymak isteseniz eğer

edebiyatla profesyonel olarak ilgilenmiyorsanız- Sappho ve Sylvia Plath”in yanına bir üçüncü isim bulmakta zorlanırsınız.

Yani kadının şiire katkısının azlığını sadece bizim değil, insanlığın sorunu olarak algılamak yanlış bir yaklaşım olmayacaktır.

Türk edebiyatında ise 15. yy. sonlarına kadar bilinen tek kadın şair, Selçuklular döneminde yaşamış bir falcı olan Müneccime Hatun.

Bu tarihten sonra tek tük ortaya çıkan ve özellikle Tanzimat”tan sonra sayıları çoğalmaya başlayan kadınların ise çoğu saraylı ya da saraya yakın, eğitim ve kültür düzeyi yüksek ailelere mensup olup, tahsillerinin yanında ayrıca özel hocalar tarafından eğitilmişlerdir.

Özellikle Arapça, Farsça(son dönemlere doğru Fransızca) ve dini bilgiler üzerine inşa edilen bu eğitimin etkisiyle olsa gerek; kadın şairlerin bir kısmında dini unsurlar baskın olarak göze çarpmaktadır.

Osmanlı dönemi kadın şairlerinden bir bölümü kendilerini sadece şiirle sınırlandırmamış, bunun yanında öykü ve roman da yazdıkları gibi bestekarlık, hattatlık gibi sanatın diğer alanlarına da el atmışlardır.

* * *

ZEYNEB HATUN:

Divan edebiyatında bilinen ilk kadın şairdir. Asıl adı Zeynü”n-nisa olup Kastamonulu bir ailenin kızıdır. Arapça ve Farsça”nın yanı sıra musiki konusunda da bilgisi ve bestekarlığı vardır. Şiirlerinde sade ve samimi bir dille özellikle kadınsı duyguları yansıtmıştır.

Aşk, ayrılık ve vuslat konularında şiirler yazan Zeyneb Hatun”un bir de Divan”ı olduğu ileri sürülse de günümüze kadan bununla ilgili bir belge bulunamamıştır.

Kesf et nikâbını yer-ü gökü münevver et

Bu âlem-i anâsırı firdevs-i Enver et

İki cihanda kılmamışum nesyene hemin

Yâ Rab habibinün bana valsın müyesser et

Depret lebüni cûşa getür hevz-i kevseri

Anber saçunı çöz cihânı muattar et

Zeyneb ko meyli zinet-i dünyaya zen gibi

Merdâne var sade-dil ol terk-i ziver et

MİHRÎ HATUN:

Belayi mahlasıyla şiirler yazan Mehmet Çelebi bin Yahya”nın kızıdır. Asıl adı Mihrunnisa ya da Fahrunnisa olup, Mihri mahlasını babasından almıstır. Yaşamı Amasyada geçmiş, hiç evlenmemiştir. Özellikle dönem şairlerinden Necati”nin etkisi altında kalmış, onun şiirlerine nazireler yazmıştır. Tarihçi Hammer tarafından “Osmanlılar”ın Sappho”su” olarak betimlenen Mihri Hatun”un yaşamı ve eserleriyle ilgili Sennur Sezer de “Türk Safo”su Mihri Hatun (Belgesel Anlatı)” isimli bir çalışma yapmıştır. Mihri”nin bilinen tek eseri  divan”ıdır.

GAZEL

Sen vâr iken ey dost banâ yâar gerekmez

Cevrin çekeyim gayri vefâdâr gerekmez

Cevrin de vefâdır bana derdin de vefâdır

Bîmar dile bir dahi tîmar gerekmez

Cânâ bu cihan içre vefâdâr sanemler

Her kûşede gerçi nicesî vâr gerekmez

HUBBİ HATUN:

Asıl adı Ayşe olup Hubbi mahlasını kullandığı için Hubbi Hatun diye anılır. 16, yüzyıl kadın şairlerindendir. II. Selim”in hocası Şemsettin Efendiyle evlenmiş, bu evlilikten üç çocuk sahibi olmuştur. Arapça ve Arap edebiyatına hakim olan Hubbi Hatun dönemin en beğenilen kadın şairlerindendir. Şiirlerinde özellikle savaş, kahramanlık ve cihat konularını işlediği için bazı kesimlerce “erkeksi” bulunsa da Aşık Çelebi onun şiirlerini Zeyneb Hatun ve Mihri”den daha üstün bulup, şiirin her dalında eserler verdiğini söylemektedir. Cemşid ü Hurşid adlı 3000 beyitlik bir mesnevisi bulunan Hubbi Hatun”un divan oluşturacak kadar çok şiiri olduğu iddia edilmekteyse de bulunan manzumeleri çok fazla değildir.

