ORGAN NAKLİ / BÖLÜM II. BEYİNSEL ÖLÜM KAVRAMI SAÇMALIKTIR.

İnsan onuruyla, insan değeriyle, dalga geçercesine oluşturulmuş olan „beyinsel ölüm“ kavramı, her türlü etik anlayıştan uzak, insan haklarına ve hukukuna aykırı, ölüm döşeğinde olana ne verebiliriz yerine, ondan; „gitmeden önce ne alabiliriz“ düşüncesinin oluşturduğu bir kavramdır. Negatif taraflarını tartışmaya açmadan, medya da yapılan tanıtım reklamlarıyla ve duygu sömürüsüyle insanlığa yaşam devam ettirilebilir gibi sunulan bu tıbbı „hizmet“ yeniden masaya yatırılmalıdır. Günlük yaşamda akraba ve dostlarına ikili organlarının birini bağışlamanın dışında „beyinsel ölüm“ yoluyla yapılan organ bağışı ve alımı yasaklanmalıdır.

1968 yılında beyinsel ölümü kanıtlayan Harvard kriterleri günümüze kadar geçerliliğini korumuştur. Hatta beyinsel ölüm tesbiti için yapılan kanunların başlıca kriterleridirler.

Tıpta yapılan sürekli araştırmalarla daha bir çok kriterlerin oluşmasına rağmen; Harvard kriterleri beyinsel ölümün ana kriterleridir diyebiliriz. Sadece 1978 yılına kadar 30 dan fazla „beyinsel ölümün“ tesbiti için çeşitli kriterlere yer verildiği bilinmektedir.

Bunlardan sadece bir tanesini ele alırsak… „beyinsel ölümün“ tesbitindeki mantıksızlığın ne kadar saçma olduğunu görebiliriz.

APNOE-TEST (*1)

Apnoe-Test olarak bilinen ve „beyinsel ölümün“ tesbit edilmesinde gerekli olarak yapılması ön görülen bu test, hastaya yardımdan daha çok zarar vermektedir; ve belki de “beyinsel ölümün” meydana gelmesine sebep veren bir solunum testi  uygulamasıdır.

Sao Paola Üniversitesi doktorlarından, Nörolog Dr. Cicero Coimbra konu ile ilgili bir sempozyumda, Apnoe-Test hakkında şunları söylemektedir.

Hastaya verilmekte olan yapay solunum, 1-10 dakikaya kadar kesilerek, hastanın kendi solunum imkanlarıyla kendisini yaşamda tutabilmesini ölçmek için uygulanan bu test, acımasızca ve sorumsuzca uygulanan bir test metodu dur;… diyor Nörolog Dr. Cicero Coimbra ve devam ediyor…

Bu uygulamada şüphesizce görülen şudur ki: Beyin için zorunlu olan oksijen kesilerek, beynin iyileşmesini engellemektedir; hatta ölümüne sebep olan bir faktör olarak görülebilinir. Dr. Cicero devamla…

Bir çok beyin komasına giren hastalar; hatta derin komaya girenler dahi yeniden yaşama dönebilirler. Sinir dokularının görev dışı olmaları “dönüşü olmayan” (irreversibel) anlamına gelmememelidir. Kan dolaşımındaki yetersizliğin faktörlerinden birisi olarak görülmelidir. 44 yıl önce beyinsel ölümün kriterleri konulduğu zaman bu bilgiler mevcut olmadığına dikkat çeken Dr. Cicero Coimbra: Günümüzde, beyinsel ölümü ve beyin sapı ölümünün tesbit edilmesinde hala geçerliliğini koruyan ve önemli test olarak görülen Apnoe-Test, yardıma ihtiyacı olan hastayı dönüşü olmayan (irreversibel) bir beyin komasına sokma olasalığı mevcuttur; hatta kalp durmasının sebebi olabilir.

Çünkü:

Apnoe-Tests uygulamasında hastanın Karbondioxid atabilmesi engellenmektedir. Atılamayan kandaki Karbondioxid ise kalp için zehirden başka bir şey değildir ve kalbin durmasına da sebep olabilir. Bu testin sonucu olarak düşen kan basıncı beyine yeterli kan veremediği için beyin fonksiyonu dönüşümü olmayan komaya  (irreversibel) girer ve beyinsel ölüm gerçekleşmiş olur.

Sonuç olarak yapılan bu test neticesinde tüm önemli yaşam organları hasara  uğrayarak, yaşam için önemli olan fonksiyonlarını kaybederler.

Dr. Coimbra konuşmasını bitermeden şunları ekliyor: Apnoe-Test, etik olmayan, insan hak ve onuruyla bağlaşmayan, tıbbı yardım müdahalesinde uygulanması yasaklanması gerekli bir test metodu olarak kabul edilmelidir. Dr. Coimbra devamla… Eğer hasta yakınları bu acımasızca ve riziko dolu olan uygulama hakkında yeterli bilgi sahibi olsalar, kesinlikle organ alımına izin vermezler.

İnsan bu açıklamaları okuduğunda aklına farklı düşünceler gelmektedir. Kalp krizi ile acile kaldırılan bir hastaya, yoğun bakımda her türlü tıbbı yardım verilirken, kalbin gücünü ölçmek için kalbi zorlayacak hiç bir test yapılmazken, neden beyin hastalarında böyle bir test uygulanmaktadır. Beyinsel ölümü gerçekleştirip yaşayan organlara erişmek için mi(?) ….oluşturulmuştur Harvard ve daha onlarca “beyinsel ölüm” kriterleri?…ve kimler için?

Aynı sempozyumda bulunan Japonyalı Kardiolog Dr. Yoshio Watanabe, yapılan bu açıklamaları onaylayarak şunları ekliyor.

Dr. Yoshio Watanabe devamla: Eğer bu hastalarda Apnoe-Test yöntemi uygulanmasa, bedendeki ısı düşürülerek tedavi yoluna gidilmesiyle yardım edilse…hastaların %60 a kadar varan kurtulma şansları vardır…; yeniden yaşama dönmeleri için.

Sempozyumda bulunan bir başka sempozyum üyelerinden olan Dr. David Hill Cambridge/İngiltere’de görevli Anestezist, konuyla ilgili olarak:

En azından şunu kabul etmeliyiz ki; Beyinsel ölüm anında, beynin bir çok fonksiyonları işler durumda olabilirler. Hastanın beyinsel ölmüş olması ile gerçek ölmesi arasındaki zaman organ alımı için öemli bir zamandır. Bu zamanın kullanılması için hastayı beyinsel ölmüştür diye vasıflandırmak için uygulanan bu metod, kesinlikle hastaya yardım etmemektedir. Sadece ve sadece… organ alıcıya hizmet etmektedir.

Apnoe-test uygulaması, Hippokrat yemini ile bağlaşmayan bir kriterdir…diyor Anestezist  Dr. David Hill.

Ülkemize baktığımızda:

Beyin ölümü hakkında Türk Tabipleri Birliği tarafından yapılan bir açıklamada şunlara yer verilmektedir.

”Beyin ölümünün geri dönüşsüz” olduğu vurgulanan açıklamada,   ”Beyin ölümü, ölümdür. ‘Geri dönme’ olasılığı olsaydı, ölümden söz edemezdik. Nitekim, geri dönme olasılığı bulunan başka durumlarda beyin ölümünden değil, örneğin bitkisel yaşam durumundan söz edilmektedir” denildi.

”Toplumda tıbba olan güven azalacak, tıbbın ‘ölüm’ dediği olgularda dahi, ölmeme, bir geri dönme olasılığının var olduğu zannı oluşacaktır. Beyin ölümü kavramının en önemli uygulama alanlarından biri olan organ bağışlarını azaltabilecektir. Diyor TTB!

…himmm! …insanın beyni üşüyor bunları okuduğunda. İnsan kendisinden şüphe ediyor; insanmıyım, yoksa Allah’ın hekimler için yarattığı yedek parçamıyım(?) …ve diyesi geliyor içinden: Şu benim bedenimden, özellikle hala yaşayan kalbimden elini çekermisin lütfen! Sen yaptığın yemini unuttunmu? …doktor bey!

Ve arkasından sormak lazim.

Tıb dünyası „beyinsel ölümü“ nihai ölüm olarak değil, ölüm yolunda olarak tanımlarken; TTB bunu nasıl nihai ölüm(”Beyin ölümü, ölümdür.) olarak tanımlıyor?

Türk Tabipleri Birliği böyle bir açıklama yaparken, neden „Beyin ölümü“ tabirini kullanıyor? Neden kişi ölmüştür denilmiyor, denilemiyor? Çünkü Türk Tabipleri Birliği biliyor ki, „Beyin ölümü“ ölüm değil, ölüm yolunda olmaktır. Kişinin kalbi, böbrekleri gibi diğer organları da hala çalışmaktadır ve vucuda yapılan cerrahi taarruzun verdiği acıyı hissedebilmektedir; ve geriye dönme olasalığı çok az da olsa mevcuttur.

İnsanlığın, özellikle hekimlerimizin asıl görevi ise; „beyin ölümü“ kavramının arkasında saklanarak(?)…, yaşayan kalbi kesmek değil; ölüm yolunda olanlara refakat ederek huzurlu ölmelerini kolaylaştırmaktır. …hatta bir umut ışığı var sa, onu söndürmemektir.

Saygı değer hekimlerimizden ve Türk Tabipleri Birliğinden bir açıklama da, „Apnoe-Test“ hakkında beklemek hakkımızdır diye düşünüyorum!

Bu yazı serisi devam edecektir. Haftaya üçüncü bölümünde buluşmak üzere…

Kalın sağlıcakla

Mehmet Nuri Sungur

(*1)Apnoe-Test = Solunum testi yapılırken yapay solunum cihazlarının durdurularak 1 ile 10 dakika olan zaman dilimiyle kesilerek uygulanan bir tıbbı test metodudur… maalesef!

ORGAN NAKLİ; BEYİNSEL ÖLÜM, YAŞAYAN KALP VE „HARVARD KRİTERLERİ“

Harvard kriterlerine göre: „Beyinsel ölmüştür“ raporuyla başlayan „ölümler“ yaşamını sürdürürken, organ almak için koşturan doktor olmayı kim ister(?)

1950 li yıllara kadar ölümün ispatı kolaydı ve tartışmasızdı. Ölünün kalbi dinlenirdi, nabzı ölçülürdü ve ölmüştür diye karar verilirdi. Ölen kişi ölmüştü artık, tüm organlarıyla ölmüştü; hiç bir şey hissedemez ve hissettiğini gösteremezdi! Çünkü gerçekten ölmüştü, vefat etmişti kişi. Ölen kişilerin organlarıda beraberinde öldüğü için, organ naklinde kullanılamazdılar.

Çözüm bulunmalıydı…ama nasıl?

1950 li yılların sonlarına doğru iki Fransız hekimin çalışmasıyla gündeme gelen: „Kişi ne zaman ölmüştür“ sorusuna verilen cevap çok ilginç ve Tip’ta yeni bir çağın başlangıcı olmuştu. Bu iki hekimin görüşüne göre; „beyinsel ölüm“, „ölümdü“ artık. Kişinin hiç bir hukuksal hakkı kalmamıştır. Merhamet bekleme hakkını da Harvard kriterleri ile doktorlara teslim etmiştir. Tek kelime ile kişi vefat etmiştir…(?); hala yaşamasına rağmen!

Ne var ki; beyinsel ölüm diğer organların da ölmesi değildir. Kalp ve diğer organlar yaşamaya devam eder; acıları hisseder ve reflex olarak hissettiklerine cevap vermeye çalışırlar. Bazi sosyologlara göre: Birinci kommando merkezi olan beynin yanında, ikinci kommanda merkezi olan kalp, hala yaşamaktadır ve olanları hissetemektedir.

Kişi „ölüm yolundadır“ ama, henüz ölmüş değildir.

Gerçek ölüme fazla bir zamanı kalmayan „yaşayan ölünün“ organları ise çok önemli olarak görüldüğünden ötürü onları alabilmek için belirli kriterlerin olması zorunluydu.

Harvard Medical School, 1968 yılında „Harvard kriterleri“ olarak Tip tarihine geçen terimi; iki Fransızın göstermiş olduğu „ ölümün ölçeği“ olan beyinsel ölüm kavramını kabullenerek bu terimin „zorunlu“ olduğuna işaret etmiştir. Neden zorunlu olduğunu da „kılıfına uydurarak“; organ nakli ile bir başka yaşamın kurtarlabilmesini göstermiştir.

Bu kriterler zamanla batılı devletler tarafından kanunlaştırılmıştır. Çünkü kanunlaştırılmış olmasaydı; yapılan organ alımı kanunlar doğrulutusunda bir ağır suç olarak görülmeliydi, yani; organ nakli yapan hekim „katil“ olarak mahkemeye verilebilmeliydi. Anayasayı „delmeketen se“ kanun yapmayı uygun bulan devletler, etik olmayan Harvard kriterlerini yasallaştırmış ve yürürlüğe koymuşlardır.

Açılan bu yol ile, artık beyinsel ölülerden…; hala yaşayan organları alınarak organ nakli yapılabinirdi. Çünkü bir organ ölmeden önce alınmalı ve naklı yapılmalıdır. Ölen bir organ nakıl yapıldığı bedende can bulamaz ve çalışamaz.

Bu meşhur Harvard kriterleri ile hekimleri organ naklinde engelleyen bariyerler ortadan kaldırılmıştı. Artık „yaşayan ölüden“ organ alınabilinirdi ve hiç bir hekim bunun için hakimin karşısına çikmaktan korkmasına sebep yoktu.

Bugün hala geçerli olan bu kavram artık tartışılmaktadır.

Tartışılmaktadır, çünkü:

Beyinsel ölümün gerçek ölüm olmadığını artık hekimlerden başka bilenler susmayı birakarak seslerini duyurmaya başlamıştır.

Sosyologların ortaya attıkları düşünceler insanı ürpertmektedir. Onlara göre; beyinsel ölüm ile gerçek ölüm arasında olan zaman hastanın öldüğü zaman değil, ölüm yolunda olduğu zamandır; ne zaman ki kalbi kesilip alınana kadar yaşamaktadır kişi; ve hissetmektedir tüm olanları, tüm acıları; ve bunları reflexleriyle dile getirmeye çalışmaktadırlar. Yani…ikinci kommando merkezi olan kalp, bedene yapılan taarruza karşı koruma içgüdüsünü kullanmaktadır.

Bu reflexleri önlemek için İsviçre gibi daha bir çok batı ülkelerinde hala ölmemiş olan hastaya anastezi yapılarak organ alımında acı hissetmesinler diye ilaçlar verilmektedir. Ben buna; canlı insanın organlarına „taarruz“ etmekten başka bir terim bulamıyorum.

Çünkü hastanelerde çalışan binlerce hasta bakıcıların yaptıkları açıklamalar bana başka bir terim bulmak şansını vermiyor.

Batı kültüründe kanunlarla önü açılan organ nakli, gelişmekte olan ülkelerde fazla rağbet görmediği söylensede, bunun sebebinin etik düşüncede olmadığını düşünmekteyim. Daha çok maddi olanakların olmadığı ve dolayısıyla organ nakli sanayileşemediğinden olduğunu düşünüyorum.

1980 li yıllarda gündemde olan organ nakline; Dinayet işlerinin cevabı bu düşüncemi teyid etmektedir. Dinayetin verdiği karara göre organ naklinde bir mahsur olmadığıdır. Burada meselenin sadece dini yoldan „günahmıdır değilmidir“ olarak ele alınıp karar verilmesi ise, bence çok üzücüdür ve İslam dininin insana verdiği değer ölçülerinin çok altındadır.

Haftaya bu yazının devamında buluşmak üzere…

 

Kalın sağlıcakla.

Mehmet Nuri Sungur

 

İKİ BACAK ARASINDA KALMIŞ BEYİNLER

Yazan:Nurdan YİĞİT

Geçenlerde Facebook’ta yaptığım bir isyan üzerine bu sitede  yayınlanan bir yazının Bir dostumun isyanı-insan haddini bilmelidir adlı makalenin konusu olduğum için altta ki yazıyı kaleme almayı ve sizlerle paylaşmayı düşündüm. Öykü tamamen yaşadığım bir olayın gerçekleridir.

Burada bahis edilen kişi olarak bende bir şeyler yazmak istiyorum.

Benim sosyal site anlayışım, (Facebook gibi) insanların karşılıklı bir şeyleri paylaşmasıdır.

İnsan gurbette olunca daha bir hassas ve miliyetci oluyor. Eşimle dostumla yazışarak, sayfama güzel insanlar ekleyerek, vatanından güzel haberler paylaşıyorsun. Fakat; arkadaşlarımın sayfalarındaki kendini bilmez beyler veya genç erkekler; israrla posta kutuma yazı yazıp, ya da dürtmekle ellerine ne geçiyor bilmiyorum.

Evet… ben belki topalım, körüm; belki hiç görmek istemiyeceğiniz bir insan olabilirim; bir resme bakılarak insan nasil kendini kücük düsürür bu kadar?

Ben türk erkeğini mert, sözünün eri, kadinlara centilmen olarak bilirdim. Yillarca Almanya’da, Almanlarla bu yüzden kavga yapmışımdır.

Türk erkekleri kabadır kadını döver derler… barbardırlar derler; hayır derdim, yanlış tanıyorsunuz derdim…ne yazık ki çok yanılmışım; belki de öyle olmasını istermişim.

Fakat ben 27 sene oldu Almanyaya geleli; hiç bir Alman erkeğini bir kadını rahatsız ettiğini görmedim.

Facebook Almanya  sayfamda 5 senedir hiç bir Almanın sayfama zorla ekle diye israrını görmedim.

İstanbul’da yaşarken yeni yeni genc kiz olurken, Türk erkelerini babamız yaşında abimiz yaşında insanların bizi rahatsiz etiklerini cok iyi bilirim. „Aman kızım, kendinizi koruyun“ derlerdi bize büyüklerimiz. Yıllar geçti aradan, hiç bir şeyin değismediğini üzülerek gördüm ve şahit oldum.