GAZEL

Hak yolunda bezl ider mâl ü dil ü cân gâzîler

Karşu dergâh-i Hudâya dutdı meydân gâzîler

Varlığın bezl eyleyüp makbûl-i Hazret oldılar

Baş u cân meydân-i Hakda kıldı kurbân gâzîler

SITKİ HATUN:

Bayramiye tarikatine mensup olan Sıtki Hatun”un şiirlerinde de bu etki görülmektedir. Özellikle gazel ve ilahi şeklinde eserler ortaya koymuştur. Bir divanı ve ayrıca basılmamış tasavvuf ağırlıklı şiirleri vardır.

GAZEL

Hafta geçmez kuyina mihman eden sensin beni

Belki her seb subhadek nalan eden sensin beni

Dest-i tedbir ile cak olsun mu damani firak

Afitabi hüsnüne hayran eden sensin beni

ANİ HATUN:

“Hace-i Zenan” (Kadınların hocası) lakabıyla anılan Ani Fatma İstanbullu kültürlü bir ailenin kızıdır. Çok genç yaşlarda güzel yazı ve şiir yazmaya başlamıştır. İyi derecede bildiği Arapça yanında Doğu ve Batı edebiyatı hakkında engin bilgisi şiirlerini de şekillendirmiştir. Bir hattat olarak da ün yapan Ani Hatun”un divanı olduğu söylense de bununla ilgili ele geçirilmiş kesin bir kaynak yoktur.

GAZEL

Feramuş itti hayli dem beni yad itmeden kaldı

Benim çok sevdiğim mahzunu dilşad itmeden kaldı

Nola t”amirine kasd itmese şah-ı cihan banım

FITNAT HANIM:

Şeyhülislam ve şair Ebu İshakzade Mehmed Esad Efendi”nin kızı olan Fıtnat Hanım”ın asıl adı Zübeyde”dir. İlk edebi bilgilerini yine şair olan amcası, dedesi ve kardeşi ile aile ortamında edinmiştir. Derviş Mehmet Efendi ile yaptığı mutsuz evlilik şiirlerine karamsarlık ve hayal kırıklığı olarak yansır. Özellikle dönem şairlerinden Nabi etkisinin belirgin olduğu eserlerinde erkeksi bir

yazım tarzı hakimdir. Bir divanı bulunsa da şiirlerinde bir özgünlükten söz etmek mümkün değildir.

KIT”a

Düştü o mehin ârız ü giyusuna gönlük

Bağın nazar etmez gül ü şebbusuna gönlüm

Gülzar-ı letafete o nev gülbün-ü nazın

Sular gibi akdı kad-i dilcûsuna gönlüm

BALASAN:

18. yy.da Azerbaycan/Gence”de yaşamış olan Balasan bir Ermeni keşişin kızıdır. Bu kadın halk şairine dair edinilen bilgiler söylencelere dayanmaktadır. Bir Türk beyine aşık olup evlenmek isteyen Balasan”a babası, ağabeyi ve kardeşi karşı çıkar; bu evliliği önlemek için Ahıska”ya göç edip burada Balasan”ı bir başkasıyla evlendirirler. Bunun üzerine Balasan ağabeyi Aslan”a bir kargış söyler ve ağabeyi bu kargıştan 40 gün sonra ölür. Gence”ye giden bir kervanla “gelsin” redifli deyişini Türk beyi Ağa Han”a

ulaştırmayı başaran Balasan, Han”ın adamlarını gönderip Balasan”ı tekrar Gence”ye getirtmesiyle vuslata ulaşır, iki genç evlenir.

Ilgın ılgın esen bahar yelleri

Gözlerim yolunı gelecek mi yâr

Dîdemden boşanan kanlı selleri

Tezden yağlığiyle silecek mi yâr

Felek meni taştan taşa sürüdi

Yüreğimde tüten aşkın korudı

Hasret yeli vurup cismim bürüdi

Kavuşup yanmadan alacak mı yâr

GÜZİDE ANA:

Şehit Feyzullah Çelebi”nin kızı ve bir Bektaşi şairidir. Deyişleri çok yaygındır. Bazı şiirlerini “Katibi” maslasıyla yazmıştır. İleri

görüşlü, haksızlığa dayanamayan, tüm gelirini fakirlere dağıtan Güzide Ana, şiirlerinde sade ve akıcı bir dil ve açık ifadeler

kullanmıştır. Şiirlerinden ayrıca keramet sahibi bir kimse olduğu anlaşılmaktadır.

Bulandı aşkımın seli

Acep artık durulmaz mı

Hüsnün gördüm oldum deli

Akıl başa derilmez mi

Ferhat”tır dağları delen

Şîrîn”in yolunda ölen

Der Güzide Mecnun olan

Leyl`sına sarılmaz mı

MÜNİRE BACI:

Gerçek kimliğine dair kesin bilgiler yoktur. 18. yy.da yaşamış kadın Bektaşi şairlerinden olduğu kabul edilmektedir.