Türk erkeğinin beyninin „iki bacak arası“ çaılştığı, aradan onca yıllar geçmesine rağmen; hala iki binli ve daha öncesi yillarda olduğu gibi bir değişiklik olmadan devam ediyor ve bu durum bir çok duyarlı insanlar gibi benide cok üzüyor.

Neden benim Türk erkeğim Avrupa’lı erkekler gibi medeni olmasın…? Ayni şey Almanya da yaşayan Türk erkek toplumunda da böyle maalesef… aynen geldikleri gibi; belki de daha fena. Avrupa’dan başka bir Avrupa yok dostlarım… kendinizi eğitin…eğitin kendinizi beyler!

Bu nahoş tecrübelerime yaşadığım bir olayı yazmadan edemiyeceğim.

Bu sene bir Alman bayan arkadaşımla Belek’e tatile gitik. Son tatil günü taksi ile Belek’ten Çocuklarimiza bazi hediyeler almak, alış veriş yapmak için pazara gittik. Otelin önünden taxsiye bindik. Binmeden önce Resepsiyona taksi numarasını biraktım… bize bir şey olursa haberleri olsun diye; nede olsa yanımdaki arkadaşım bana emanetti. Resepsiyondaki insanın buna gülmesi… „ben tetbirimi alayımda… burasi Türkiye, Türk erkeğine güven olmaz kaygımı yenmeme yetmemişti.“

Taksi ile bir mağazanın önünde durduk; tam inecekken (önümüzde çukur vardı) mağazadan iki genç bize doğru fırladı. Biri benim elimden diğeri arkadasımın elinden tuttu. Arkadaşımın elinden tutan ona hitaben diyorki; gel YAVRUM, GEL! YERİM SENİ… diğer kişiler de gülüyorlar.  Taksiden indik. Ben kenara çekildim ve mağaza sahibine yüksek sesle; bey efendi, siz misafirlerinizi yavrum-lamı karşılyorsunuz deyince… bir afallama oldu; çit yok… benim Türk olduğumu tahmin edememiştiler. Sizin karınız, sizin ananız, sizin anneniz yokmu dedim! Sizin karınıza böyle söyleseler siz ne yapardınız?… Siz dağdan mı indiniz? Ayı-mısınız? hiç mi hayatınızda kadın görmediniz?… medeniyetten bir şey öğrenmediniz mi diye yüksek sesle bağırdım…

Antlalya yaşanacak ikinci şehir seçilmiş… ve bu olay böyle bir yerde oluyor; inanılacak gibi değil.

Olayın farkında olan mağazanın sahibi utanmış olacak ki karışmak zorunda kaldı ve: „buyurun… sakinleşin hanim efendi…çay ikram edelim…! İkramına hayir diyerek red ettim.

Bu arada olanları akustik olarak anlamayan Alman arkadaşım soruyordu…“ne oldu?“ diye… diyemiyordum ki; nasıl diye bilseydim ki?… BİZİM TÜRK ERKEĞİNİN GÖZÜ VE BEYNİ HALA AÇ… İKİ BACAK ARASINDA ESARETTE YAŞIYOR diye?

Bu olay beni çok etkilemişti. Böyle erkeklerin adına yerin dibine giresim gelmişti.

Evet…sevgili dostlarım… böyle bir olayla karşılaştığım için çok üzgündüm; beynimden bir çok sorular geçiyordu. Soruların başında ise; iki kadının turist olarak yalnız gelmiş olması, onların koca ya da erkek arar gibi muamele görmeleri idi.

Turist olarak gelen bu iki kadın erkek arasa idi, onu istediği yerde bulamaz mıydı? Bunun için illa da Türkiye’yemi gelmeliydiler? Bu nasıl bir beyindir? insan hayretlere düsüyor.

Evet beyler! Beyinlerinizi iki „bacak arasından“ kurtarın! Orda saklı kaldığı müddet medeniyetten nasiplerini alamayacaktırlar! Kendinizi eğitin… eğitin diyorum!

Yani biz ne insan olmayi, nede insanlara saygılı olmayi becerebiliyoruz. Dünya milletleri her gün medeniyet yolunda ilerlerken biz hala bir sosyal paylaşım sitesinin nasıl ve ne amaçla kullanılması gerekliliğini anlamış değiliz. Bunu her gün Facebook’ta görmekteyiz. İnsan istemesede söylemeden geçemiyor…!

Facebook’unda içine ettiniz. Sanki facebook’ta olan kadınlar erkek ariyormus gibi beyinlerinize yerleşmiş.

Buradan herkese sesleniyorum! Kendinize yapılmasını istemediğinizi, başkalarına yapmayınız; yaparken de kendi kardeşinizi, eşinizi, annenizi düsünün!

Bize her facebook’a girdiğimizde; facebok’unda içine ettiniz dedirtmeyin!
Saygılarımla

Nurdan YİĞİT

Hayata başlarken

 Ebeveyn`lerin Mutluluğu ve Sorumluluğu

 

Hayatta beklenen en güzel haberlerden biri, Anne ve Babanin duydugu; biz bir cocuk bekliyoruz haberidir. Bu mutlu haberin beraberinde getirdiği sorumluluk duyguları bizi biraz olsun düşündürsede(?) sevindiğimiz bu mutlu haber hayatımız boyunca ağırlığını koruyacağı bir gerçektir. Yaratılışın mucizesi olan bu duruma hazırlanmak için önümüzdeki 9 ay olan zaman bize fırsat verecektir, kendimizi bu mucizeye hazırlamak için. Bu mucizenin bize tanıdığı imkan, yaratılış muciseindeki mucizeye ortak olabilmemizdir.

Annelik bekleyen Anneler için gelecek aylar her gün biraz daha zor günler olacaktır. Kendisini iyi hissetmediği günler, hormon değişimleri ve daha bir çok zorlukların beraberinde gelen değişimler… anne olmak sevincini engellemeyecektir.

Bir Anneden tüm gücünü vermesini isteyen o doğum günü, Annelerin en güçlü olması olduğu gündür, tarif edilemeyecek sancılara katlanan Anne, bebeğini kucağına aldığı an mutluluğun tadını tatmanın sevinciyle çektiği izdirapları unutabilmesi, ayri bir mucizedir.

Doğum sonrası sağlığına kavuşan Anneyi uykusuz gecelerin beklediği aylar takıp edecektir. Bu zorlu görevi nasıl başarabileceğinin verdiği düşünceler onu bazen gündüzleride yalnız birakmayacaktır.

Aradan geçen bir kaç aydan sonra, bu zor günler yavaşca arka plana doğru çekilirken(?)… her gün yeni ve farklı mucizeler ortaya çıkmaya başlayacaktır.

 

Büyüyen bebekle gözleşme anları başladığı anlar devreye girerken, gelişmekte olan Çocuğun beyni, etrafında olup bitene ortak olma zamanı gelmiştir. Anne ve Babasını, kardeşlerini tanıyabilmek, seslerini ayırt edebilmek çağı ayrıca hissedilen bir mutluluk zamanıdır.

Bu değişimlerle başlayan bir yaşam, insanın oluşumunda atılan ilk temel taşlardır. Yaşama hazırlanış dediğimiz bu kısa zaman, Çocuğun geleceği için verilen ilk yatırımlardır. Anne ve Babaların çocuklarına verebilecekleri en sağlıklı „azık“ çantasının hazırlandığı zamandır bu dönem.

 

Çocuğun ilk güldüğü an, Anne ve Babalar için unutulmayan hatıralardır. Arkasından oturabilmeye, kalkmaya, sürünmeye başlayan Çocuk, Anne ve Babanın yardımları sayesinde kendisini güvenlik içersinde hissederek hayata daha güvenli „adımlarla“devam edebilmeyi öğrenecektir.

 

Çocuğun ilk oyuncağa uzanmak, kolunu kaldırıp bir şeyler yapmak , yataktan alınmak istediği zaman geldiğinde, sevgi ve şefgat hissedebildiği anlar başlamıştır. Kendisine söyleneni anlamasa dahi, hissettiği sevgi şefgat duyguları onu bulunduğu ortamda güvenli ellerde olduğu kavramının ilk başladığı anlar olmakla; … ben bu ailenin bir üyesiyim bilincini oluşturduğu önemli gelişim anlarıdır.

 

Zamanın akımıyla ilk kelimeleri söylemeye başlayan Çocuk, Anne Babayıda bazen şaşkınlığa düşürecektir. Sesli ortamlarda söylemeye çalıştığı yarım kelimeler tam anlaşılamadığı için, … annemi dedi, yoksa babamı dedi tartışmalrıda Anne ve Babanın mutlu anları olacaktır.

Çocuğun diş çıkarma zamanı geldiğinde, uykusuz gecelerin yeniden başladığı günler devreye girecektir. Çocuk için bu zor ve sancılı günler, Anne ve Babanın sabır ve şefgat vereceği en önemli zaman dilimidir.

Çocuğun 3 – 4 yaşları çağı Anne ve Baba için zor zamanlardır, çünkü Çocuğun deney yapma zamanı gelmiştir, denenmesi ne olursa olsun, bir şeyler yapma zamanıdır artık. Salondaki mobilyalara tırmanmak ilk deneyleri arasında olsada, bu yeterli olmayacaktır. İlginç bulduğu ne varsa denemek isteyecektir, pencereden bakmak, Annenin mutfak biçağını tutabilmek bunların arasındadır. Çocuğun bu çağı, Anne ve Baba için alarm sinyallarının kırmızı olduğu anlardır.

Farkında olmadan geçen zaman Çocuğumuzun yaşamında önemli değişimin başlayacağı günü getirmiştir artık.

Okula başlangıç………………

 

Önce güzel bir okul çantasına ihtiyaç vardır, arkasından güzelim elbiseler ayakkabılar alındıktan sonra evde ilk provalar yapılmaya başlanır… mutlu anlar yaşanır.

Anne ve Baba için yeni görevlerin başladığı zamandır bu zaman. Çocuğun geleceği için atılan bu adımlar en önemli adımlardandır, anne ve Babanın bu hayata hazırlık günlerini küçük görmeleri yapacakları en büyük hatalardır. Çünkü bu andan itibaren yapılan en ufak bir hata Çocuğun geleceğini etkileyebilen unsurlar arasında olacaktır.

 

Bu andan itibaren Çocuğun üstlendiği görev her gün dahada artacaktır. Sadece okul dersleriyle kalmayacak olan bu eğitim çağı, Çocuğun geleceğini damgalayan günler olacaktır. Okul eğitiminin yanında etik eğitiminde öğretilmesi olan bu yaşta; anne ve Baba sormluluğu Öğretmene bırakırsa (?) en büyük hatayı yapmış olurlar. Toplumun sosyal düzenini öğretmek ilk aile terbiyesinin „olmazsa olmazlarındandır“…

Kabul etmeliyizki… Çocuklar anlatılandan daha fazla gördüğüyle öğrenen bir sosyal yaratıktır; bu nedenle ebeveynler örnek yaşantılarıyla buna öncülük yapabilirlerse en güzel eğitimi vermiş olurlar; bunların başında evdeki saygı ve sevgi atmosferi en önemli olanlardandır.

Geriye dönük olarak hatırladığımızda, Anne ve Babamızın aralarında geçen diyalogların hafızamızdan silinmediğini ve bizi öyle veya böyle bir etki altında bıraktığını anlayacağız.

 

Okul döneminde, aile ve okul ilişkileri en önemli olanlar arasındadır. Bu aile okul ilişkilerinde Öğretmen ve aile beraberliği Çocuğun hangi derslerde daha başarılı olduğu, hangilerde yardıma ihtiyacı olabileceğini saptayabilmek ve gerekli olanları yapmak Anne ve Babanın önemli görevlerindendir.

 

Çocuklarımızı kendimiz için değil… kendileri için yaşama hazırlayabilirsek, onlara en büyük desteği vermiş oluruz. Biz olmadan hayatlarını sürdürmek zorunda kalacaklarını, onlarda bir gün ebeveyn olacaklarını, toplumdan dışlanmadan yaşayabilmeleri için gerekli etik kavramların değerlerini öğretebilmek Anne ve Babanın en önemli görevleri olduğunu bilmeliyiz.

Topluma saygı vermeden saygı beklenmez kavramı eğitimin ana faktörlerinden olduğunu öğretebilmişsek… kapımızı kimse çalmaz….

 

Zamanı gelmişken hatırlatmakta fayda vardır. Dünyada bu olanaklardan mahrum kalmış Çocukları düşündünüzmü hiç?

10 yaşında emeğine el konan, okul nedir bilmeyen, üç kuruş için uykuya hasret kalarak çalışan milyonlarca Çocuk bir kaç saat uyku ve bir lokma ekmek için çalıştırılıyorlar. Gırtlağı doymak bilmeyen az kazançla yetinmeyen bazı kesimler… insan haklarınıda tekellerinde tutmaktan utanmıyorlar.

 

Sagılarımla

 

Mehmet Sungur

 

Trabzon; Karadeniz’in İnci’si

Trabzon; Karadeniz’in inci’si;

TrabzonKaradeniz Bölgesi’nin Doğu Karadeniz bölümünde yer alan merkezii bir şehirdir.

Karadeniz sahili ile Zigana Dağları arasında yer almakta olup yüzüölçümü açısından az bir alan kaplar.Batısında Giresun’a bağlı Eynesil ilçesi, güneyinde Gümüşhane’ye bağlı Torul ilçesi ve Bayburt, doğusunda da Rize’ye bağlı İkizdere ve Kalkandereilçeleri, kuzeyi Karadeniz ile çevrili antik çağ’dan beri varlığı bilinen il ve il merkezinin adıdır. Şehrin toplam nüfusu 2009 yılında Adrese dayalı nufus kayıt sistemi(ADNKS) sonuçlarına göre 765.127’tur.1935’te 30.000 olan nüfusu 1990’da 361.886’ya, 2000’de 975.137’ye çıkmıştır. 2007’de 740.569’e düşmüştür

Coğrafya

Dar bir sahil şeridinin ardında denize dikey uzanan dağlık bir araziye sahip olan ilin merkezi Boztepe (antik Minthrion tepesi) üzerine kurulmuştur. İl topraklarının % 22,4 yayla, % 77,6 si ise tepelerden oluşmaktadır.

Dereler

Değirmendere (Piksidis), Yanbolu, Fol, Ağasar, İskefiye, Kalenima, Karadere (Araklı), Küçükdere, Koha, Sürmene (Manahos), Solaklı, Baltacı deresi, Sera Deresi…

Nüfus

Toplam nüfusu 765.127’dur. Bu nüfusun yaklaşık %54’ü şehir ve ilçe gibi merkezlerde,%46’sı ise kırsal kesimlerde yani köylerde yaşamaktadır.

Antik Çağ

Eusebius’a göre şehrin kuruluş tarihini MÖ 756 olmakla birlikte bu iddia Trabzon’u İstanbul, Roma hatta, genel kanıya göre Trabzon ve diğer Doğu Karadeniz kolonizasyonunu gerçekleştiren Sinop’tan daha eski bir kent yapmaktadır. Bu durum gerçekse Sinoplular varolan bir kenti MÖ 630 tarihinden sonra yeniden kolonize etmiş olmalıdırlar.
Anabasis’te geçen „Pontos Euksenios kıyısındaki bu şehir Sinope’nin Lazların ataları olan Kolhis ülkesindeki kolonisidir“ifadesi daha sonra Arrian ve Peripleus tarafından da onaylanmıştır.[1]
Merkezinde Yunanlıların çevre köylerinde bugünkü Lazların ataları olan Kolhislilerin ve Tzanların (Zan – Çan) yaşadığı Trabzon, Antik çağ ve sonrasında Zigana geçidi üzerinden Ermenistan ve Euphrates civarında üretilen ticari malların takas edildiği ticaret merkezi ve dış ülkelere satıldığı bir ihraç limanı özelliğindeydi. Pontus İmparatoru Mithridates’in Roma İmparatorluğu ile giriştiği bir dizi savaşı kaybetmesinin ardından Anadolu topraklarının yanı sıra Trabzon’da Roma hakimiyetine girmiştir.

Roma ve Bizans

Pompey’e karşı mücadelesinde Mithridates’e destek vermeyen Trabzon Roma döneminde ödüllendirilmiş serbest şehir statüsü kazandırılmıştır. Bizzat kente gelen Arrian, Trapezus’un Roma döneminde güney Karadenizdeki en önemli liman kenti olduğunu belirtmiştir. Roma İmparatoru Hadrian döneminde restore edilen kente, Trajan döneminde Pontus Kapadokyası eyaletinin başkenti olmuş ve yeni bir liman inşa edilmiştir. Gallianus döneminde birGermen kabilesi olan Gotlar tarafından yağmalanmış , Justiniandöneminde tekarar onarılarak eski konumunu kaznamıştır. İstanbul’un Latinler tarafından işgali üzerine Komnenosailesi,Trabzon’a sığınarak 1461 tarihine Osmanlı fethine dek sürecek bağımsız bir krallık (Trabzon İmparatorluğu) kuracaklar, kendilerini Roma İmparatoru ilan edeceklerdi

Trabzon İmparatorluğu

Komnenos hanedanından VII. Michael Latin işgali nedeniyle Trabzon’a gelerek teyzesi Gürcü kraliçesi Tamar’nın da desteğiyle kendini Roma İmparatoru ilan etmişse de Batı özellikle Vatikan Trabzon İmparatorunu küçümseyerek „Laz hükümdarı“ olarak tanımlamıştır [6]. Trabzon imparatorları başlangıçta diğer Bizans (Doğu Roma) imparatorları gibi çift başlı (aetos) figürünü sembol olarak kullanmışlarsa da Latin işgalinin sona ermesi ve Konstantinapolis’de yeniden yasal yönetimin iktidarı ele geçirmesiyle, bir çatışmaya sebebiyet vermemek için bugün Trabzon Ayasofya müzesinin giriş kapısının üzerinde rölyefi bulunan tek başlı kartal sembolü tercih etmişlerdir. Cenevizliler ile Venedikliler, Moğollar ile Osmanlılar hatta çeşitli Türkmen (Akkoyunlu kabile federasyonuna mensup) klanları ile denge politikası sürdürerek, varlığını sürdürebilen bu zengin liman kenti, İstanbul’un fethinden sekiz yıl sonra (1461Fatih Sultan Mehmet tarafından Karadeniz’deki çeşitli beylikler, İtalyan kolonileri ve Kırım’la birlikte ele geçirilerek İpek yolunun stratejik anahtarının Osmanlı hakimiyetine girmesi sağlanmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu

I. Bayezid’in 1398 de Samsun yöresini almasından sonra Trabzon Komnenos Krallığı Osmanlı Devletine yıllık vergi ödemek zorunda bırakılmıştır. David Komnenos, iktidarı döneminde (1458-1461) vergi ödemeyi durdurarak, önceden ödediklerini de Akkoyunlu Devleti Sultanı Uzun Hasan aracılığıyla geri istemiş, Osmanlılara karşı Avrupa’daki büyük devletlere ittifak önerisinde bulunmuştur. Bunun üzerine Fatih Sultan Mehmet’in öncülüğündeki Osmanlı Kuvvetleri Bölgeyi kuşatarak, 1461 yılında Trabzon’u ele geçirmiş ve Komnenosların egemenliğine son vermiştir.