Münir mahlasıyla yazdığı bazı nefesler Münir baba”nın sanılmış, kendisinden sonra yaşayan Münire Bacı ile de isim benzerliği dolayısıyla zaman zaman karıştırılmıştır. Sadedin Nüzhet Ergun “Bektaşi Edebiyatı Antolojisi” adlı eserinde üç şiirine yer vermiştir.

Erkânında zindeyim

Zahitlere handeyim

Boynu bağlı bendeyim

Hayderî”yem Hayderî

Yol ehlinin kuluyam

Erkân ile yürüyem

Ben bir erin oğluyam

Hayderî”yem Hayderî

Od”a girsem yanmazam

Çıra olsam sönmezem

Mürşidimden dönmezem

Hayderî”yem Hayderî

Münire Şah”ın kulu

Bende-i Kızıl Deli

Gönlü aşk ile dolu

Hayderî”yem Hayderî

SAFVET NESİBE HANIM:

Hakkında çok fazla bilgi yoktur. Beylikçi Seyyid Abdurrahim Muhib Efendi”nin kızı ve Mirialemzade Rıfat Efendi”nin eşidir. Küçük bir divanı bulunmaktadır.

Düşme derdim dahi bi derde gönül âh sana

Yine düştün yeni bir derde kim eyvâh sana

Bağlayıp zülfü ile bu gece muhkem tuttum

Eski divâne dedi ey gönül ol mâh sana

Nice bir râh-ı mecâza gideceksin yâ hû

Bildire doğru yolu hazret-i Allah sana

NESİBÂ TEVFÎKA HANIM:

Cidde Valisi Şerippaşazade Said Siyret Bey”in kızıdır. Özel eğitim almıştır. Bursalı Mehmet Tahir Bey 1972 baskılı “Osmanlı Müellifleri” eserinde Nesibâ Tevfîka Hanım”a ait bir Divançe olduğunu belirtmişse de bu güne kadar bununla ilgili somut bir bilgiye rastlanmamıştır.

Tîr-i nigehin eyledi öz cânıma te”sîr

Cânâ bu kemân-keşlik ile pîr olasın pîr

Ş”ol hançer-i gamzen idi dilden geçen ammâ

Çekti yine ebrû-yı siyeh sîneme şemşîr

Sevdâ ile divâneliğim gördü benim yâr

Kıldı o siyeh kâkülünü boynuma zincîr

Ben Yûsuf-ı sânî desem olmaz mı sana kim

Çün eylediler dilberi bu hüsnile ta”bîr

Lûtfundan eğer olsa Nesîb`ya da ruhsat

Binden birisin eyleye ahvâlini takrîr

LEYLA HANIM:

Bir kazasker kızı ve ünlü şair Keçecizade İzzet Molla”nın yeğenidir. Mevlevi tarikatine mensuptur. Eserlerinde Şeyh Galib”in açık etkisi görülmektedir. Çok küçük yaşlarda evlenmiş, ancak daha ilk günlerde eşinin kabalıkları karşısında kısa sürede ayrılmıştır.

Şiirlerinde tanınmış kişilerin doğum ve ölümlerine, dönemin önemli olaylarına yer vermiştir. Zamanına göre bir kadın için serbest denilebilecek söyleyişleri yalın ve samimidir. Bir divanı vardır.

Yârin âşıklar ile ülfeti pek güçtür güç

O perî vahşidir ünsiyeti pek güçtür güç

Sakın aldanma gönül va”d-i visâl-i yâre

Sonra derd ü elem ü mihneti pek güçtür güç

Beni affeyle eğer meclise girdiyse rakîb

Çekemem doğrusu şu sıkleti pek güçtür güç

ŞAH SULTAN:

Sultan hatun olarak da bilinen Şah Sultan 19. yy. kadın halk şairlerimizdendir. Malatya Erguvan ilcesi İsaköyü doğumludur.

Köylüsü Derviş Mehemmed”in öğrencisidir. Sonraları ustasının da izniyle Bozan Köyü”ne yerleşmiş ve ömrünün geri kalanını burada sürdürmüştür. Keramet sahibi olduğu ileri sürülmektedir. Özellikle Allah sevgisinin hissedildiği şiirlerinde coşkulu, akıcı ve duru bir öztürkçe kullanmıştır.