Trabzon, Osmanlı Döneminde önce eyalet ve sancak olarak şehzade ve mutasarrıflar tarafından idare edilmiştir. İlk sancak beyi Hızır Bey’dir. 1470 yılında sancak beyliği küçük yaşta Şehzade Abdullah’a verilmiş; Abdullah, annesi Şirin Hatunla birlikte 1479 yılına kadar Trabzon’da yaşamıştır. Yavuz Sultan Selim de şehzadeliği sırasında (1491-1512) Trabzon’da Sancak Beyi olarak bulunmuş, sonradan Kanuni ünvanı alacak olan oğlu Sultan Süleyman burada doğmuştur.
Trabzon 16. yüzyılda, merkezi Batum olan Lazistan Sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.
1859-1864 yılları arasında Kuzey Kafkasya’da süregelen Kafkas-Rus savaşı, Çerkes ve Abaza halkının yenilgisi ile sonuçlanmış ve şehre sayıları 360.binin üzerinde göçmenin yığılmasına yolaçmıştır. Doğal olarak büyük bir afete dönüşen göç, salgın hastalıklar, açlık ve toplum içinde kaynaşmalara yolaçmıştır. Çok kısa bir zaman içinde Trabzon ve Akçakale limanları ve çevresinde ki yerleşim yereleri adeta rezervasyonlara dönüşmüştür. Bu dönem sırasında salgın hastlıklardan korakarak kaçan yerel halk yaylalara geçmiş ve şehirde yeni göçmenlerle, devlet görevlilerinden başka sadece kaçamayacak durumda olanlar kalmıştır.
1867 yılında Trabzon’da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868 yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında Lazistan, Gümüşhane, Canik Sancakları da buraya bağlanmıştır.
Birinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar Trabzon’a saldırır (14 Nisan 1916). Trabzonlulardan oluşan vurucu güçler (Milis), bu saldırı sırasında gerilla savaşı verirler. Bu sıralarda, cepheye gönderilmek üzere Hamidiye Zırhlısının desteğinde Trabzon Limanına gelen cephane Trabzonlu gençlerce büyük bir heyecan içinde boşaltılıp Maçka’ya taşınır.
Çaykara’da Sultan Murat Yaylasında (10 Haziran 1916), Of’ta Baltacı, Arsin’de Yanbolu Derelerinde Ruslara karşı başarılı savaşlar verilmiş, ancak o yıllardaki koşullar altında düşmanın Trabzon’a girmesine engel olunamaz ve Ruslar 14 Nisan l916 yılında Trabzon’a girer. Rusların Trabzon’da kaldığı bir yıl, on ay, on günlük süre içinde özellikle Rumlar ve Ermeniler, yerli halka büyük işkenceler yaparlar; sayısız insan öldürürler.
1917′de Rusya’da “Bolşevik Devrimi” olur, Çarlık Yönetimi yıkılır. Bunun üzerine Rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu Rusların Trabzon’dan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve Karadağ’da toplanan Türk Çeteleri, Akçaabat’a inerek Yüzbaşı Kahraman Bey’in komutasında üç koldan Trabzon’a doğru yürürler ve 24 Şubat 1918 tarihinde Trabzon’a girer.

Türkiye Cumhuriyeti

Osmanlı imparatorluğunun yıkılmasından sonra Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları yeni Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlar ve Trabzonda yeni ülkenin yeni idari yapısında altmışbir (61) nolu il olarak yerini almıştır.

İlin Cumhuriyet dönemindeki sınırları kültürel ve tarihsel bir düşünceyle değil tamamen idari yapı ve merkezlere uzaklıklar baz alınarak çizilmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin 81 ilinden biri olan Trabzon, Doğu Karadeniz bölgesinde yer almakta ve 4.685 km2’lik yüzölçümüyle ülke topraklarının % 0,6’sını oluşturmaktadır.
Cumhuriyetin ilanından sonra Trabzonda çeşitli fabrikalar kurulmuştur.
Atatürk, Cumhuriyet döneminde Trabzon’a üç kez gelir; 1924, 1930 ve 1937 yıllarında, ilk geldikleri 15 Eylül 1924 günü, Trabzonlularca “ATATÜRK GÜNÜ” olarak kabul edilir ve bu kendisine bir telle bildirilir.

Halk

Trabzon halkı adet , yaşam tarzı , gelenek ve görenek bakımından kendine ve yöreye özgü özellikler taşımaktadır. Trabzonda çok çeşitli türkmen boyları yaşamaktadır. Çepniler ise bölgede Şalpazarı ve Beşikdüzü ilçesinin Şalpazarına yakın köylerinde 29 kadar köyde yaşamakta olup en eski Türkmen geleneklerini hala sürdürmektedirler.

Evliya Çelebi Seyahatnamesinde; „Fâtih Sultan Mehmed Han Gazi (toprağı mis kokulu ve mekanı cennet olsun.) hazretleri bu kaleyi feth ettiğinde dört tarafında bulunan bölgelerden çeşitli insanları sürerek Trabzon’a nakl ettirip iskân ettirdi. Öyle imar oldu ki sanki insan deryası oldu. Halkının çoğunluğu Lazlardan oluşan insanlar topluluğudur.“ demektedir.
Trabzon halkının fiziki özelliklerinden söz ederken de, „Beşinci iklimde bulunduğu için suyu ve havasının tatlılığından bütün halkı gezip eğlenmeye hevesli ve zevk ehli olup içmeye ve eğlenmeye düşkünlerdir. Gamsız ve aldırışsız zarif dostlar ve âşık kimseler olduklarından yüzlerinin renkleri kırmızımsıdır. Kadınlar kısmı Abaza, Gürcü ve Çerkes güzelleri olduklarından güzel erkek ve kız çocukları olur ki sanki her biri birer ay parçası ve güneş pençesidirler.“ diye tarif etmektedir.

Dil

Trabzon halkı 16. yy içinde İslâmlaştıktan sonra anadilleri olan Pontusçayı ve Lazcayı bırakıp Türkçeye alışırken zorlanmışlardır.Özellikle Yunanca’da olmayan -b-, -d-, -g-, – ı- gibi harfleri çıkaramadıkları için Yunanca söylenişlerine uydurarak konuşmuşlardır.[7] Sözgelimibalık kelimesindeki „b“ ve „ı“ sesleri Yunanca’da olmaması ve İslâm’ı yeni kabul etmiş olan Trabzonluların Türk dilini konuşamamsı nedeniyle bu kelimeyi Pontus Yunancası’na adapte ederek paluk olarak telâffuz ederler. Bununla beraber Trabzonda kesintisiz dört asırdan fazla süredir Türkçe konuşulmaktadır.Yerel halkın bir kısmının asıl dilli arkaik Rumcadır.

Pontus Rumcası LazcaGürcüceRusçaErmenice ve Farsça’dan çok sayıda ödünç kelime içeren Trabzon ağzı Özellikle alışılmadık ünsüz değişimleri ile Anadolu Türkçesi’nden derin farklılıklar çermektedir. KöprübaşıÇaykaraMaçkaTonyaOfDernekpazarıyerleşimlerinde Rumcanın arkaik ögeler taşıyan yerel bir dialekti günümüzde de Müslümanlar tarafından 50 civarında köyde 5,000 ile 80,000 kadar kişi tarafından konuşulmaya devam etmektedir.

/ b / > / p / baluk > paluk
*/ d / > / t / dere > tere
*/ k / > / g / katuk > gatuk
*/ g / > / c / gelin > celun (Batı Trabzon)
*/ c / > / ç / came > çame
*/ k / > / ç / > öküz > öçüz (Merkez Çömlekçi mahallesi, Doğu Trabzon)

Geleneksel kıyafetleri içerisinde Karadenizli çift, Osmanlı dönemi

Giyim-kuşam

Osmanlı döneminde Samsun ile Batum arasında(sahil) geleneksel giyim (Laz kıyafeti olarak da bilinir) şöyledir:
Erkek: Başta iki ucu üzerinden sarık gibi dolanarak uzun kulaklı bir düğümle bağlanan ve kukula adı verilen siyah başlık. Üstte beyaz mintan ve üzerine siyah aba yelek. Altta bacak arası körüklü bacak kısmı dar zipka adı verilen siyah şalvar.
Kadın (köylü): İçte kamis adı verilen yakasız Trabzon bezinden gömlek, başta keşan peştemal, alltta etek veya üçetek elbise (zibun)bele bağlanan ve rengi yöreden yöreye değişen peştemal (fota. Üstte fermene veya kadife adı verilen yelek.
Kadın (şehirli, kasabalı): Başta tepelik, Tapla, Koursi, hotoz adı verilen gümüş ya da altın sırmalı yuvarlak tepelik. İçte kamis, üzerine zibun (üçetek) belde peştemal, lahor veya trablus.

Köylü ya da şehirli olsun Trabzon kadını (Rize ve Artvin sahilinde yaşayan Lazlar gibi) kesinlikle şalvar giymemektedir. Tek istisna Şalpazarı bölgesinde olup Çepni kadınları şalvar giymekte ve ucu püsküllü kırmızı ya da pembe belbağı takmaktadır.

Müzik ve Halk oyunları

Trabzon bölgesinin geleneksel çalgıları şimşir kavalkemençedavul-zurna ve yörede zimponadankiyo adlarıyla da bilinen tulumdur. Sayısız çeşidi olup kadın ve erkekler tarafından toplu oynanılan geleneksel dansların adı isehorondur.kolbastı oyunu 1930 yılında Trabzon’un Faroz mahallesinde başlamıştır. Farozlu balıkçıların kendi aralarında oynadığı bir oyundur.

Kültürel Yaşam

Trabzon ilinde tiyatro etkinlikleri Trabzon Belediye Tiyatrosu ve Trabzon Devlet Tiyatrosu tarafından yürütülmektedir.Halk eğitim merkezlerinde amatörce tiyatro, müzik ve halk oyunları çalışmaları yapılmaktadır. Müzik alanında çalışmalar yapan Devlet Klasik Türk Müziği Topluluğu’nun yanı sıra karikatür ve resim çalışmaları Belediye Sergi Salonu’nda sergilenmektedir.

Eğitim

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde Trabzon’da eğitim kuruluşu olarak sekiz medrese, eğitim süresi dört yıl olan beş adet ilkokul, bir adet sanat yurdu, bir adet askeri rüştiye, bir adet idadi ve bir adet Darülmuallimin bulunmaktaydı. Günümüde Trabzon ilinde 815 ilköğretim okulu, 86 lise ve dengi okul ve 2 Aralık 1963 tarihinde öğretime açılan Karadeniz Teknik Üniversitesi bulunmaktadır.

Mutfak

Samsun Batum arasında yeralan bölge mutfağının ayırıcı temel besinleri karalahanamısır ve hamsi olup, bu üçlünün çorbasından ekmeğine dek sayısız kombinasyonu bulunmaktadır. Bölgeye özgü yemeklerden en karakteristik olanları şunlardır:

Mısır unundan:Kuymak (Rize’de muhlama,Vakfıkebir ve Şalpazarında yağlaş), haçapur, hamsili ekmek, lamesli ekmek
Karalahanadan: Çorba, sarma
Tatlı olarak: Kabak tatlısı, kabak pilavı (bölgede pilav ve makarna şekerli olarak tüketilir- tatlıların yanında içecek olarak ayran içilir.)
Hamsiden: Buğulama, hoholli hamsi, hamsili ekmek, kaygana
Fasülyeden (lobya): turşu kavurma
Mısırdan: Korkot (mısır çorbası)

Tarihi-Turistik Yerler

Roma İmparatorluğu ve Osmanlı döneminde eyalet merkezi olmuş, Ortaçağ’da bir Rum imparatorluğuna başkentlik yapmış kent doğal güzelliklerinin yanı sıra pek çok tarihi yapıyı barındırmaktadır.Bunların en önemlileri:

  • Manastırlar: Sümela ManastırıAyasofya müzesi,Kaymaklı Manastırı(Amenapırgiç Ermeni Kilisesi), Kızlar (Panagia Theoskepastos) Manastırı, Gregorios Peristera (Hızır İlyas)Manastırı, Kızlar (Panagia Kerameste) Manastırı, Vazelon Manastırı,
  • Hagaios Savas (Maşatlık) Kaya Kiliseleri,
  • Kiliseler ve Camiler: Hagia Anna (Küçük Ayvasil), Sotha (St. John)K, Hagios Theodoros, Hagios Konstantinos, Hagios Khristophoras, Hagios Kiryaki, Santa Maria, Hagios Mikhail, Panagia Tzita, Fatih (Panagia Khrysokephalos), Yeni Cuma (Hagios Eugenios), Nakip (Hagios Andreas Kilisesi), Hüsnü Köktuğ (Hagios Eleutherios), İskender Paşa Camii, Semerciler, Çarşı Camii, Gülbahar Hatun Camii, Trabzon valiliği ve Valievi.
  • Konaklar:

  • [Atatürk Köşkü] Memiş Ağa Konağı (Sürmene), Çakıroğlu İsmail Ağa Konağı (Of), Çakıroğlu Hasan Ağa KonağıKaramollaoğlu Topal Mustafa Evi (Araklı)
  • Araklı ilçesine bağlı Konakönü mahallesindede birçok tarihi yapı bulunmaktadır. Bu yapılar Rus işgaline tanıklık etmekle birlikte çok eski zamanlarında izlerini taşımaktadır.
  • Hamamlar: Sekiz Direkli Hamam,Fatih Hamamı, İskender Paşa Hamamı,Çifte Hamam, Hacı Arif Hamamı, Alaca Hamam, Tophane Hamamı
  • Osmanlı Dönemi Diğer Eserleri: Soğuk Çeşme, Bedesten, Sufi Ali Bey kitabesi,Sur Kitabesi, Kabak Meydan Şadırvanı,Ortahisar Muvakkithanesi,Çarşı Camii Muvakkithanesi,Askeri Hastahane,Seyyidi Hacı Mehmed Çeşmesi,İskender Paşa Çeşmesi ,Kethüdazade Hacı Emin Ağa Çeşmesi,Manastır Çeşmesi,Abdullah Paşa Çeşmesi,Hafız Muhammed Çeşmesi,Abdulhamid liman Çeşmesi

Trabzon’un İlçeleri:

TrabzonAkçaabatAraklıArsinBeşikdüzü (Şarli)Çarşıbaşı (İskefiye)Çaykara (Kadahor)DernekpazarıDüzköyHayratKöprübaşı (Goneşara) |MaçkaOfSürmeneŞalpazarı (Ağasar)TonyaVakfıkebir (Fol)Yomra

Kaynak:

Wikipedia; Özgür ansiklopedi

Derleyen:   Mehmet Sungur

Maria Magdelana; Defne(dilseydi) ne olurdu ?

Mehmet SUNGUR

Yahudiler Maria Magdalena yı fahişelikten dolayı tutuklarlar. İsa Peygamberi sınamak için önüne getirirler. Bu kadını fahişelik yaparken yakaladık, bu günahkarın cezası nedir diye sorarlar. İsa Peygamber hiç beklemedikleri şekilde “taşlanarak öldürülmeli” der. “şimdi herkes eline bir taş alsın” diye de ekler. Yahudiler kadını bağlarlar ve ellerine atacakları taşları alırlar. atmadan önce; İsa Peygamber son sözünü söyler “şimdi ilk taşı günahsız olanınız atsın” diyerek taşlamanın başlatılmasını önerir. Ancak ne varki, kimse buna cesaret edemenişti; çünkü hepsinin bir yerlerde saklı tuttuğu bir günahı vardı.Sonuç olarak Maria Magdelana öldürülmekten kurtulmuştu.

Bundan iki bin küsür yıl önce yaşanmış olan bir olay bu gün geçerli olmadığı toplumda yaşamak biraz üzücü bir durumdur.

Maria Magdelana yaşıyordu, kendisini müdafaa edebilme olanakları mevcut idi, ona atılan suçlamayı temize çikarabilme şansıda mevcuttu, ya aramızda olmayan, ebediyyete göçmüş olanlar böyle suçlamalarla karşılanırsa onların hangi seçeneği olabilirki..?

Topluma her gün bir şeyler vermeye çalışan insanlar var aramızda, onları ekranlarda oldukları ve bize hoş saatler yaşattıkları süre alkışlarız, ancak kulislerin arkasında neler olduğunu merak etmek aklımıza gelmez. Aramızdan ayrıldıklarında; bazı dostları “ ekranlardan” bir yıldız kaydı diyerek üzüldüklerini dile getirirler, bazılarıda sorgu mahkemelerini kurarlar.

Geçtiğimiz günlerde de aynen öyle oldu, aramızdan bir insan kötü tesadüflerle dolu bir zaman dilimi içersinde hayatını kaybetti, ebediyyete göçtü. Defne Joy Foster olarak ekranlarda tanıdığımız, bu kişi Magazin dünyasında ve diğer basında yeterinden fazla abartılmış olarak haber ve yorum konusu oldu, taciyeler, üzüntüler doğal olarak dile getirildi… bende üzüldüm, çünkü bir daha geri gelmemek üzere aramızdan bir insan ayrılmıştı.