Turnam gökyüzünde ne hoş süzersin

O hûb katarını güzel düzersin

Urumu Türkmeni sen mi gezersin

Gel bizim elleri gez kerem eyle

Uzatıp başını açmış kanadın

Mah yüzünde seman dönmek muradın

Böyle miydi bana ahdın amanın

Gel bizim elleri gez kerem eyle

Turnam gökyüzünde yüksek gidersin

Adudan zalımdan yüksek gidersin

Yalınız kalırsam kadir bilirsin

Gel bizim elleri gez kerem eyle

ŞEREF HANIM:

Oldukça iyi bir öğrenim gördüğü bilinen Şeref Hanım, Müderris ve şair Mehmet Nebil Bey”in kızıdır. Kadiri ve Mevlevi tarikatlerimensubudur. Maddi sıkıntıda olduğu için kendisine 200 kuruş maaş bağlanmıştır. Şiirlerinde tasavvuf etkisi baskın şekilde görülmektedir. Gazelleri ve mersiyeleri ile ünlüdür. Divanında özellikle Mevlevi tarihati büyükleri için yazdığı şiirler yer almaktadır.

GAZEL

Dildeki dag-i fürüzanım ile eğlenirim

Geceler kendi cerağınım ile eğlenirim

Ederim ziver-i âguşe-i hayalim yâri

Daima hidmet-i mihmanım ile eğlenirim

Söyletip çektiğini şuh-i cefakârından

Sergüzeşt-i dil-i nalânım ile eğlenirim

SIRRÎ RAHİLE HANIM:

Kültürlü bir ailenin kızı olarak Diyarbakır”da doğmuştur. 1870″te oğlu Mehmed Emin ile Bağdat”a gitmiş, üç yıl kadar orada yaşadıktan sonra tekrar memleketine dönmüştür. Kamil Paşa”nın eşi Zeynep Hatun”un konuğu olarak istanbula gitti ve aynı yıl içinde vefat etti. Dönemin ünlü şairlerinden sayılan Sırrî Hanım”ın kızının ölümü üzerine yazdığı mersiyesi çok ünlüdür. Kadiri tarikatinden olan Sırrî Hanım”ın divan oluşturacak kadar şiiri bulunmaktadır.

Ey can seni ben kendime cânan sanırdım

Zahm-ı dili bîmârıma derman sanırdım

Aşkınla senin sînesini eyleyen ihrak

Sûz-ı diline zâtını Lokman sanırdım

ADİLE SULTAN:

2. Mahmud”un Zernigar Hanım”dan olma kızıdır. 2. Mahmut Adli mahlasını kullandığı için kızına da Adile adını verdi.

Tophane Müşiri Mehmed Ali Paşa ile evlenen Adile Sultan, önce eşini ve hemen ardından tek çocuğu Hayriye Sultan”ı kaybedince Nakşibendi şeyhlerinden Ali Efendi”ye inkisap edip inzivaya çekilmiş, vaktinin büyük bölümünü hayır işlerine ayırmıştır. Osmanlı hanedanına mensup olup divanı bulunan tek kadın şairdir.

Âşıka bir nesne yoktur la”l-i dilberden leziz

Zikr-i yâd oldu ona çün şîr ü şekerden leziz

Âşıkı dîdâr olanlar mest olur mecnûn olur

Bu kafesten murg-ı câna var mı şekerden leziz

NAKİYYE HATİCE HANIM:

Müneccimbaşı Osman Saib Efendi”nin kızıdır. Annesinin ölümü üzerine teyzesi şair Şeref Hanım tarafından himaye edilmiştir.

Mevlevi tarikati mensubudur. Darülmuallimat”da Farsça ve tarih öğretmenliği yapmış, özel dersler vermiştir. Özellikle gazel ve koşma tarzında eserler verdi. Lugat-i Farisiye adlı eseri ve bir şiir mecmuası bulunan Nakiyye Hatice Hanım 2. Abdülhamit tarafından da bir “şefkat nişanı” ile ödüllendirilmiştir.

KOŞMA

Evvel aşkınla yandım

Sonra cevrinle kandım

Aldandım sözlerine

Seni vefalı sandım

Ver bir dolu içeyim

Gör aşkınla niceyim

O mahmur gözlerinden

Ben nasıl vaz geçeyim

Kadehler durmasun boş

İçüb olalım serhoş

Çümki ağyar sözünden

Yâr ile aram bir hoş

Şimdi dil bîçaredir

Aklım pek âvaredir

Ayrılık ateşinden

Ciğerim pür-yâredir

Sînemi hicri dağlar

Gözlerim ırmakdır çağlar

Nakiyye”nin hâlini

Gören kafirler ağlar

MÜNİRE HANIM:

Bir sadrazam kızı olan Münire Hanım Mevlevi tarikatine mensuptur. Oldukça iyi bir eğitim almıştır. Şiirlerinde tasavvuf büyük yer kaplar. Münir mahlasını kullandığı için bazı nefesleri Münir Baba”nın sanılmıştır.

GAZEL

Aşktır tesliyyete her lâhza bais âdemi

Aşksız mümkin mi çekmek ger mü serdi âlemi

Görmedim hiç kimseyi memnunı ayşi ruzgâr

Bulmadım birf erdi kim olsun şuunun hurremi

Macerayı ömrü yHadettikçe her bir anının

Fikrimi işgal ider bince sürurü matemi

FERİDE HANIM:

Kültürlü bir aileye mensup olan Feride Hanım ilk Arapça ve Farsça derslerini babasından almıştır. Şairliği yanı sıra hat sanatıyla da ilgilenen Feride Hanım ayrıca nesih bir Kur”an-ı Kerim yazmıştır. Önce eşini, ardından babasını kaybetmesi üzerine içine kapanmış, ömrünün sonuna kadar sade bir hayat sürmüştür.

BEYİT

Duhterine böyle ider mi mâderi söyle bana

Görmedim billâh cihanda böyle âzâr ana

SANİYE HANIM:

Trabzon doğumlu Saniye Hanım da şiir zevkini ve bununla ilgili ilk eğitimini babasından almıştır. Divan edebiyatına olduğu kadar halk edebiyatına da yatkın olan Saniye hanım şiirlerinde hem aruz hem de hece veznini başarılı şekilde kullanmıştır.

Bir divan oluşturacak kadar şiiri bulunan Saniye Hanım”ın eserlerinden büyük bölümü de bir yangın esnasında yok olmuştur.

FITNAT HANIM:

Babasının mesleği dolayısıyla “Hazinedarzade” lakabıyla anılır. Devrin ünlü hocalarından Arapça, Farsça ve Kur”an-ı Kerim dersleri aldı. 18, yy. şairlerinden Fİtnat Hanım ile karıştırılmaması için Fitnat-ı Cedid de denir. İlk eşi uzun ve güzel olduğu için kirpiklerini kesmeye kalkışmıştır. Kocasının şiirden men etmesi üzerine hattatlığa yönelen Fİtnat Hanım güzelliğiyle de nam salmıştır. Duygusal şiirlerinin yanı sıra düzyazı tarzında da eserler vermiştir. Yayımlanmamış bir divanı vardır.

Eylesin te”sir derdin cânâna Allah aşkına

Girmesin gamhâneme bigâne Allah Aşkına

Kim bilir derd ehlinin halin gene yârı bilir

Kıl terahhunı dide-i giryâna Allah aşkına

LEYLA (SAZ) HANIM:

Hekimbaşı İsmail Paşa”nın kızıdır. Babasının mesleği dolayısıyla çocukluğunu sarayda geçiren Leyla hanım oldukça iyi bir eğitim görmüştür. Şairliğinin yanı sıra derin bir musiki bilgisi ve bestekarlığı da bulunmaktadır.

Küçük yaşlarda Batı musikisini öğrenip çok iyi piyano çalmaya başlayan Leyla Hanım asıl ününü Klasik Türk Müziği alanında yapmıştır. Şiirlerinde bağlı bulunduğu Mevlevi tarikatinin etkisi görülmektedir.

Tasavvuf ve din ağırlıklı yazdığı şiirlerin büyük bölümünü şarkılarında güfte olarak kullanmıştır.

Divan geleneğindeki şiirlerini “Solmuş Çiçekler” adıyla kitaplaştırmıştır. Anı tarzında da yazılar neşreden Leyla Hanım Vakil ve İleri gazetelerinde yayımladığı anılarını daha sonra Fransızca olarak kitap haline getirmiştir.

SOLMUŞ ÇİÇEKLER”den

Nesi var sanki şu dehrin eleminden başka

Nesi var kahr u azâb ü siteminden başka

Yâri cânım diye pür-rahm ü vefâ sandığımın

Görmedim lûtfunu va”d-i kereminden başka

Rû-nümâ olmadı âyîne-i pür jeng-i hayât

Bana bahtım ile te”sîr-i gamından başka

MAHŞAH HANIM:

Trabzon doğumlu Mahşah Hanım özel hocalardan oldukça iyi bir eğitim almıştır. Aruz vezniyle divan tarzında şiirler yazdığı gibi, mensubu bulunduğu tarikatlerin etkisiyle hece ölçüsü kullanarak tasavvufi şiirler de ortaya koymuştur.

Aynı zamanda musiki ile de ilgilenen Mahşah Hanım”ın güfte ve bestesi kendisine ait pek çok şarkısı da bulunmaktadır. “Mün”im Şah Yahut Zafer” isimli bir tiyatro eseri de bulunan Mahşah Hanım İstanbul”da vefat etmiştir.