Gel görki… insan oğlu ölenleride rahat bırakamıyor. Bazı yorumcu “akademisyen” köşe yazarları arsız ve kabul edilemiyecek bir şekilde olayın arka perdesini aralamak istediler ve çirkin bir uslupla Defne Joy Foster hanımın hayatını, yaşam tarzını eleştirmekten geri kalamadılar. Defne Joy Foster hanımın arkada bıraktığı aile ve onu sevenlerine hakaret edercesine bunu yaptılar; ve onun ölüm anında aynı zamanı ve zemini paylaşan insanıda “kerata” diye tanımsadılar.

Defne Joy Foster hanımın yaşam tarzı hoşunuza gitmeyebilir…ancak onun arkasından pervasızca makale yazmak hakkınız olmadığını untmamalısınız. O insan ölmüş artık, kendisini müdaafa etme şansıda yoktur. Hem.. söylermisiniz beyler..! varmı aranızda ilk taşı atabilme cesaretini gösterebilecek olan..? !

Tabii… Defne Joy Foster hanım aramızdan ayrıldı, o yok artık, onu fiziki taşlama olanaklarıda mevcut değil; ancak onunla aynı Zaman ve zemini paylaşan hala aramızdadır, kendisini müdaafa etme olanaklarıda mevcuttur; neden onu sorgulamıyorsunuz? O kişi onunla değilmi idi? O kişi onunla aynı zaman ve zemini paylaşmıyormuydu? aradaki fark ne olabilir?

…tabii, erkekler “ağlamaz” olduklarını biliyoruz, onlar her zaman yaşam tarzlarıyla örnek sergiliyen canlılardır. Onlar her zaman dürüstlük simgesi olmuşlardır, günah işlemezler, kimsenin namusuna dokunmazlar… hele hele “fahişe” hiç olmazlar, aynı ortamı paylaşsalar dahi onların yaptığı bir “keratalıktır” yaramaz çocukların yaptıkları kadar sevecendir; sevecendirler bizim “akademisyen” köşe yazarları sayesinde…(?)

Söylenecek o kadar çok şey varki…(?)

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir… ms.

Adım adım, KADIN HAKLARI

Mehmet SUNGUR

KADIN HAKLARI İÇİN TÜRKİYE’DE NELER YAPILDI ?
VERİLEN HAKLAR YETERLİMİ , SADECE KAĞIT ÜZERİN-DEMİ KALDILAR ?

ÖZET

Kadın Hakları konusu insan hakları kavramı çerçevesinde ele alınmalıdır. Ancak insan haklarına ilişkin değerlendirmeler tek başına kadın haklarının özgünlüğünü karşılamaya yetmemektedir. Kadın haklarının toplumsal yapı, aile ve iktidar ilişkileri açısından yeniden yapılandırılması gerekir.

Ülkemize kadınlara siyasal, yasal ve ekonomik anlamda hakların tanınması Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu ile belirgin bir sıçrama yapmıştır, ancak yeterli değildir. Pozitif ayrımcılık yoluyla kadın mağduriyetinin her alanda pişirilmesi gerekir, daha yapılacak çok şey vardır.

1. İNSAN HAKLARININ BİR PARÇASI OLARAK KADIN HAKLARI

İnsan hakları yeryüzünde eşit olarak yaşayan bütün bireylerin birbirlerine karşı salt insan olmaktan kaynaklanan ödevleridir. İnsan haklarından, insanın insan olmaktan kaynaklanan tüm hakları anlaşılmaktadır. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi de bu çerçevede cins, dil, din, siyasi, milli veya sosyal köken, servet, doğuş veya diğer herhangi bir fark gözetmeksizin, insanın insan olması nedeniyle her insan tarafından yararlanılabilen haklara “insan hakları” denmektedir.

Hukuk tarafından korunmaya değer menfaat olarak hak, doğrudan hukukun konusunu oluş turmaktadır. Hak kavramı insanın salt insan olmak sıfatıyla sahip olduğu özgürlükleri ve olanakları, insanın değerini ya da onurunu meydana getirmektedir. Bu nedenle insan haklarının kaynağı, insanın bu değer yanından gelmektedir. İnsan, belki insan hakları olmadan da yaşayabilir. Ancak böyle bir yaşam insana yakışan bir yaşam olmaz. İnsanın insan olmasından kaynaklanan hakların ihlali veya inkarı demek, insanlıktan, insan olmaktan vazgeçmek demektir. Aslında insan haklarının doğuştan varoluşu sadece algılanabileceğine bu nedenle tanımlanmasına bile gerek olmadığına ilişkin görüşler vardır. Ancak hukuksal açıdan tanım, bir açıklık  sağlama olanağı sunar.  Evrensellik, eskimezlik, değişmezlik, üstünlük, devredilmezlik insan hakları kavramının temel özellikleridir. Sonuç olarak amaç; “insan onurunun korunması” olduğu için bu özellikler zorunlu olarak aranacaktır. Çağdaş pozitif hukuk normlarında bu özelliklerin “ devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlükler” olarak yansıtıldığını görmekteyiz.

18.yy.’da üzerinde tartış ılan “İnsan ve Yurttaş Hakları” kavramı, yeni bir tarihsel açılımı ortaya koyarken tüm insanlara sesleniyordu.  Bu yüzyılda kadın hakları savunucuları, Batı’da kökten etkiler yaratan hareketin içindeydiler ve erkeklerle birlikte eşitlik ve özgürlük mücadelesi veriyorlardı.

Bu mücadele 1776 tarihli Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ve 1789 tarihli Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni doğurmuştur. Her iki sözleşme ve devam edegelen sözleşmeler, insanlar için vazgeçilmez hakların varlığı ve siyasi iktidarın bu hakları tanıması zorunluluğu üzerinde duruyordu. Ancak, ne yazık ki doğal  haklar olarak isimlendirilen bu hakların, baş ta teorisyenleri olan erkekler olmak üzere kadınları da kapsadığı konusunu kabul etmediler.

Fransız Devrimi’nden etkilenen Mary WOLLSTONECRAFT (1755-1797), feminist teori tarihinde ilk önemli çalışma olan “Kadın Haklarının Savunusu”nu hazırlamıştır. Bu kitap, erkeklerin özgürlük talepleriyle geleneklere karşı açtığı savaşı kadınların da yapabileceği mesajını veriyordu. Özgürlük talebinde bulunmamak kadını onursuz kılacaktır demekteydi. Aynı şekilde, kadın hakları savunucusu Olympe de GOUGE (1748-1793), Kadın Hakları Bildirgesi’yle doğrudan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ne yönelik bir manifestoda bulunuyordu. Eşitlikten kadın ve erkek eşitliğinin de anlaşılması gerektiğini ileri sürüyor; kamusal mevkilere gelme siyaset yapma konusunda da eşit haklar talep ediyordu. “Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır” demekteydi. İronik bir şekilde Olype de GOUGE 1793′deki darbe sonrası giyotinle idam edildi.

19. ve 20.yy’da, mücadelenin hukuksal alandaki eşitlik söyleminden çok hayatın her alanında yapılan cinsiyete dayalı ayrımcılığın kaldırılması noktasına yöneldiğini görüyoruz. Bu yaklaş ımla savunulan, tarihsel ve toplumsal olarak cinsiyetten kaynaklanan davranış kalıpları ve rolleri kadınların herhangi bir alandan dışlanmaları için gerekçe olmamalıdır, görüşüdür. Mücadelenin kamusal alanda yer almaya yani siyasi ve sosyal alandaki eşitlik taleplerine dönüştüğünü görüyoruz.

Toplumsal yaşamın, özel alan (ev içi-aile ortam) ve kamusal alan (ev dış ı-çalış ma ortamı) biçiminde bölünmesi ve kadının geleneksel olarak özel alana hapsedilmesi, bu durumun beraberinde getirdiği kalıplarla zorlanma, kadının kendisini insan olarak ve üretimin bir parçası olarak ifade etmesini güçleştirir. Liberal feminizme göre geleneksel özel-kamusal alan ayrımı, kadının erkek karşısındaki ikincil konumunun ana nedenidir. Kadınların kamusal alana girmesini önleyen ve onları özel alana hapseden yasalar ve uygulamaların kaldırılması gerekir. Kadınların özel alana ait görülmesi ve bu alanda da yaşamlarının devlet tarafından tam güvenceye alınmaması ve özel alana hukukun müdahalesinin sınırlı tutulması olgusu, kadınların uzun yıllardır mücadelelerinin odak noktası olmuş tur.

2. KADIN HAKLARININ ÖZGÜN YÖNÜ

16.yy.’daki “kadın insan mıdır?” tartış masının bir zamanlar yapılmış olması bile kadın hakları kavramının insan hakları kavramı çerçevesinde tartışılmasını zorunlu kılıyor. Aslında bu tartış manın kökeni kitabi dinlerin Adem’in topraktan, buna karşım Havva’nın ise Adem’in kaburga kemiğinden yaratılmış olmasına kadar götürülebilir. Buna bağlı olarak erkek, uygarlığın ve kültürün yaratıcısı ve ürünü olarak görülürken; kadın, doğanın ürünüdür. Saptamalar kadının ikincilliğini vurgulamak için kullanılmaktadır. Bu yüzden, genel insan hakları ile ilgili düzenlemelerin ayrıca ve özellikleri de dikkate alınarak kadın hakları tarafından tamamlanması gereksinimi doğmaktadır. Kadın haklarının özgünlüğünü belirtmek yapay bir ayrım değil, insan hakları kavramına somut bir içerik kazandırabilmenin ön koşuludur. İnsan hakları kavramının salt “insan” soyutlaması içinde ele alınması, insan-erkek kavramı ilişkisinde somutlaştığı için ataerkil anlayış ın sürdürülmesi ve pekiştirilmesinden baş ka bir işe yaramamaktadır. Bu nedenle, insan hakları kavramının kadın hakları kavramı ile de tamamlanması gereği doğmaktadır.

Kadının insan hakları konusuna ilişkin iki temel yaklaşım vardır:

− Evrenselci yaklaşım

− Kültürcü yaklaşım

Evrenselci yaklaşım; insan haklarının evrenselliğinden yola çıkmaktadır. İnsan hakları belgelerinde yer alan hakların tümünden kadınlar yararlanmalıdır düşüncesini savunmaktadırlar.

Kültürcü yaklaşım ise; tüm toplumlarda geçerli olabilecek insan hakları anlamında ortak değerlerin bulunmasının olanaksızlığından yola çıkar. Ancak bu yaklaşımda, kadınlara karşı yapılan ayrımcılıkların kültürel farklılıklara dayandırılarak haklılaştırılmaya çalışıldığı görülmektedir. Her kültürün kendi değerleri çerçevesinde ele alınması kültürün genel yaklaş ımının, kadını belirli bir noktaya hapsetmesine engel olmayacaktır. Bunun anlamı, bazı farklılıklar gösterse bile genel ataerkil kastın kırılamayacağı noktasına ulaşır. Böylece bir çifte standart yaratılmaktadır. Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleş mesi (CEDA W.1981), insan hakları belgeleri içinde en çok çekince konulan sözleşmedir. Bu sözleşme, bir ş ekilde imzalanmış bile olsa yasalarla tanınmış pozitif hakların, tek başlarına değil, egemen toplumsal ve kültürel ortam içinde varolduğu gerçeğini de göstermektedir.

3. TÜRKYE’DE KADIN HAKLARI TARİHİ

Her toplumda olduğu gibi kadının Türk toplumunda da önemli bir yeri vardır. Kadın, anne olarak aile ve toplum arasında bir köprü görevi görür. Kadının toplumdaki yeri ve görevleri derken önce onun bir fert olarak gerekli kişiliği kazanmasını, sonra da aile içinde ve toplumun içinde gerekli yeri alması düşünülmelidir.

Tarihsel gelişim içinde Türk kadınının toplumdaki yeri üzerinde durulursa, kadının çeşitli Türk devletlerinde önemli ve saygın bir konuma sahip olduğunu görürüz. Kadın sadece ev içinde değil, dış alanda hatta yönetimde bile önemli bir pozisyona sahipti. Ancak Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde kadının sorumluluğunun eve yönelmesine ve dışarıdan soyutlanmasına, İslam dini dolayısıyla ilişkilerin yoğunlaştığı geleneksel ortadoğu alışkanlıklarının etkisi olmuştur aynı negatif etki Bizans geleneğinden de gelmektedir. Osmanlı toplumunda toplum yapısının cinslerin ayrımı üzerine kurulmuş olması, iki ayrı dünyayı ortaya çıkarmıştır. Erkeğin dünyası kamusal, kadının dünyası ise özel ve mahremdi varlığı ancak aile içinde söz konusu edilebilirdi. Eve kapanıp örtünmeye mahkum edilen kadın, toplum hayatındaki rollerini kaybetmiştir. Bu durum Tanzimat’la birlikte gelişen özgürleşme ve eğitim talepleriyle değişmeye başlamıştır. Tanzimat dönemi yazarlarının batılı hak taleplerinin içinde kadının sorunlarına çözüm üretmek için kamuoyu oluşturma istemi de vardı. Özellikle 19.yüzyılın sonlarına doğru önemli  bir çıkış olarak “Hanımlara Mahsus Gazete” üzerinde durmak gerekir. Kadın yazarların önemli katkıları olarak çıkan bu gazeteye ek olarak bir çok entelektüel erkek de kadın özgürleşmesinin gereği üzerinde durmuşlardır. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halit Ziya Uşaklıgil, Namık Kemal önemli isimlerdir. Devam eden dönemde bir çok karmaşadan sonra ikinci Meşrutiyet bazı tartışmalar için olanak yaratmış olmakla birlikte örneğin örtünme ile ilgili yeni yasa taleplerinin de gündeme getirildiği bilinmektedir. Meşrutiyet döneminde bir çok kadın derneği kurulmuştur. İlk kadın derneklerinin daha çok hayırsever amaçlarla kurulmuş olduğunu görürüz. İkinci Meş rutiyetle ortaya çıkan önemli değişimlerden birisi de ev içinde gerçekleşen eğitimden kadınlar için de okulda eğitime geçilmiş olmasıdır. 1917 tarihli Hukuk-u Aile Kararnamesi üzerinde özel olarak durmak gerekir. Bu Kanun Hükmünde Kararname, İslam ülkelerinde hangi dinden olursa olsun herkesi kapsayan ilk standart belge olma özelliği göstermektedir. Bu kararname ile kadınlara boşanma ve poligamiye karşı bazı haklar tanınmakta, evlenmelerde her dinden teba için devletin kontrolü şart koşulmaktadır. Ancak yasa 1919 Haziranı’nda yürürlükten kaldırılmıştır.

Birinci Dünya Savaş ının yarattığı ortam  bütün dünya da olduğu gibi ülkemizde de kadınların geleneksel rollerinde zorunlu bir değişimi ortaya çıkarmış tır. Savaşın çok kısa bir sürede

topyekün bir savaşa dönüşmesi erkeklerin cepheye gitmesini kalan alanlarda ve geri hizmetlerde kadın gücüne ihtiyaç duyulmasına yol açmıştır. Gündelik hizmetlerin yanında askerlerin gereksinimlerini karşılamak için açılan yeni fabrikalarda kadın işçilerin istihdam edildiğini görmekteyiz.

Ülkemizde, Birinci Dünya Savaşının yenilgi ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi ile sonuçlanmasıyla ortaya çıkan acı tabloda hemen hemen hiçbir hakkı olmayan kadınların da çeş itli mitinglerle protestoları vardır. Başlayan Kurtuluş savaşı sadece bir cephe savaşı olarak kalmamış yeni bir yapılanmanın hem kurtuluşu hem de kuruluşuna dönüşmüş tür. Kurtuluş Savaş ında Türk kadını önemli etkinliklerde bulunmuş ve vatanını canı gönülden savunmuştur. Tarihimizin en zorlu dönemi olan 1914-1923 yılları, kadın haklarına ilişkin de yeni bir çizgiyi gündeme getirmiştir.

Atatürk’ün Türk toplumunu çağdaş uygarlık yörüngesine oturtmak gibi büyük amacının iki önemli yönü vardır; Birincisi, gelenekçilik tutumunu yok etmek, ikincisi de bu yörüngeye uygun kuralları, kurumları, örgütleri yerleştirmek, toplumun yeni kuşaklarını buna göre yetiştirmektir. Bu anlamda Cumhuriyet dönemi geliş meleri bir yenilenme arayışı olarak adlandırılabilir.

Atatürk, Türk toplumunun temeli kabul ettiği aileye ve ailenin de direği olarak gördüğü kadına, çok büyük önem vermiştir. Atatürk, ailenin bireylerine bireyler arası ilişkilerine ve bu bireylerin huzur ve mutluluğuna eğilerek onları eğitimde ve iktisatta çağdaş medeniyetler seviyesinin üzerine çıkarmaya çalışmıştır. Özellikle hukuk alanında kadınlara geniş haklar tanımış tır.

Atatürk’ün kadının statüsüne ilişkin yaklaşımları evrensel niteliktedir ve son derece geniş bir perspektife sahiptir ve bu perspektif yeni cumhuriyetinde en belirgin özelliklerinden birisidir. Atatürk, 1923 yılında “..şuna inanmak lazımdır ki dünya yüzünde gördüğümüz her şey kadının eseridir” ya da “ ..toplumun baş arısızlığının asıl sebebi kadınlara karşı olan bilgisizlikten ileri gelir, bir toplumun bir organı faaliyette iken diğer bir organı işlemez ise o toplum felç olur” derken bu yaklaşımını dile getirmektedir. Bu hedef için önemli bir başlangıç olarak 1924 yılında yürürlüğe konulan Tevhid-i Tedrisat kanunu bir yandan eğitimi merkezileştirip bir düzene sokarken diğer yandan kadın nüfuza ilkokul, orta okul ve yüksekokul öğreniminin kapılarını açmıştır. Bunun anlamı cinsiyet ayrımı gözetilmeden eğitimde eşitlik olanağının yaratılmasıdır.