NİGAR HANIM:

Macar Osman Paşa”nın kızıdır. Kadıköy Fransız Mektebi”nden sonra dönemin ünlü hocalarından edebiyat, Arapça, Farsça, Almanca ve Rumca dersleri aldı. 14 yaşında talihsiz ve mutsuz bir evlilik yapan Nigar Hanım birkaç yıl sonra eşinden ayrılarak kendisini edebiyata verdi. Çok iyi piyano çalan ve 8 dil bilen Nigar hanım önceleri Recaizade Mahmud Ekrem”in, sonraları ise Servet-i Fünun ve Fransız edebiyatı etkisinde eserler vermiştir. İlk şiirleri Hanımlara Mahsus Gazete, Nilüfer ve Selanik”te yayınlanan Mütalaa gazetelerinde çıkmıştır. “Uryan Kalb” mahlasıyla şiirler yayımlamıştır. 2. Abdülhamit tarafından Şefkat Nişanı ile ödüllendirilen Nigar Hanım geçirdiği tifüs hastalığı neticesinde 1918 yılında vefat etmiştir.

Başlıca eserleri :

Efsus(şiirler), Niran (şiirler), Aks-i Sada (şiirler), Safahat-i Kalb (aşk mektupları), Elhan-ı Vatan (düzyazılar), Girive(oyun).

Ayrıca anılarının bir bölümü, vasiyeti uyarınca oğlu Salih Keramet tarafından ölümünden elli yıl sonra “Nigar Binti Osman: Hayatımın Hikayesi” adıyla yayımlandı.

BİR DAHA SÖYLE

Yegâne sevdiğin âlemde ben miyim şimdi

Sahîh ben miyim artık muhâtab-ı aşkın

Bütün o hiss-i amîk-i fuâd-ı pür şevkin

O ibtilâ-yı ezel o alâik-i ebedî

Benim mi şahsıma mahsûr?.. Bir daha söyle

MAKBÛLE LEMAN HANIM:

Babası saray görevlilerinden Kahvecibaşı İbrahim Efendi olan Makbûle Leman Hanım”ın asıl adı Fatma”dır. Nigar Hanım”la birlikte yenileşme döneminin önemli isimlerinden sayılır. Özel öğrenim görmüş, Şura-yı Devlet Azası şair Mehmed Fuat ile evlenmiştir.

Ölümcül bir hastalığa yakalanmış, 14 yıl bu hastalıkla mücadele etmiş fakat tüm mücadelesine karşın 33 yaşında vefat etmiştir.

Şiirden çok düzyazıları ile tanınan Makbûle Leman Hanım genellikle ahlak ve kadın terbiyesi üzerine eserler vermiştir.

Hanımlara Mahsus Gazete”deki ahlaki yazıları dolayısıyla “şefakat nişanı”na layık görülmüştür. Makes-i Hayal isimli kitabı şiirleri ve bazı düzyazılarını kapsamaktadır.

AHU SIHHAT

Bir neş”esi kalb-i nâlekârın

Bir kahkahaya ederse icbâr

Ey derd belâsı cism-i zârın

Bir çehr-i şûmu gammedârın

Eyler de beni zebûn u nâçâr

Karşımda sen iftihâr edersin

ABDÜLHAK MİHRÜNNİSA:

Abdülhak Hamid Tarhan”ın en küçük kardeşidir. Hatta gençlik yıllarında yazdığı ve dikkati çeken şiirlerin bir bölümünün ağabeyi Hamid tarafından yazıldığı ileri sürülmüştür. Servet-i Fünun, Hazine-i Evrak gibi dönemin ünlü edebiyat dergilerinde aşk ve doğa konulu şiirleri yayımlanmıştır. Utarid Dergisi kendisi için bir özel sayı yayımlamıştır. Şiirleri de Burhan Bozgeyik tarafından derlenmişse de kitap halinde yayımlanmamıştır.

SOLAN GÜL

Ey gül neye böyle ser-nigûnsun

Kim attı seni bu reh-güzâre

Yaprakların öyle pâre pâre

Topraklar içinde rû-nümûnsun

Hüsnün görünür bana ziyâde

Soldukça o rengi dil-pezirin

Ağlar sanırım senin nazîrin

Hemşiren olan felek semâda

İHSAN RAİF:

Beyrut doğumlu İhsan Raif, Osmanlı veziri Köse Rauf Paşa”nın kızıdır. Daha çok özel hocalar tarafından eğitim verilmiş,

Fransızca ve musiki dersleri almıştır. Meşrutiyet döneminin en önemli kadın şairlerinden sayılan İhsan Raif, aynı zamanda şiirlerinde hece veznini kullanan ilk kadındır. Sade dili ve yalın anlatımı dikkat çekmektedir. “Zindan Yadigarı”, “Gözyaşları”, “Kadın

ve Vatan” isimli şiir kitapları bulunmaktadır.