4. SİYASAL HAKLAR

Siyasi Sosyalleşme Kuramları olarak adlandırılan ve kadının siyasal karar alma süreçlerinden ayrı kalmasının toplumsal yapıya etkilerini irdeleyen sosyolojik çalışmalar toplumsal gelişmeye ve tipikleştirmeye bu eğilimin etkisinin ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Kız ve erkek çocuklarının, çocukluktan itibaren ayrı ilgi alanlarına itilmeleri ve sosyalleşme sürecinde erkeğe karar verme rolü yüklenirken, kız çocuklarına edilgen oluş , bağımlılık ve ikincillik rolleri öğretilmektedir. Bu durum doğal olarak siyasal karar alma süreçlerinden kadının uzaklaşması sonucunu doğurmaktadır.

Siyasal haklar açısından Türkiye Cumhuriyeti’nin iki temel ekseni üzerinde durmak gerekir. Bunlar ulusçuluk ve uygarlıktır. Bu iki amacın gerçekleşmesi için toplumsal yaşam içinde kadının konumunun güçlendirilmesi gerekiyordu. Bu hedef çerçevesinde yaratılan yeni kadın tipini Halide Edip Adıvar şöyle çizmektedir: “Ulusu için yararlı olmaya çalışan, siyası alanda erkeklerin yanında yerini alan, buna karşın müşfikliğinden kaybetmeyen, ağırbaşlı, arkadaş , vatanının anası, halkçı kadın” tipi. Bu yaklaşımda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaş tırarak yeni bir kadın imgesi yaratmıştır. Bu imgenin toplumsal yaşama ve yönetimine etkin katılımı siyasal hakların tanınması ile gerçekleşebilecektir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci döneminin sonlarına doğru, kadınlara siyasi hakların verilmesi yolunda kadınlar tarafından dileklerde bulunulmuş , bazı konferanslar verilmiş bu konuda bir takım kadın dernekleri harekete geçmiştir.

Türk kadınının siyasal haklardan yararlanması da Atatürk’ün ileri görüşlülüğü ile dünya ülkelerinin bir çoğundan önce olmuştur. 3 Nisan 1930 gün ve1580 sayılı yasayla Türk kadınının önce belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Daha sonra 26 Ekim 1933 gün ve 2349 sayılı kanunla da kadınlar köy ihtiyar heyetlerine ve muhtarlığa seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir. Daha sonra 1934 tarihli ve 2599 sayılı yasayla milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmış tır.

1935 yılında yapılan ilk genel seçimde de 18 kadın milletvekili Türkiye Büyük Millet Meclisine girmiştir. Bu günümüze kadar mecliste ulaşılmış en yüksek milletvekili kadın üye sayısıdır. Ne yazıkki eğitimli kadın sayısı Cumhuriyet’in ilk yıllarına göre çok artmış olmasına rağmen halen yeteri kadar kadın temsilinin mecliste yer aldığından söz edemeyiz.

Kadınların siyasal haklarını kullanmaları bakımından 1935-1991 dönemi incelendiğinde kadın temsilcilerin tek partili dönemde Meclis içindeki oranlarının daha yüksek olduğu, çok partili demokrasiye geçildiği dönemde ise kadın parlamenter sayısının giderek azaldığı görülmektedir.

5. YASAL HAKLAR

Bu başlık altında Türk Hukuk Devriminin en önemli kazanımlarından birisi olan Medeni Yasa’nın üzerinde özel olarak durmak gerekmektedir. Hukuk devriminin en önemli yasası olarak hazırlanan 1926 tarihli Türk Medeni Yasası toplumun yeni anlayışının bel kemiğini oluş turmuş tur. Türk Medeni Yasası bir çok olumlu düzenlemesinin yanında,  kadının sosyal yaşamını da çağa uygun olarak yeniden düzenlemiş tir. Medeni kanunun amacı adet ve görenekleri tercüme etmek değil, tersine modernliğin ilkelerine uygun yeni bir aile yapısı getirerek, bu adet ve görenekleri aşmaktır. Kadının temel haklarının yanında tek eşliliğin kabulü, boşanmanın yargıya taşınması, mülkiyet edinmede ayrımın kaldırılması, eşit ücret olanağı, ve özellikle din ve devlet iş lerinin birbirinden ayrılmasıyla kadın üzerindeki görünür görünmez bir çok baskının kaldırılması olanaklarını da yaratmıştır. 19. yüzyılda meydana getirilen medeni kanunların hemen hepsinde, kadın ve erkekten her birinin özellikle aile içi fonksiyonları arasında fark gözeten klasik anlayışa sadık kalınmıştır. Bunun anlamı bazı noktalarda eşitlik prensibinden ayrılmış olmadır. Oysa günümüzdeki gelişmeler kadın erkek arasındaki farkların giderek silinmekte olduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak eşitlikçi taleplerin artarak hukuksal yapıda da varlık kazanmaya baş lamıştır.

Hukuksal gelişim ve değişim açısından şu noktalar üzerinde özel olarak durulması gerekmektedir;

  1. .                      • Monagamik yani tek eş le evliliğin sağlanması,
  2. .                      • Süreli evlenmenin (Müt’a) yasaklanması,
  3. .                      • Evlenmeye zorlanmanın yasaklanması,
  4. .                      • Boşanma hukukunda eşitliğin getirilmesi ve resmiyete bağlanması,
  5. .                      • Kadına şiddet uygulanmasının yasaklanması,
  6. .                      • Miras bölüşümünde eş itlik.

Türk toplumu medeni yasanın yürürlüğe girdiği 1926 yılından günümüze kadar sosyal, ekonomik ve kültürel bakımdan büyük değişim ve gelişim geçirmiştir. Özellikle kentli insan nüfusunun kırsal kesimde yaşayanlara oranla hızla artışı yeni toplumsal gereksinimler doğurmuştur. Kentsel değerler toplumsal yaşamda belirleyici olmaya başlamıştır.

Yukarıda sayılan hususlar konusunda Medeni Yasa’nın düzenlemesi büyük bir adım olmakla birlikte Medeni Yasa’da yapılan son değişikliklerle, kadının statüsü daha da iyi bir konuma yükseltilmiştir. Özellikle evlilik birliğinde edinilen malların eşler arasında hakça bölüşümüne iliş kin yeni kabuller, kadın hakları açısından ciddi kazanımlar sağlamıştır.

6. EKONOMK HAKLAR

İş , Sosyal Güvenlik ve Sağlık yasalarında kadınların korunmasına dair pek çok hüküm yer almaktadır.

1475 Sayılı İş Yasasına Göre;

  1. .                      •          Maden ocakları, kablo döşemesi, kanalizasyon ve tünel inşaatı gibi yer altı ve su altında çalışılacak işlerde kadın çalış tırılması yasaktır (mad.68.)
  2. .                      •          Sanayie ait işlerde kadınların gece çalıştırılması yasaktır(mad.69.)
  3. .                      •          Kadın işçilerin doğum öncesi ve sonrası toplam 12 haftalık yasal izin süreleri vardır. Aynı durumdaki kadınlara isteği üzerine ücretsiz izin verilebilir (mad.70)
  4. .                      •          Gebe ve emzikli kadınların hangi işlerde ve hangi ş artlarda çalıştırılabileceği tüzüklerle düzenlenmiştir. Çocuklu kadınların çocuklarının bakımının temin edileceği kreşlerde hukuken sağlanmak zorundadır.
  5. .                      •          Emzikli kadın işçilerin çocuklarına süt vermek için, belirtilecek süreler işçinin günlük iş süresinden sayılır (mad. 62.)

Sosyal Güvenlik Yasası ise herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğunu belirtmektedir. Devlet bunu sağlayacak tedbirleri alır ve kurumları oluşturur hükmünü getirmektedir. Bu kurumların Emekli Sandığı, Bağ-Kur ve Sosyal Sigortalar Kurumu olarak teşkilatlandırıldığını görmekteyiz. Her üç kurum içindede esas olarak emek kullanımı alınmıştır ve cinsiyetçi bir ayrım yapılmamaktadır.

Ancak bir çok bedensel farklılık göz önüne alındığında, kadının konumunun güçlendirilmesi için pozitif ayrımcılık dediğimiz lehe düzenlemelere gereksinim vardır. Bütün dünyada kadının, doğum izninin uzatılması, çocuklarıyla ilgilenmesi için ek zaman verilmesi, ağır işlerde çalış tırılmaması veya çalışma saatlerinin düzenlenmesi ile ilgili hükümlerle korunduğunu görmekteyiz.

Sosyal güvenlikle ilgili düzenlemeler, bir yandan, belirli bir çalışma sonrası emekli aylığını hak etme ve bunun temini gibi konuları düzenlerken, diğer yandan, çalışanın sağlığının korunması ile ilgili düzenlemeleri de kapsamaktadır. Çalışanın belirli bir yakınlık derecesinde olan ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerde bu kapsam içinde değerlendirilmektedir. Örneğin ölüm halinde maaş ından yararlanma yada belli bir yaşa kadar sağlık hizmetlerinden yararlanmaya devam etme gibi.

Özellikle kadınların iş ve sosyal güvenlik haklarının daha verimli sağlanabilmesi için aş ağıdaki değiş iklikler önerilebilir:

  1. .                      •          Ayarlanabilir iş süreleri,
  2. .                      •          Kreş ve çocuk yuvalarının geliş tirilmesi ve yaygınlaş tırılması,
  3. .                      •          Konut, kredi ve tatil olanaklarının arttırılması.


Yararlanılan ve Başvurulabilecek Kaynaklar

Tekin Akıllıoğlu. İnsan Hakları I. Kavram Kaynaklar ve Koruma Sistemleri, insan Hakları Merkezi Yayınları No: 17, Ankara 1995

Emel Doğramacı. Atatürk’ten Günümüze Sosyal Değişmede Türk Kadını, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Araş tırma Merkezi Yayını, Ankara 1993

Derleme: Türkiye’de Ailenin Değişimi Yasal Açıdan incelemeler, Türk Sosyal Bilimler Derneği Yayını, Ankara 19984

Derleme: Sosyo-Kültürel Değişim Sürecinde Türk Ailesi, C. 2-3, T.C. Başbakanlık Araş tırma Kurumu Yayını, Ankara 1992

*

Bu çalışma Eskişehir Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi’nde okutulacak ders metni olarak hazırlanmış ve

Toplumsal Yaşamda Kadın Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi, Anadolu Üniversite Yayınları,

Eskişehir, 2000’de yayınlanmıştır.

Derleyen : Mehmet Sungur

09.01.2011


Sen bugün karını dövmedin mi “PAŞAM”

Mehmet SUNGUR

İşte o zaman senin cenaze namazın kılınmaz…(?)

Sen kılıbıksın, karısından korkan bir kılıbıktan başka bir şey değilsin ! anladınmı „PAŞAM“?

Sen bu gün işten çıktığında „kahveye“ uğramadınmı, hani o taş düzerler ya ! ne diyorlardı onun adına…?

Sen bu hafta sonu arkadaşlarınla XX Restaurantta yemekde değilmiydin.. hani o elpençe önünde duran Garsonlu Lokantada… gitmedinmi oraya arkadaşlarınla ?

Gitmişsindir “PAŞAM” gitmişsindir… hemde Karın köyde tarlaya gübre taşırken gitmişsindir. Eğer gitmemiş isen…(?)

…işte o zaman Senin Selan dahi okunmaz, çünkü Sen bir kılıbıksın, Karısından korkan bir kılıbıksın !

Hatırlarsın belki ? … hani o Şapkanı unuttuğun… çikarmayı unuttuğun; Şapka ile masaya oturmuştunda, Garson gelmişti ve ikaz etmeye dahi luzum görmeden Şapkanı başından almıştı ya ,, işte o Lokanta dan bahs ediyorum. Sonra ne olmuştu bilmem ama, çok kızmıştın Garsona, o kadar kızmıştınki (?) eve gittiğinde hırsını saatin ikilerinde karından almıştın, almıştında zavallı sonraki gün Doktora gitmek zorunda kalmıştı.

Ama çok akıllı bir kişiliğin olduğu inkar edilemez. Kimin aklına gelebilirki ? dövdüğü karısına üstelik akıllı olmasını salık verir, Doktor sorarsa ne oldu, Senin bu halin ne böyle Kızım?

Ona Merdivenden düştüğünü veya Dolaba çarptığını söyle diye birde yanağından öpmeyide ihmal etmeden… içinden, inşallah Dr. yutar diye pis pis gülen akıllı bir kişiliğin var olduğu kesinlikle inkar edilemez..(?)

… edilemez ! …çünkü Sen !!! … henüz her türlü Medeniyetten ve Aile kültüründen yoksun kalmış bir zavallısın. Senin Abdestinde şüphelidir, kıldığın namazın günahı-da boynuna olsun ! “PAŞAM”

Sevgili Okuyanlarım,Kardeşlerim !

Siz lere bu yazımda kadına karşı şiddet Teorisinden değil, sadece yurdumuzun bir köşesinde fiilen ; Resmi kaynaklarla ispat edilen gerçeklerden bir küçük liste sunacağım. Bu yüz karası gerçeklere artık son verilsin ! son verilsin Kadın dövmeye, son verilsin insanın insanı köle olarak kullanımına.

Ya duymadığımız, duymak istemediğimiz, onları nasıl tahmin edebileceğiz. Yazık çok yazık, hangi Dünya da yaşıyoruz ?

Buyurun, okuyun ! işte gerçekler aşağıda.

Kalın sağlıcakla, herşey Gönlünüzce olsun !

Mehmet Sungur       07.01.2011

DUR ! STOP ! HALT ! …yeter artık !

Kadına yönelik şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

Trabzon’da, bu yılın ilk 9 ayında 213 aile içi şiddet olayı meydana geldi. Tamamına yakını kadınlara yönelik olan şiddetin gerekçeleri arasında traji-komik bahaneler yer alıyor.

AA muhabirinin derlediği bilgilere göre, Trabzon şehir merkezi ve ilçelerinde bu yılın 9 ayında polisin sorumluluk bölgesinde 196, jandarma bölgesinde ise 17 kişi aile içi şiddete uğradığı iddiasıyla şikayette bulundu.

Polisin sorumluluk alanındaki şikayetlerin 108’i şehir merkezinde, 88’i de ilçelerdeki polis merkezlerine yapıldı. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesi, 28 şikayetle ilçeler arasında ilk sırada yer alırken, Çaykara, Hayrat ve Dernekpazarı ilçelerinden kayıtlara herhangi bir olay yansımadı.

Şiddete maruz kaldığı gerekçesiyle şikayette bulunanların ifadelerine göre, kavgalar, çoğunlukla, eşlerin alkollü eve gelmesi sonucu çıkan tartışmalardan kaynaklanıyor.

Bu olayların tamamına yakınında kadınlar şiddete maruz kalırken, sadece Trabzon’un Of ilçesinde bir erkek, eşi tarafından darp edildiği gerekçesiyle şikayette bulundu. İlçenin Sulaklı Mahallesi’nde oturan F.Y. adlı kadın, ikaz ettiği halde salonun ışığını söndürmediği gerekçesiyle, 23 yıllık eşi İ.F’yi, süpürge sapıyla dövdü.

-SUDAN SEBEPLER VAR-

Emniyet ve jandarma kayıtlarına yansıyan ifadelere göre, mağduru kadın olan aile içi şiddet olaylarının nedenleri arasında sudan sebepler de yer alıyor.

Mağdurların ifadelerine göre, darp edilmelerine neden olan bazı gerekçeler şöyle:

Beşikdüzü ilçesinde N.K adlı kadın, kendisinden izinsiz çocuğuna oyuncak aldığı gerekçesiyle eşi İ.K tarafından darp edildiğini iddia etti.

Araklı ilçesinde oturan S.Ç, ağlayan bebeğini susturamadığı için kocası F.Ç. tarafından şiddete maruz kaldığını söyledi.

Merkez 1 No’lu Erdoğdu Mahallesi’nde oturan M.N, kendisinden izin almadan evdeki halıyı yıkadığı gerekçesiyle eşi G.N’yi dövdü.
Beşikdüzü ilçesinde M.D, “Bu çocuk niye yatağa işiyor” diye sorumlu tuttuğu eşi H.D’ye şiddet uyguladı.

Akçaabat ilçesinde yaşayan M.B, sigara almasını istediği halde kendisine sigara getirmeyi unutan eşi G.B’yi darp etti. Of ilçesinde seyrettiği televizyonun kanalını değiştirmesine sinirlenen S.K, eşi M.K’ya şiddet uyguladı.

Vakfıkebir ilçesinde K.O, “Niye soba tütüyor” diye kızan eşi S.O. tarafından darp edildi.

Beşikdüzü ilçesinde eve gelen misafirlerle fotoğraf çektiren Ş.İ, misafirler gittikten sonra, eşi A.İ tarafından “Neden onlarla fotoğraf çektirdin?” diye darp edildi.

Merkez Gülbaharhatun Mahallesi’nde oturan F.A, yemeğin tuzu konusunda tartıştığı eşi L.A’ya şiddet uyguladı. Merkez Soguksu Mahallesi’nde oturan A.İ.B, “Ne biçim karpuz kesiyorsun”
diyerek, eşi E.B’yi darp etti.

Derleyen: Mehmet Sungur

Umutlar bize en son veda edenlerdir

Tartışmayı biliyormuyuz ?

 

 

 

Mehmet SUNGUR

Ne günlere geldik (!) … konuşmanın yasak olmadığı günlerde yaşamanın ne kadar güzel olduğunu görmek beni çok mutlu ediyor. Öyle sen sus artık kimseler demiyor bize, en azından işi Hakimlere bırakıyorlar, birileri konuşsun mu konuşmasın mı (?)

İşte özlenen bu değilmiydi ?… biz bu günleri özlemiyormuyduk ? … özlemiyormuyduk Nazim’lerin Kemal’lerin yazdıklarını serbestce okumak..? Özlemiyormuyduk  cevap vermek duygularımızı böğrümüze basmadan cevap verebilmek ?

…. özlüyorduk , hemde çok özlüyorduk. Tartışmak istiyorduk, soru sormak istiyorduk, sorularımıza cevap almak istiyorduk ; hür ve özgürce birşeyleri anlatmak istiyorduk. Demokrası istiyorduk, ve bu uğurda ceza almayı, hapiste yatmayıda hiçe sayıyorduk. Zaframızda birikenleri dökmek için hangi çarelere başvurmuyordukki…(?)

Çok şükürki, o günleri gördük.

Peki biz Tartışmayı biliyormuyuz ? Lügatımızda yeni oluşan bu kavramı iyi anlıyabiliyormuyuz ?

Tartışmak karşılıklı fikirlerin konuşularak ifade edilmek olduğunu biliyormuyuz ? Birimiz komuşurken onu dinlemekde tartışmanın bir parçası olduğunu unutuyormuyuz.. yoksa hiçmi bilmiyoruz ?

Belki bir kesim bilmiyor olabilir; onlara darılmıyorum… ancak… O… (?) bizim Aydın ve Entel kesimlerimizde aynı davulu tokmakladıkları zaman durum farklı bir Kültürsüzlüğü haykırıyor; tartışmak kültürümüzün henüz gelişmediğini bize haykıra haykıra anlattıklarını düşünmekten kendimi alamıyorum.

Ne olur be dostlar ! biriniz konuşurken onu dinlemek, onun söylediklerini anlamak ve onun sözünü ortadan kesmeden ve hatta bağırmadan sussan , olmazmı ?

Olmazmı be kardeşim ,bunu Sizden istemek çokmu ?

Konuşulanları bizimde dinlemek hakkımız yokmu ? Bizim dinlemek ve tartışmayı takıp edebilme hakkımızı neden ipotek altına alıyorsunuz, bu hakkı Size “Aydın ve Entel” leremi verdiler sadece.

Bakınız Efendiler, Hanımefendiler…. dinlemeyi bilmek istemiyorsanız? .. lütfen tartışmak için davet edildiğiniz Programlara katılmayın.

Sizlere örnek olabilecek olan Meslektaşlarınıza bırakında; bizde tartışılanı ve tartışmak nasıldır öğrenelim….! Öğrenelimki, gelecek nesillerimiz her tutkusunu ve istediğini bağırarak değil, konuşarak ve tartışarak çözebilmeyi öğrensin.

2011 yılına girerken tartışmak Kültürümüzün daha anlaşılabilinir bir düzeye gelebilmesi umuduyla !

Hepinize Sağlık dolu mutluluk dolu yeni bir yıl temennim olsun…!

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur

23.12.2010

Özgür ve Hür olmanın bedeli…(?)

Mehmet SUNGUR

Bir bayram daha bıraktık geride. Sevinç gözyaşlarımız hüzünlere döndü.

Saymadım…. ne kadar “kurban” verdiğimizi, ilk günün haberleri yeterliydi tahmin yürütmek için.

Fazlaydı… çok fazla idi verdiklerimiz. Bir “kurban” dahi olsa yinede fazladır diyorum bu Trafik kurbanlarına.

Cahil ve şımarık, Ehliyetlerini nereden ve nasıl aldıklarını bilmek ve anlamakta zorluk çektiğimiz sürücülerimizin oluşturduğu “kurbanlar” !.

Gördüm çılgını olan bir kitlenin, kesimin uğruna verdiğimiz “kurbanlar”.

Arkada bıraktığımız yetim Çocuklar, gözü yaşlı Anne ve Babalar; henüz duvağı leke almamış gelinler… ve daha birçok iz bırakabilecek arzu edilmeyen etkenler.

 Nedir bu acelecilik, bu heyecan, bu Şovenvari tutkumuz ?. Nedir bu saygısız ve sorumsuzca sergilediğimiz insanlık dramı ?

Nedir bu…? ..kimselere karşı kendisini sorumlu hissetmeyen tavır ahlakımız ?

… Allah aşkına, ne zaman düşünmek ve düşünerek hareket etmek duygularımız yeşerecek ? .. ne zaman ?

Karayollarımız belirli bir Limitle donatılmış. Hız limiti konulmuş, uygulanması için sanki bizlere yalvarırcasına levhalar konulmuş… ama yok; onlar bizi ilgilendirmiyor, biz bildiğimizi yapmakta yarış ediyoruz.

Yahu… hiçmi düşünmüyoruz ? bu levhalar neden konmuş ?

… korkarımki ?? birçok ehliyet sahipleri o levhaların bir çoğunun ne “konuştuğunu” anlamakta zorluk çekmektedir. (?)

Bu konulan, bizim güvenliğimiz için milyarlar harcanarak donatılmış olan yollarımızın konulan kurallarını hiçe saymak şımarıklılığını nereden alıyoruz ?… bu nasıl cürettir ?

Ülkemizde üretilen Araçların ve yollarımızın konulan bu limitlerden fazlasını taşıyamazlar olduğunu neden anlamak istemiyoruz ? Kullandığımız aracın güvenlik derecesini, duyarlılığını, reaksiyon tavrını bilmiyormuyuz ..?

Bilmiyorsak birşeyleri yalnış ve sorumsuzca yapıyoruz demektir !.

Sükseli ve göz alıcı Aksesuarlar aracımızın teknik güvencesinin ölçüsü olmadığını anlamıyoruz veya bilmiyoruz.

Konulan kuralları çiğneyerek, onları hiçe sayarak, bilmediğimizi öğrenmek yerine.. herkes kendi kurallarını kendisi yaparsa (?) o zaman bir Trafik anarşisiyle karşı karşıya kalırız.

 Efendiler !

Özgür ve Hür olmanın bir bedeli vardır !

Hem öyle sanıldığı kadarda pahalı değildir !

Beklediğiniz saygıyı başkalarınada göstermektir bu “bedel”.

Medeni olmaktır bu “bedel”.

Kültürlü olmaktır bu “bedel”.

İnsan sevgisidir, insanı sevmektir bu “bedel”.

Şımarık ve Şovenvari olmamaktır bu “bedel”.

… kısa ve öz ; İnsan olmaktır bu “bedel”.

 Fazla bir şey istenmiyor bizden ! herkesin ödeyebileceği, ödemesi zorunlu olan bedeller.

Eğer biz bu bedelleri Çocuklarımıza doğduklarından hemen sonra ödetirsek.. zaten bunların bir bedel değil, bir ana etken olduğunu öğrenirler ve o zaman bugünkü ödemek zorunda kaldığımız bedelleri onlar ödemek zorunda kalmazlar !

İşte… !

Özgür ve Hür olmanın bedeli Çocuklarımıza vereceğimiz eğitimle başlıyor. Onlar doğduklarında bir oyuncak bebek değilde… ailenin bir tam üyesi olduklarını anlamalıyız, onları hayata hazırlamak sorumluluğunu bizden kimse alamaz olduğunun bilincini oluşturmalıyız. Onlara sınır koyup sorumluluk vermeliyiz.Çocuklarımızın kişiliklerine saygı duyarsak, onlarda saygı ve sevgiyi öğrenirler.

Ancak, koyduğumuz yasakları  neden koyduğumuzu mutlaka anlatmalıyız ! yoksa bu günkü düşünce ve Ailede verdiğimiz terbiye ve eğitimle daha çok bedeller öderiz. ….çok yazık … içim sızlıyor !

…içim sızlıyor ; bazı gördüm delisi olanlar Özgür ve Hür olmayı yalnış anlıyorlar. Onlarında sınırlı ve sorumlu olduğunu anlamak istemiyorlar (!)

 Tüm acı çekenlerin acısını bir insan olarak paylaşırken, bir daha acı çekmek zorunda kalmamaları umuduyla !

 Kalın Sağlıcakla, herşey gönlünüzce olsun !

 Mehmet Sungur

 19.11.2010

Ümitler bize en son veda edenlerdir…….

Ne Güzeldir Bayramlar

İnsan bir başka oluyor Bayramlar gelince. Duygular bir heyecan oluşturuyor; insan özlediklerini bir başka arıyor. Yollara bakıyor kime önce gidem diye. Yollara bakıyor kimler gelecek diye…. bir başka oluyor bayramlar. Saklı tuttuğumuz duygularımızın dizginlerini bırakıyoruz ve bazende hüzünle kaybettiklerimizi arıyoruz; onların yanımızda olmadığı bizleri üzüyor, gönüllerini alabilmek için neler neler yapmak istiyoruz; ancak bir Kabristan ziyaretinden başka birşey gelmiyor elimizden.

Ben çok iyi bilirim o duyguları. Anne özlemi bir başka oluyor… hele onu yıllar önce kaybetmiş iseniz; o zaman hasret yükü daha ağır oluyor.

Ümit ediyorum ve Allah’tan diliyorum, kimseler Annesiz kalmasın; Annelerin değerini sağ iken bilmek en güzel sevgidir, Anneler bir başka olur….. evet… bir başka olur Anneler diyorum !!!

Bu duygularımla bütün okuyucularıma en güzel Bayramları diliyorum !

Kurban bayramınız kutlu olsun…. bütün bayramlarınız mutlulukla dolu olsun.

Kalın sağlıcakla !

Hepinize saygılar ve sevgiler

Unutmayın : Ümitler bize en son veda edenlerdir…!

15 Kasım 2010

Mehmet Sungur

Mevlana olmak zormu ?

Mevlana olmak zormu ?

Mehmet SUNGUR

Yıllardır hep sorarım kendime ; Mevlana olmak zormudur ? Tabiiki zordur diye cevaplar geçerdim. Bugün öyle olmadı.

Sabahleyin kalktığımda yine aklıma geldi “mevlana olmak zormu” ?. Yoook; hiçte  zor değildir diye bir cevap geldi içimden..ve devam ederek anlatmaya başladı.

Gel, ne olursan ol, yine gel.! Demişti Mevlana.

Yüzyıllardan beri bu cümleyi dilimizden düşürmeyiz, ancak tatbikine gelince biraz zorlanırız. Başka inancı olanları “kafir” olarak varsayarız. Meyhaneye arasıra uğrayanları, dinden çıktılar diye vasıflandırırız.

O büyük insan “Gel, ne olursan ol,” dediği zaman sadece insanı insan olarak düşünmek istemişti. Ayırım yapmadan…hiçbir ayırım yapmadan; dil,din, ırk ayırımı yapmadan söylemişti.

Birçok değerlerimizi korumakta başarılı olamıyoruz. Doğduğumuzda sadece insan olarak doğduğumuzu bazen unuturuz.

Eskilerde, bir yaşlı kimseyi gördüğümüzde ona saygı duyardık, otobüste kalkar yerimizi ona vermeyi bir özellik olarak algılardık.

Yorgun bir komşumuzun yorulduğunu anlamakta zorluk çekmezdik, yardımcı olmayı bir görev addederdik.

Ne oldu ? Neden bu kadar önemli değerlerimizi kaybettiğimizi görüp anlıyamıyoruz ? Hangi hırs bizim kalbimizdeki o değerleri azalttı ?

Kahvelerimiz hiç boş kalmaz. Sandalye bulamazsınız  girdiğinizde; dedikodunun her türlüsü mevcuttur. Konulara gelince içeriği tamamen boş olup, orda olmayanların hakkında hüküm vermektir.

Kimin ne kadar parası, hangi marka arabası, kaç dairesi vb. … tabiiki hiçbirini dışlamak istemem. Oldukları gibi gelsinler. Ama onlarda diğer insanları oldukları gibi kabullensinler.

Kimseyi ınancı, politik görüşü, ayrı dil konuştuğu için yargılamasınlar.

Karısını arasıra dövmiyenlerle “sen kılıbıksın” diye dalga geçmesinler.

Evin ihtiyacı olan parayı kumara vermesinler. Sosyal yardım almanın ayıp olmadığını…ancak sosyal dairelere yalan bilgi vermenin yalnış olduğunu bilsinler.

Eğer Mevlana’ın çağrısını anlıyabilirsek ? insan olduğumuzu unutmayız. O zaman hepimiz birer “Mevlana” olabiliriz… günümüzde biraz zor olsa bile (?)

Kadın hakk nurudur, sadece sevgili değil….

Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değildir.

Mevlana / Mesnevi I

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur        27/05/2010

Stent Nedir ? Balon Anjiyoplasti Nedir ?

Stent Nedir ?       Balon Anjiyoplasti Nedir ?



Kalbimdeki „ 3 yoldaş“ ….aşkı yaşayan bilir (!)

Mehmet SUNGUR

Anjiyoplasti işlemi kalp damarlarında görülen darlık ve tıkanıklıkların açılması ve dolayısı ile kalbin gereksinimi olan kan akımının rahat sağlanması amacıyla darlık bölgesinin mekanik olarak genişletilmesidir.

Koroner damarlarda (kalp damarları) kullanılan balonlar damarın çapı ve darlığın uzunluğuna göre değişik çap ve uzunluk larda olabilirler (örneğin çapı 1.5-4.0 mm arası ve uzunluğu da 8.0-40.0 mm arası olabilir).

Balon, inik haldeyken darlık bölgesine yerleştirilip içi röntgen ışınlarını geçirmeyen bir sıvı ile (kontrast madde) doldurulup belli bir basınca kadar (çoğunlukla 6-10 atmosfer) şişirilir ve darlık mekanik olarak açılır.

Balonun içinde röntgen ışınlarını geçirmeyen bir sıvı olduğu için balonun nerede olduğu ve darlığı ne kadar açtığı floroskopi (röntgen ışınları ile canlı ve hareketli görüntüler) ile anlaşılabilir. Daha sonra balonun içindeki sıvı geri çekilir (yani indirilir) ve geri alınır. Resimde kroroner balon dış ortamda şişirilmiş olarak görülüyor.

Balon ile koroner damarlardaki darlıklar genişletildikten sonra, aynı bölgede sık olarak tekrar daralma (recoil) gelişiyordu veya damar duvarının iç yüzünde küçük bir yırtıktan (disek siyon) dolayı damarın tam tıkanması ve buna bağlı problemler sıklıkla oluşuyordu.

Bunun üstesinden gelmek için damar duvarına mekanik olarak destek olan ağ şeklinde çelik kafesler (stent) geliştirildi. Günümüzde koroner stentler, çok sık olarak balon ile genişletme sonrasında veya direk olarak (darlığa balon uygulamak sızın doğrudan) yaygın olarak kullanılmak tadır.

Stentler balonun üzerinde sıkıştırılmış olarak darlık bölgesine ilerletilmekte, daha sonra balon şişirilerek (dolayısı ile stent de genişletilerek) stent damar duvarına yerleştirilmek tedir. Böylece stent, damarın erken daralmasını ve iç yüzünde olabilecek küçük yırtıkların problem oluşturmasını önlemek tedir. Resimde koroner stent dış ortamda genişletilmiş haliyle görülüyor.

Balon tedavisi işlemi de aynı koroner anjiyografi gibidir. Ancak balon yapılacak damarın özelliklerine bağlı olarak işlem biraz daha uzun sürebilir. Koroner damarlarda önemli darlık veya tıkanıklık görüldüğünde, eğer uygunsa, aynı seansta veya daha sonra balon anjiyoplasti yapılabilir.

Balon anjiyoplastide, damar içindeki dar olan bölgede, özel olarak yapılmış balon, kısa süreli olarak şişirilerek darlık genişletilir. Daha sonra balon indirilerek geri alınır. Balon, aynı damarda birden fazla darlığa veya birden fazla damardaki darlıklara aynı seansta veya farklı seanslarda yapılabilir.

Stentler

Balon ile darlık açılmasından sonra aynı yerde ani tıkanıklık veya zaman içinde tekrar darlık gelişebilmektedir. Bunun üstesinden gelmek için darlık bölgesinde mekanik destek sağlayıp ani tıkanmayı engelleyen, çoğunlukla paslanmaz çelikten yapılan stentler (kafes) geliştirilmiştir. Gerekli durumlarda balona ek olarak o bölgeye, yine balon yardımıyla stent konur.

İlaçlı (kaplı) Stentler

Stentler, yalnızca balon yapılmasından sonra sık görülen ani tıkanmayı oldukça azaltmıştır ama yine de yerleştirildikten sonra aynı yerde ilk 6 ay içinde tekrar müdahale gerektirebilen daralma görülebilir. Son yıllarda üzeri, polimer bir yapı içine emdirilmiş, daralmayı önleyici veya azaltıcı özel bir ilaç (sirolimus, paclitaxel vb) ile kaplı stentler çıkarılmıştır (ilaçlı veya kaplı stent). Bu ilaçlar bu bölgede hücre çoğalmasına engel olarak tekrar daralmayı önlemektedir. Bu stentlerle sonuçlar çok daha iyi olmakla birlikte kaplı olan stentler daha pahalıdır.

Balon ve Stent `te Riskler ?

Koroner balon anjiyoplasti ve stent işlemleri kalp damar hastalıklarının tedavisinde bir devrim olmuştur. Bu işlemler olmadan önce kalp damarlarında önemli darlık olan hastalar bypass operasyonuna veriliyor veya ameliyata uygun değilse ilaç tedavisi uygulanıyordu. İlaç tedavisi, var olan darlığı açmadığından dolayı da hastaların şikayeti büyük oranda devam ediyordu. Balon ve stent işlemleri bu gün kalp damar hastalıklarının tedavisinde bir dönüm noktası olmuş, cerrahiye verilen hastaları

büyük ölçüde azaltmış ve hastaları cerrahinin olumsuz etkilerinden uzaklaştırmıştır (Ancak bu söyleninlerden bypass cerrahisinin gerekli olmadığı sonucunu çıkarmamak gerekir.

Bu gün teknoloji ve deneyimlerimiz oldukça iyi bir noktada olmasına rağmen, kalp damarlarında önemli darlık bulunan her hastada, balon ve stent işlemi uygun olmamakta, uygun görülen hastalara bypass cerrahisini önermekteyiz.)