BU SEVDADAN GEÇERSİN

Niçin beni yan bakışla süzersin?

Sözlerime neden dudak bükersin?

Bugün esver, yarın belki üzersin

Gel üzülme, bu sevdadan geçersin

Sevsen de hoş, sevmesen de sen beni,

Ben vahşiyim, hiç sevdirtmem kendimi;

Bu halimle incitirim ben seni;

İncinmeden bu sevdadan geçersin

Bülbül gibi aşık olma her güle;

Vefasızdır, gül inanmaz bülbüle;

Çünkü şakır lalelere, sünbüle;

Sünbül gibi aşkın solar geçersin

YAŞAR NEZİHE(BÜKÜLMEZ):

Yoksul bir ailenin kızı olarak İstanbul”da doğdu. Altı yaşında annesini kaybetti. İzin almadan okula gittiği için babası tarafından evden kovulunca okuldan ayrılmak zorunda kaldı. Yoksulluğu ve eğitimsizliği ile diğer kadın şairlerden önemli şekilde ayrılan Yaşar Nezihe sıkıntı içinde geçen yaşamı boyunca kendi kendini yetiştirmeye uğraşmıştır.

Yaptığı evliliklerde mutluluğu yakalayamamış, geçimini sağlamak için evde ve dışarıda çeşitli işlerde çalışmıştır. Üç oğlundan ikisini kaybedince kendisini şiir yazmaya adamıştır. İlk şiirleri “Malumat ve Terakki” ile “Nazikter” dergilerinde “Mazlume”, “Mahmure”, “Mehcure” mahlaslarıyla

yayınlandı. Batı etkisi taşıyan şiirlerinde siyasi ve toplumsal konulara yer verdi. “Bir Deste Menekşem” ve “Feryalar” adında iki şiir kitabı vardır.

KIZIL GÜLLER

Bu bahârın da gülleri ne kadar

-Lekelenmiş şehid kanıyle gibiÂteşîndi,

kızıldı yâ Rabbi!

Güller oldu bu yıl da çeşmime hâr.

Sevmedim gülleri bu yıl da yine

Öyle gül isterim ki gülmelidir.

Bana “kardeşlik” hissi vermelidir

Koklamak güçtür hârı gül yerine

Rüzgârlarla savrulup gâh gâh;

O kızıl güller hâke kalb oluyor

Bir emel ki açılmadan soluyor

Olmuyor koklamak nasîb eyvâh!..

ŞÜKÛFE NİHAL(BAŞAR):

İstanbul doğumlu Şükûfe Nihal özel hocalardan ders almış, İstanbul Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü”nü bitirmiştir.

İlk başlarda Tevfik Fikret”in de etkisiyle şiirlerinde aruz vezni kullanan Nihal, zaman içerisinde milli edebiyat akımlarından etkilenerek hece ölçüsünü benimsemiştir. Aruzla yazdığı şiirlerini “Yıldızlar ve Gölgeler” ismiyle kitaplaştırmış, hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerini yayımladığı kitabına ise “Hazan Rüzgarları” adını vermiştir. Roman, öykü ve gezi türlerinde de yapıtlar veren Şükûfe Nihal”in edebi

kimliğinin yanı sıra yaşantısı ve sosyal faaliyetleri de dikkati çekmektedir. Edebi toplantılar yapan ve özellikle kadın hakları konusunda çalışmalar yapan Nihal, aynı zamanda Türk Kadınlar Birliği kurucularındandır.

BİR ŞEY UNUTTUM

Yolum uzundu biraz, kayalıklar çetindi;

Sona yaklaşınca da gün bitti, akşam indi;

Dediler: “Pek boş yere değil verdiğin emek,

Eriştin demek!..”

Hazırlık da bir büyük savaş bu yolculukta

Ne uçurumlar aşmak gerekmiş bir solukta!..

Bir cılız su başı da bulsam şimdi tasam yok;

Dayandığın kayaya değmez ateş ve ot!..

EMİNE BEYZA BACI:

Mora Yenişehirli Abdullah baba”nın öğrencilerinden olup, Bektaşi şairlerindendir.

NEFES

Bugün ben pirime vardım

Hayırlı himmetin aldım

Aşkın deryasına daldım

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Hazret-i Hatice, Fatma

Katar”dan kemteri atma

Cürm-ü isyanıma bakma

Kerem senden şahım ali

Yetiş hünkar Bektaş Veli

Pir elinden dolu içtim

Can ile hem serden geçtim

Erenler rahına düştüm

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Erenlerin yolu birdir

Mürşidim Abdullah Nur”dur

Musa”nın çıktığı Tur”dur

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

Şahım ululardan ulu

Emine”dir geda kulu

Kevserden himmet bir dolu

Kerem senden şahım Ali

Yetiş Hünkar Bektaş Veli

BANU CEVHERİYE(ÇANKIRILI):

1864 doğumlu Banu Cevheriye, köy okulunda eğitim gördü. Evlerinin altındaki odaya gelen konuklarla söyleşir, Başta Aşık Figani olmak üzere ozanların fasıllarını dinlerdi. Şiir merakı da saz şairlerini dinleyerek başlamıştır. Bir divan oluşturacak kadar çok olan şiirlerini bilinmeyen bir nedenle ölümünden iki yıl önce yakmıştır.