Balon ve stent işlemlerinin oldukça iyi yönlerine rağmen, madalyonun öteki yüzünde, bugün hala mücadele ettiğimiz 2 önemli istenmeyen tarafı vardır:

1. Ani (akut) tıkanma

2. Tekrar daralma (restenoz)

Ani tıkanma

İşlem sonrasında damarın, pıhtı veya plağın bir parçası ile tıkanması sonucu oluşur. Acil olarak tekrar balon veya stent yapılma veya bypass cerrahisi gerektiren ani tıkanma oranı %2 civarındadır. Ani tıkanma gelişen hastaların %3-4′ünde akut miyokard infarktüsü (kalp krizi) gelişir.

Tekrar daralma (restenoz)

Tekrar daralma, balon anjiyoplasti ve stent işlemlerinden sonra karşımıza çıkan en önemli problemlerden bir tanesidir.

Tekrar daralma bazı durumlarda çok yüksek sıklıkta oluyor. Nedir bu durumlar? Şimdi onlara göz atalım:

Diabetes mellitus (şeker hastalığı): şeker hastalarında balon ve stent

işlemlerinden sonra aynı bölgede tekrar daralma oldukça sık görülüyor.

Daha önceden yine stent içinde daralma olması: yani stent içinde bir kere

daralma olmuşsa, biz darlığı tekrar balon ve stent ile açsak bile tekrar

daralma oranı daha yüksek oluyor.

Damardaki darlık uzunluğunun 20 mm’den fazla olması durumlarinda.

Tekrar daralma ilk 3-6 ay arasında en sık olarak görülür. 6 ay geçtikten sonra aynıbölgede tekrar daralma olması nadirdir.

İlk 6 ay içinde stent bölgesinde tekrar daralma (restenoz) oranı, kaplı olmayan (ilaçsız) stentlerde %20-40, kaplı(ilaçlı) olanlarda ise %5-10 oranındadır.

Restenoz tedavisi

Peki stent içinde tekrar daralma (restenoz) geliştiği zaman ne yapıyoruz? Bu durumlarda birkaç tedavi yöntemi var;

Daralmış bölgeyi tekrar balon ile açmak (rePTCA): bu çoğunlukla başarıile uygulanan bir yöntem olmakla birlikte ne yazık ki kısa sürede tekrar daralma oranı yüksektir. Laser, aterektomi gibi, daralmış olan bölgeyi mekanik olarak ortadan kaldıran yöntemler (kesip çıkararak, toz haline getirerek vb) Radyasyon tedavisi (brakiterapi) Daralan bölge içine 2. bir normal stent yerleştirmek Daralan bölge içine ilaçlı stent yerleştirmek.

Genel olarak;

Genel olarak bahsedecek olursak; balon anjiyoplasti ve stent uygulanan tüm hastaların, binde dördünde (4/1000) acil bypass ameliyat gereksinimi ortaya çıkar.

Ölüm oranı ise %1′dir (Koroner bypass ameliyatlarında ise ölüm oranı %1-3 arasındadır).

Ayrıca invaziv (kanlı) bir işlem olduğundan koroner anjiyografidekine benzer olarak, damara giriş yerinden ve işlemden kaynaklanan istenmeyen etkiler de (kasık bölgesine kanama, şişlik, kısa süreli ağrı, vb) olabilir.

Ancak bilinmelidir ki, doktorunuz size anjiyoplasti yapılmasını, anjiyoplasti yapılmadığında dar olan damarın size getireceği risklerin, anjiyoplasti riskinin çok üzerinde olduğu durumlarda önerecektir.

Hastane Sonrasi izlem

Balon veya stent uygulanan hastalarda, işlem sırasında kan sulandırıcı ilaç verildiğinden dolayı yatakta yatış süresi anjiyografiye göre bir kaç saat daha uzundur. Stent işleminden sonra doktor 3-6 ay süreyle kan sulandırıcıbir ilaç kullanılmasını (aspirin kullanıyorsanız ek olarak) isteyebilir. Balon işlemlerinden sonra, damarın durumunu kontrol etmek için doktor bir süre sonra (çoğunlukla 6 ay) kontrol amaçlı kroner anjiyografi önerilir.

Ne yazık ki, gerek koroner arter hastalığı tedavisinde kullanılan ilaçlar, gerekse balon ve bypass, damar hastalığını ortadan kaldırmamaktadır. Dolayısı ile dikkat edilmediğinde koroner damarın aynı bölgesinde veya farklı bölgelerinde yeni darlıklar ortaya çıkabilir veya hafif olan darlıklar daha da ilerleyerek ciddi darlık haline gelip, probleme yol açabilir.

Bundan dolayı hastaların risk faktörleri ile mücadele etmesi, ilaçlarını düzenli kullanması, problemlerin erken saptanması açısından doktorunun önerdiği zamanlarda ve bunun dışında şikayeti olduğu her zaman kontrollere gelmesi çok önemlidir. …diyorlar saygi değer uzmanlarimiz…(!)

Tibbi dünya dilinde kullanilan ( “Stent” bazi dillerde “Stents” olarak ) kelimesinin  nerden türedigi ?

„Stent“ Kelimesi  Tipp dünyasinda aynen kullanilmaktadir. 1856 yilinda Ingiliz Dr. Charles Stent (1807-1885) tarafindan farkli alanlarda kullanilmak icin icat edilmistir.

Cok basit bir örnekle:

Bir camasir makinesinin “emis ve atis” su borularini düsünelim. Ve bu borularin herhangi bir yerinde büzülme nedeniyle akim saglanamamaktadir. Boruyu atma sansimiz olmadigina göre; Borunun icersine örümcek agina benzeyen paslanmaz celikten imal edilmis bir baska boru yerlestirerek, borunun ic duvarini acik tutmak icin (yeniden büzülmemesi icin)verilen bir destekle besliyoruz , ve suyun yenide akim saglamasini sagliyoruz.

Iste bunada bir tür “Stent” diyebiliriz..!

Ancak agirlikli olarak Tipp dünyasinda „Stent“ denildigi zaman akla gelen kalp damarlarinin tedavisidir.

Ben bu tedaviyi gördüm, Kalbimde  3 adet Stent bulunmaktadir. Yasama sansimi ani (akut) gecirdigim kalp kirizini cabuk anlayip, 20 dakika sonra hastanede olmam ve Doktorumun büyük bir süratle olayi degerlendirebilmesi  „ kirize müteakip 95 dakika sonra kalp damarlarimin acilabilmesine bocluyum“!

Doktoruma tesekkür ettigimde bana ; kendinede tesekkür et dedi…hic zaman kaybi yapmadan kendisine ulasabilmemin esas kurtulus sansimin %90 ni oldugunu söyledi. Su an kalbimin % 10 nu nasirdir, yani ölüdür. Simdilik normal yasamimi südürüyorum, meslegime devam ediyorum. (!)

Lütfen Siz´ de böyle durumlarda zaman kaybetmeyin !!

…****

Bu yazinin derlenmesinda Sn. Uzman Ahmet Alpman `n bilgilerinden faydalanilmistir.

Sn. Ahmet Alpman  „HONcode“ HONcode sertifikasyon:


Online sağlık bilgilerinin kalitesini artırma vakfinin Sertifikali üyesidir. Vakfin amaci :

Sağlık Net Vakfı (HON) günü teşvik ve kılavuz faydalı ve güvenilir online sağlık bilgi dağıtım ve kendine uygun ve etkin kullanımı.1995 yılında düzenlendi, HON bir kâr amacı gütmeyen, sivil toplum örgütü, Ekonomik ve Sosyal Konsey, Birleşmiş Milletler için akredite edilmiştir. On iki yıldır, HON vatandaşlar, bu etik standartlara saygı bilgi sağlık bilgi hükmün temel soru üzerine odaklanmıştır. Sağlık bilgi Net mevcut görülmemiş hacmi ile baş etmek için, HONcode kuralları yanıltıcı sağlık bilgileri vatandaşı korumak için bir çok standartlar paydaş uzlaşma sunuyor.

Derleyen : Mehmet Sungur

NOT:

Yaptığım araştırmalarda (yerli veya yabancı) farkı yapmadan ; kimin daha iyi ve anlaşılır bir dille , mümkün olduğu kadar yabancı kelime kullanmadan , bizleri aydınlatabileceğine öncelik vermeye özen gösterdim.

Sn. Ahmet Alpman çok az „Latince“ ve türkçesinide izah ederek  bizleri , bizim dilimizle aydınlatmasını ön pilana aldığını gördüm.!

Bilgisini bizlere „her vatandaşın“ anlıyabileceği dille anlatabilmesi, kendisinin  ve  Uzmanlığını  hak ettiği yüksek mertebede görülmesinden TC. Vatandaşı olarak gurur duyuyorum.

Kendisini kutluyorum ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Mehmet Sungur   10.03.2010

Bilgilerinden daha fazla faydalanmak isteyenlerin alttaki –LINK– (kısa yol bağlantısını) kullanarak daha fazla bilgi sahibi olabilirler.

www.ahmetalpman.com

30.05.2010

Mehmet Sungur

Siz ne dersiniz ?

Mehmet SUNGUR

Hiç görmediğiniz bir insanla dostluk kurabilirmisiniz ?

Biraz garip bir soru … diye düşünenler olacaktır. Hiçde garip değil diye düşünüyorum ; Siz ne dersiniz ?

Eskilerde Komşu ziyaretleri çok önemli idi; akşamları bir araya gelerek sohbetler yapılırdı, çay sohbetleri uzun olurdu , geç saatlere kadar sürer giderdi.

Gençler kendi aralarında oyunlar oynar, bazen toplu olarak türküler söylerlerdi. Ne oldu ? bu kadar güzel sohbetler öyle azaldıki , artık kimseler bu gibi sohbetlerden bahsetmiyor bile .

Tabii bu gibi toplantıların vesilesiyle insanlar birbirlerini yakından tanıma fırsatı bulabiliyordu, karşılıklı sevgiler ve saygılar oluşuyordu.

Şimdilerde böyle ortamlar çok azaldı… belkide birçok yörelerimizde tamamen kayboldu.

İnternet dediğimiz bugünkü iletişim ağı bizlere oturduğumuz odadan dişarı çıkmadanda dostluklar kurabilme imkanlarını sağlıyor. Ne kadar iyi bilemem ama… tabii internetin birçok faydaları olduğu inkar edilemez . Bilinçli kullanabilmek doğrultusunda.

İşte benim sorduğum soruda burada başlıyor .

Hayatınızda hiç görmediğiniz bir kişiyle dostluk kurabilirmisiniz ? Yoksa… nasıl olsa yüzünü görmüyorum ; istediğim an ilişkimi keserim düşüncesi dahamı ağırlıklı oluyor.

Veyahutta… kesinlikle internette herhangi bir dostluk söz konusu olamaz diye düşünenlerdenmisiniz…?

İnternetdeki tüm insanlara karşı ön yargılı olmak esas prensiplerinizdenmidir ?

Nasılki , eskilerde olduğu gibi… Hadi komşuya gidelim dercesine… elinizin altındaki bir iki tuşla Site ziyaretleri yaparken “komşuya uğramak istiyorum” diye düşünüyormusunuz ? ve orada bir Makale veya bir şiir okuyunca; komşuda içtiğiniz bir bardak çayın tadını alır gibi oluyormusunuz ?

Yazılarını okuduğunuz İnsanların , yazdıkları yazılardan o İnsan hakkında bir fikir üretiyormusunuz ? … şiirlerini okuduğunuzda o kişinin dünyasına bakabiliyormusunuz ? onun Ruhunu anlıyabiliyormusunuz… veya anlamak istiyormusunuz ?

Eskilerde Mektup dostlukları vardı , hiç birbirini görmiyen İnsanlar karşılıklı Mektuplar yazar, dostluklar oluştururlardı… öylesi dahamı iyi idi ?

Veya internette sadece “anoniym” olarak kalmayımı tercih ediyorsunuz ? Okuduğunuz yazılara yorum yazmak yerine.. sadece seyirci kalmayı tercih edenlerdenmisiniz ?

Ben kendi düşüncemi söylemek istersem, şöyle tarif edebilirim:

Özel blogcu Sitelerin dışında olan Sitelere çok dikkatlı olarak yanaşırım, hele ticari amaçlı olan Sitelere uğramayı hiç istemem.

Blog yazarların Sitelerini ziyaret etmekten korkmam, ve orada yazılan yorumlar benim için çok ilginçtirler; orada Profesyonelce yazılmaz, herkes doğal düşündüğünü yazmayı tercih eder. Hatta yorum birakmayı “sanki bir görevdir” gibi düşünürüm.

Yazarlar hakkında fikir üretmeye çalışırım.

Şiir yazan blogcuları daha farklı algılarım ; çünkü şiir yazan İnsanlar Ruhlarından birşeyler vermeden şiir yazamazlar, onların dünyası farklıdır. Bende onları farklı değerledirmeyi tercih ederim. Onları anlamayı, onların duygularını hissetmeyi, yazdıklarında hangi dünyada olduklarını merak ederim. Herzaman olmasada çok zaman doğru tesbit edebildiğimi söyliyebilirim.

Sonuç olarak diyebilirimki ; internet üzerinden kurulan dostluklar gerçek dostluklar kadar sağlam olmaktan çok uzaktadırlar.

Akşamdan dostca biraktığınız “dostunuzun” sabahleyin e-postanızda bulduğunuz bir iletisi dünyanızı sarsabilir. Çünkü bir an kendinizi bir başka “filmde” bulursunuz. Birşey sorma şansınızda kalmamıştır. Yazdığınız iletiye cevap dahi alamazsınız… ve dersiniz kendi kendinize… bu nasıl bir dünya ? ve ceabınızıda kendiniz verirsiniz ; Eh ne yapalım….

Bu bir “SANAL DÜNYA” olur böyle şeyler sanal dünyada.

Fakat insanlara olan güveniniz bir daha sarsılır.

Sanal dünya yoktur…. Sahte dünya vardır ; sahte insanlar vardır , tıpkı bu dünyada olduğu gibi.

İnsan bu Dünyada nasılsa , İnternet dünyasındada aynı insan olmalıdır diye düşünüyorum.

Siz ne dersiniz ???

Mehmet Sungur            08/06/2010

Çocuk „tacını“ kaybederse (?)


Mehmet SUNGUR 

İnsanlığın var olduğundan beri var olan , ve sonsuzluğa kadar var olacak bir sorudur kıskançlık.

Hele Çocuk doğacak olan kardeşine doğmadan önce hazırlanmamış ise , o zaman durum dahada farklı bir ortam oluşturur.

Şimdi ne yapabiliriz, nasıl davranabiliriz’ki Çocuğumuzun sağlık durumu bozulmadan , Ailenin yeni üyesini kabul edebilmeli.

Uzmanlar bu konuda farklı fikirler ortaya atmaktadırlar. Tabii hepsinin bir ortak tarafı mevcuttur ; fakat sonuç olarak birleştıkleri nokta „fikirlerinin farklı olduğudur“ hepside fikirlerinde haklı olsalar dahi (?)

Çocuk herşeyden önce :

Anne ve babasını kaybetmediğini , onlar onundur, oda onların en çok sevdikleridir güvencesini kaybetmemesi en önemli olan faktördür.

Herşeyden önce ona „tacını“ kaybetmediğini, o hala evin Prensesi/ Prensi olduğu inancını vermeliyiz.

Daha önemli olan bir başka faktör ise ; Çocuğumuza yeni doğan bebeğimizin bakımında görevler vererek onu „benim“ kardeşimdir, o benimdir, ben onun büyük kardeşiyim, ben onu koruyabilirim duyguları verebilmek çok önemlidir. Onu bebeğimizin bütün bakımına ortak yapmaya çalışmalıyız.

Eğer Çocuk 10 oyuncağının birini dahi vermek istemiyorsa, veya geri almakta israr ediyorsa ? ruhundaki korkuyu anlatmak istiyor demektir…. daha fazla kaybetmek istemediğini anlatıyor demektir.

Bazen hırçınlanarak fiziksel güç kullanıyorsa , „kimseleri dövmek için değil“ sitem sinyalleri vermek istiyordur… beni neden anlamıyorsunuz… hani bendim Senin herşeyin ? şimdi ne oldu birden böyle…. söylesene !! …hani bendim Senin ilk göz ağrın !! sorularını dile getirmek istiyordur.

Kendisine yapılan „haksızlığı“ kabul edemediğini ve karşılığında Anne ve Baba’yı bilinçli olarak değil ; bilinçaltındaki duygularıyla cezalandırmak istiyordur.

Ziyarete gelen dostlarımızda bize yardımcı olabilirler. Yeni doğan bebekle daha az ilgilenmeye özen göstererek, daha çok Çocuğumuzun ilgi odağı olduğunu ifade etmekle, bebeğimize getirdikleri hediyeleri öyle „şov“ yaparca teşhir etmemeleri önemlidir. Hatta Çocuğumuza bir hediye getirmeleri dahada etkili olur.

Ona, Çocuğumuza…. „Tacını“ kaybetmediğini, hiçbir zaman kaybetmiyeceğini anlatmak Anne ve Baba’nın ilk uygulaması olmalıdır. Dr. kapısını çalmak en son çare olmalıdır.

Çünkü Çocuk kendisinin kıskanç olduğunun farkında değildir. Ve bunun bir tedaviye gerekli olduğunun farkında değildir. Bütün davranışları bilinçaltında gerçekleşmektedir.

Çocuk belkide bir uzman Dr. tarafından sorgulanırsa bunu farklı algılayarak kendisine olan güvenini sarsabiliriz .

Anne ve Baba ; Çocuklarının en iyi Doktorudur

Dr. kapısını çalmak en son çare olmalıdır.

En sağlam bir insanı Doktora getirirsek…onu hasta yapabiliriz (?)

Herşey gönlünüzce olsun, kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur            10.06.2010

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi

Giriş

Yaşamın tek olduğunu, yaşayan bütün canlıların ortak bir kökeni olduğunu ve türlerin evrimi yönünde farklılaştığını, yaşayan bütün canlıların doğal haklara sahip olduğunu ve sinir sistemi olan her hayvanın kendine özgü hakları bulunduğunu, bu doğal hakların küçümsenmesi ve hatta kolayca göz ardı edilmesinin doğa üzerinde ciddi zararlar doğuracağını ve insanoğlunun hayvanlara karşı suç işlemesine sebebiyet vereceğini, türlerin birlikte olmasının diğer hayvan türlerinin yaşama hakkının insanoğlu tarafından tanınmasını ifade edeceğini, insanoğlu tarafından hayvanlara saygı gösterilmesinin bir insanın bir diğerine gösterdiği saygıdan ayrı tutulamayacağını dikkate alarak, ilan edilir ki;

Madde 1

Bütün hayvanlar biyolojik denge kavramı içerisinde varolmak bakımından eşit haklara sahiptir.