NEFES

Dost derdine düşmeyen can

Semt-i yari dolanır mi

Kalbi mutmein olmayan

Hak nutkine inanır mi

Ra”na gönlümüz goncadır

Sineme gizli pençedir

Murg-i diye eğlencedir

Sakin derya bulunur mu

Setr eden ism-i Settar”a

Lafeta sırrı esrara

Nokta-i nun”da Hünkar”a

Banu ah eder kalur mu

HALİDE NUSRET ZORLUTUNA:

1901 İstanbul doğumlu olan şair İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü”de okuduktan sonra sınavla öğretmen olmuştur.

Mütareke yıllarında şiire merak salmış, özellikle kadın duyarlılığı üzerine şiirler yazmıştır. Hikaye,

deneme ve roman türlerinde de eserler veren Zorlutuna”nın “Geceden Taşan Dertler”, “Yayla Türküsü”, “Yurdumun Dört Bucağı”, “Ellerim Bomboş” isimli kitapları bulunmaktadır.

RÜZGÂRLI GECELER

Altı penceremde altmış bin ifrit

Döğünüyor hem de ıslık çalıyor

Dilleri alevden ve gözleri kor

Altı penceremde altmış bir ifrit!

Hepsi bir ağızdan ıslık çalıyor;

Aklımı başımdan alıyor bu ses!

Göğsümde bir enin oldu her nefes,

Odamda ifritler ıslık çalıyor

Dilleri alevden ve gözleri kor,

Ateşten elleri kırıyor camı;

İfritler basıyor bomboş odamı,

Dilleri alevden ve gözleri kor

İçerimde zaten zebaniler var;

Sen bari başımdan çekil ey ifrit!

Gecesi olmayan diyarlara git

İçimde gece var, zebaniler var!

Derleyen: Mehmet Sungur

Mart 2008

Benim “Ruhsuz” Sevgilim

Mehmet SUNGUR

Benim „Ruhsuz“ Sevgilim !

Biliyorum;  bana sadıksın

Hiç yanımdan ayrılmazsın

sıcaksın

Hislerime, Ruhuma ….

..huzur veren bir Tutamsın

Ağladığım Günlerde tesellim olursun

Derdime derman…

…zevkime ortaksın

ben bunları biliyorum !


Biliyorum „kara sevdam“ biliyorum !

Seni benden daha..

….benden daha çok…

………daha çok sevenler var !

Biliyorum…

Sana Inananlar, Sana Tapanlar var

Seni düşünmekten….düşünmekten…

..uykuları kaçanlar var

Sen  benim olmalısın

Seni kimselerle paylaşamam

Paylaşamam diyenler var

İsyan edenler var Sensizliği düşünürken

Biliyorum !

Biliyorum kara sevdam  biliyorum

Seni !

…….seni…

Sevdikleri için paylaşanlarda var.

Sana olan Sevgilerini paylaşınca huzur bulanlar var

O sevginin “paylaşımı” huzur verir diyenler var

Onlarki…

Doyururlar bir Fakir’ın karnını

Sıvazlarlar terliyenin Alnını

Esirgemez mülküyeti varını

Zekatını verir …verir zekatını

Vergisini öder…öder vergisini

“Çalmazlar” doğmayan neslimizin Nefesini…

Sana olan aşklari ugruna……

Yapmazlar “Şıkım Şakım” tantana

Seni sevdikleri için

Senin için ağlamazlar

Ağlamazlar Senin için

Bazı ağlıyanlar gibi

Şöhret bulmuş şan bulmuş ?

“UNUTMUŞ” … Sana tapanlar gibi

Anla (!)

Ne olur ! anla beni

Seni çok seviyorum

…ama ben yoruldum artık

Saçlarıma aklar düştü

Yoruldum her gece Seni düşünmekten ?

Artık kararımı verdim

Verdim kararımı Seni paylaşmalıyım

Belki huzur bulurum

Hadi güle güle….yolun açık olsun

Ben Seni bu günde …

şimdi vadalaşirkende

Sana verdiğim  o “İSİMLE” anacağım

…C Ü Z D A N I M …kara sevdam; benim tatlı…cüzdanım ?

Benim „Ruhsuz“ Sevgilim !

Mehmet Sungur

28/02/2010