Madde 2

Bütün hayvanlar saygı gösterilme hakkına sahiptir.

Madde 3

1. Hayvanlara kötü muamele edilemez veya zalimane davranışlarda bulunulamaz.

2. Eğer bir hayvanın öldürülmesi gerekiyorsa, bu bir anda, acısız ve korku yaratmaksızın yapılmalıdır.

3. Ölü bir hayvana saygıyla davranılmalıdır.

Madde 4

1. Vahşi hayvanlar yaşama hakkına ve kendi doğal çevrelerinde özgürce üreme hakkına sahiptirler.

2. Vahşi hayvanların özgürlüğünden uzun süreli alı konulması, avlanma ve balık tutma geçmiş zamana ait olup hangi sebeple olursa olsun vahşi hayvanların bu şekilde kullanımı hayati olmayıp, akis davranışlar bu temel hakka karşıdır.

Madde 5

1. Bir insanın desteğine ihtiyaç duyan her hayvan uygun beslenme ve bakımı görme hakkına sahiptir.

2. Hiçbir koşul atında terk edilemez veya adil olmayan bir şekilde öldürülemezler.

3. Her tür soy üretme ve hayvan kullanımında soyun fizyolojisine ve kendi türüne özel davranışlarına saygı gösterilmesi zorunludur.

4. Hayvanları içeren sergiler, gösteriler ve filmler hayvanların onuruna saygı göstermek zorunda olup hiçbir şekilde şiddet içeremezler.

Madde 6

1. Hayvanlar üzerine yapılan fiziksel ya da psikolojik acı çekmeye sebep olan deneyler hayvanların haklarının ihlalidir.

2. Soyu tükenen hayvanların ya da yok edilen bir hayvanın yerine yenisinin ikame edilmesi yöntemleri geliştirilmeli ve sistemli olarak devam ettirilmelidir.

Madde 7

Gereği olmayacak şekilde bir hayvanın öldürülmesini içeren her kanun ya da buna yol açan her karar yaşama karşı işlenmiş suç kapsamındadır.

Madde 8

1. Vahşi bir hayvan soyunun hayata kalma onurunu hiçe sayan her yasa ve böylesi bir harekete sebep olan her karar soykırıma eşdeğer olup soya kaşı işlenmiş suçtur.

2. Vahşi hayvanların katledilmesi ve üreme yumurtalarının kirletilmesi, yok edilmesi soykırım cürümüdür.

Madde 9

1. Hayvanların kendilerine özgü yasal statüleri ve hakları hukuk tarafından tanınmak zorundadır.

2. Hayvanların güvenliğinin koruma altına alınması hususu Devlet örgütleri düzeyinde temsil edilmelidir.

Madde 10

Eğitimden ve okullaşmadan sorumlu merciler, vatandaşlarına çocukluktan itibaren hayvanları anlamayı ve saygı göstermeyi öğrenmeleri için olanak sağlamak zorundadır.

Hayvan Hakları Evrensel Beyannamesi 15 Ekim 1978 tarihinde Paris’teki UNESCO Merkezi’nde törenle ilan edilmiştir. Bu metin, 1989 yılında Hayvan Hakları Birliği tarafından tekrar düzenlenerek 1990 yılında UNESCO Genel Direktörü’ne sunulmuş ve aynı yıl halka açıklanmıştır.

Kaynak: Özgür Ansiklopedi

Derleyen: Mehmet Sungur

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ

 

         Birleşmiş Milletler Genel Kurulu,

Başlangıç

        İnsanlık ailesinin tüm üyelerinin niteliğindeki onuru ve eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli olduğunu,

      İnsan haklarını göz ardı ederek hor görmenin insanlık vicdanını yaralayan barbarca eylemlerle sonuçlandığını ve insanlığın söz ve inanç özgürlüğüyle korku ve yokluktan arınma özgürlüğünden yararlanacağı bir dünyanın herkesin en yüksek beklentisi olduğunun ilan edilmiş bulunduğunu,

İnsanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için, insan haklarının hukuk düzeniyle korunmasını gerektiğini,         

       Uluslararasında dostça ilişkiler geliştirmeyi özendirmenin temel olduğunu, Birleşmiş Milletler halklarının Birleşmiş Milletler Antlaşması’nda temel insan haklarına, insan kişiliğinin onur ve değerine, erkeklerle kadınların hak eşitliğine olan inancını yeniden belirttiğini ve daha geniş bir özgürlük içinde toplumsal gelişme ve daha iyi bir yaşam düzeyi sağlamaya karar vermiş olduğunu

        Üye Devletlerin Birleşmiş Milletlerle iş birliği içinde, insan haklarının, temel özgürlüklerin evrensel olarak saygı görüp gözetilmesini sağlamayı yükümlendiklerini,

      Bu hak ve özgülükler konusunda ortak bir anlayış oluşturmanın bu yükümlülüğün tam olarak gerçekleşmesi için büyük önem taşıdığını göz önüne alarak,

Genel Kurul

        Toplumun her bireyi ve her organının bu Bildirgeyi sürekli göz önünde bulundurarak eğitim ve öğretim yolu ile bu hak ve özgürlüklere saygıyı geliştirmeye ve ulusal ve uluslar arası geliştirici önlemlerle gerek üye Devlet hakları, gerekse bu Devletlerin yargı yetkisi içindeki ülkelerin hakları arasında bu hak ve özgürlüklerin evrensel ve etkin biçimde tanınıp gözetilmesini sağlamaya çaba göstermeleri amacıyla tüm halklar ve uluslar için bir ortak başarı ölçüsü olarak bu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini ilan eder.

Madde 1- Her insan özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirine karşı kardeşlik anlayışıyla davranır.

Madde 2- Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet, doğuş ya da benzeri bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu Bildirgede öne sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir.

Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet altında ya da kendi kendini yönetmeyen bir ülke olsun , ister başka bir egemenlik sınırlaması bulunsun, bir kimsenin uyruğunda bulunduğu ülke ya da alanın siyasal, hukuksal ya da uluslararası statüsüne dayanılarak hiçbir ayrım gözetilemez.

Madde 3 -Herkesin yaşama ve kişi özgürlüğü ve güvenliğin hakkı vardır.

Madde 4- Kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; kölelik yada köle ticareti her türüyle yasaktır.

Madde 5- Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ya da ceza uygulanamaz.

Madde 6- Herkesin, nerede olursa olsun, yasa önünde kişi olarak tanınma hakkı vardır.

Madde 7- Herkes yasa önünde eşittir ve herkesin ayrım gözetilmeksizin yasa tarafından eşit korunmaya hakkı vardır. Herkes, bu Bildirgeye aykırı herhangi bir ayrımcılığa ve ayrımcılık kışkırtıcılığına karşı eşit korunma hakkına sahiptir.

Madde 8- Herkesin anayasa yada yasayla tanınmış temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna başvurma hakkı vardır.

Madde 9- Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.

Madde 10- Herkesin, hak ve hükümlülükleri belirlenirken ve kendisine herhangi bir suç yüklenirken tam bir eşitlikle bağımsız ve yansız bir mahkeme tarafından hakça ve açık yargılanmaya hakkı vardır.

Madde 11-1. Kendisine bir suç yüklenen herkes, savunması için gerekli olan tüm güvencelerinin tanındığı bir açık yargılanma yoluyla, yasaya göre suçluluğu kanıtlanana değin suçsuz sayılma hakkı vardır.

Madde 11-2. Hiç kimse işlendiği sırada ulusal yada uluslararası hukuka göre bir suç oluşturmayan herhangi bir eylem veya kusurdan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye suçun işlendiği sırada uygulanabilecek olan cezadan daha ağır bir ceza verilemez.

Madde 12- Kimsenin özel yaşamı, ailesi konutuna yada haberleşmesine keyfi olarak karışılamaz, şeref ve adına saldırılamaz. Herkesin bu gibi karışma ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.

Madde 13-1-1. Herkesin bir devlet sınırları içinde yer değiştirme ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır.

Madde 13-1-2. Herkes, kendi ülkesi de dahil , herhangi bir ülkeden ayrılma ve ülkesine dönme hakkına sahiptir.

Madde 14-1-1. Herkesin zulüm altında başka ülkelere sığınma ve sığınma olanaklarından yararlanma hakkı vardır.

Madde 14-1-2. Gerçekten siyasal nitelik taşıyan suçlardan ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı eylemlerden doğan kovuşturma durumunda bu haktan yararlanılamaz.

Madde 15-1-1. Herkesin bir uyrukluğa hakkı vardır.

Madde 15-1-2. Kimse keyfi olarak uyrukluktan yoksun bırakılamaz. Kimsenin uyrukluğunu değiştirme hakkı yadsınamaz.

Madde 16-1-1.Yetişkin erkeklerle, kadınların, ırk,uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir kısıtlama yapılmaksızın evlenme ve aile kurmaya hakkı vardır. Evlenirken, evlilik sırasında ve evliliğin bozulmasına ilişkin hakları eşittir.

Madde 16-1-2. Evlilik, ancak istekli eşlerin özgür ve tam oluruyla yapılır.

Madde 16-1-3. Aile, toplumun doğal ve temel birimidir ve toplum ve devlet tarafından korunur.

Madde 17-1-1. Herkesin, tek başına ya da başkaları ile birlikte, mülkiyet hakkı vardır.

Madde 17-1-2. Kimse keyfi olarak mülkiyetinden yoksun bırakılamaz.

Madde 18 – Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, din ya da inancını değiştirme özgürlüğünü ve din ya da inancını, tek başına ya da toplumca ve açık ya da özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve gözetim yoluyla açıklama özgürlüğünü içerir.

Madde 19 – Herkesin görüş ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak, karışmasız görüş edinme ve hangi yoldan ve hangi yoldan ve hangi ülkede olursa olsun bilgi ve düşünceleri arama,alma ve yayma özgürlüğünü içerir.

Madde 20-1-1. Herkes, barışçı toplanma ve dernek kurma hakkına sahiptir.

Madde 20-1-2. Hiç kimse bir derneğe girmeye zorlanamaz.

Madde 21-1-1. Herkes, doğrudan ya da özgürce seçilmiş temsilciler aracılığıyla ülkesinin yönetimine katılma hakkına sahiptir.

Madde 21-1-2. Herkesin, ülkesindeki kamu hizmetlerine eşit girme hakkı vardır.

Madde 21-1-3. Halkın istemi, yönetim otoritesinin temelidir. Bu istem, genel ve eşit, gizli ve özgür oya dayalı dönemsel ve gerçek seçimlerle belirtilir.

Madde 22- Herkesin, toplum bir üyesi olarak, toplumsal güvenliğe hakkı vardır. Ulusal çabalarla ve uluslararası işbirliği yoluyla ve her devletin örgütle kaynaklarına göre herkes onur ve kişiliğinin özgür gelişmesinin ayrılmaz bir öğesi olarak ekonomik, toplumsal ve kültürel haklarının gerçekleşmesi hakkına sahiptir.

Madde 23-1-1. Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.

Madde 23-1-2.Herkesin, herhangi bir ayrım gözetmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.

Madde 23-1-3. Herkesin kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır ve gereğinde başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmiş bir yaşam sağlayacak adil ve elverişli bir ücrete hakkı vardır.

Madde 23-1-4. Herkesin çıkarını korumak için sendika kurma veya sendikaya üye olma hakkı vardır.

Madde 24 – Herkesin, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve ücretli dönemsel tatiller dahil, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır.

Madde 25-1-1. Herkesin, kendisi ve ailesinin sağlık ve gönenci için beslenme, giyim, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır. Herkes; işsizlik, hastalık, sakatlık, dulluk, yaşlılık ve kendi denetiminin dışındaki koşullardan doğan geçim sıkıntısı durumunda güvenlik hakkına sahiptir.

Madde 25-1-2. Analar ve çocukların özel bakım ve yardım hakları vardır. Tüm çocuklar, evlilik içi ya da evlilik dışı doğmuş olmalarına bakılmaksızın aynı toplumsal korumadan yararlanır.

Madde 26-1-1. Herkes, eğitim hakkına sahiptir. Eğitim, en azından ilk ve temel eğitim aşamasında parasızdır. İlköğretim zorunludur. Teknik ve mesleksel eğitim herkese açıktır. Yüksek öğretim yeteneğe göre herkese eşit olarak sağlanır.

Madde 26-1-2. Eğitim insan kişiliğini tam geliştirmeye ve insan haklarına temel özgürlüklere saygıyı güçlendirmeye yönelik olmalıdır. Eğitim, tüm uluslar, ırklar ve dinsel gruplar arasında anlayış, hoşgörü ve dostluğu özendirmeli ve Birleşmiş Milletlerin barışı koruma yolundaki etkinliklerini daha da geliştirmelidir.

Madde 26-1-3. Ana Babalar çocuklarına verilecek eğitimi seçmede öncelikle hak sahibidir.

Madde 27-1-1. Herkes, topluluğun kültürel yaşamına özgürce katılma, sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılma ve bundan yararlanma hakkına sahiptir.

Madde 27-1-2. Herkesin yaratıcısı olduğu bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının

korunmasına hakkı vardır.

Madde 28 – Herkesin bu bildirgede ileri sürülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşeceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.

Madde 29 -1-1. Herkesin, kişiliğinin özgürce ve tam gelişmesine olanak veren topluluğa karşı ödevleri vardır.

Madde 29 -1-2. Herkes, hak ve özgürlüklerinin tanınması ve bunlara saygı gösterilmesinin sağlanması ve demokratik bir toplumda genel ahlak ve kamu düzeniyle genel gönenç gereklerinin karşılanması amacıyla yasayla belirlenmiş sınırlamalara bağlı olabilir.

Madde 29 -1-3. Bu hak ve özgürlükler hiçbir koşulda Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı olarak kullanılamaz.

Madde 30 – Bu bildirgenin hiç bir hükmü, herhangi bir devlet, grup ya da kişiye, burada ileri sürülen hak ve özgürlüklerden herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi birinin yok edilmesini amaçlayan herhangi bir etkinlikte ve eylemde bulunma hakkını verir biçimde yorumlanamaz.

Derleyen : Mehmet Sungur

İnternet, Resim ve biz…?

İnternet hakkında ne kadar bilinçliyiz ?

 Mehmet SUNGUR

Bizi neler teşvik ediyorda…(?)  biz Çocuklarımızın plajda, banyoda çekilmiş resimlerini internette yayınlıyoruz ?

Eşimizle bikini veya mayolu çekilmiş resimlerimizi yayınlamaktan „gurur“ duyuyoruz.

İnternetin çok derin bir hafizaya sahip olduğunu biliyormuyuz ?

Bizim unutmak istediklerimizi onun unutmayacağını öğrendik mi ?

Sildiklerimizin bir geçici önlemden başka birşey olmadığı bizi rahatsız etmiyor mu ?

…. bir çok soruya, bir o kadar cevap bulunabilinir.!

Kabul ediyorum… yeni olan herşey cazibeli, çekici olabilir.(?)

Hassas bir konu olduğu için; bende bu konuyu sayfamda yazıyorum ve bazı bilgiler vermeye çalışıyorum.

Bugün yine bu konuyu işleme isteğim, bazı sitelerde okuduğum yorumlardan edindiğim intiba ile yeniden canlandı… diyebilirim.

Bazı yorumcu arkadaşlar diyorlar ki;

…bu olaylar geçmişte de vardı, ancak iletişim olmadığı için duymuyorduk. Çok doğru söylenen bir tespittir, itirazım yok.

Ancak..!  gelişen teknolojinin  iyi ve kötü taraflarını anlamanın, görmenin bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız.

Şimdi böyle bir tesbitle ortaya iki kavram çıkmaktadır.

Birincisi;.. hırsızlara fırsat vermemeliyiz, ön önlemleri almalıyız, tıpkı tatile giderken evin kapısını kilitlediğimiz gibi; hırsız girmesin diye. Fırsatlar hırsız üretebilir düşüncesi bizi temkinli olmaya zorlamalıdır.

İkinci kavramı düşünürsek ?.. bu dahada farklı bir ortam sergiliyor.

Biz geçmişte…”iletişim olmadığı“ zamanlarda kendi resimlerimizi bahçe duvarının dışına asıyormuyduk ? onlar sadece bize ait değillermiydi ?… onları sadece ve sadece inandığımız, güvendiğimiz insanlarla paylaşmıyormuyduk ??

Biz geçmişte…çocuklarımızın resimlerini okulun duvarına, caminin minaresine veya köy kahvesinin panosunamı asıyorduk ?

Ben böyle bir şey hatırlamıyorum, hatırlayan varsa lütfen söylesin..!

Şimdi ne oldu, ne değişti ki biz bu davranışlarımızda bir sakınca görmüyoruz ? Yoksa konuyu  anlamakta zorlukmu çekiyoruz ? Eğer öyleyse basın eğitici sorumluluğunu yapmakta aciz kalıyor demektir.

İnternet henüz yeni oluşan bir teknolojidir, bize faydalı olduğu kadar zararlı olabileceğini de sürekli göz önünde bulundurmalıyız.

Bu yeni teknolojiler uzakları yakınlara getirmekle bizlere yeni olanaklar veriyor. Ancak yakınlarında mesafesi olmalıdır düşüncesi bizi hiçbir zaman bırakmamalıdır.

Böyle piskopotları cezalandırmak en uygun bir adalet olabilir; ancak böyle miskin, terbiyesi olmayan insanlara o firsatı verenler, çocuklarının resimlerini çarşaf çarşaf sitelerde yayınlayanlar onlardan dahamı suçsuz ? Sorumluluklarının ne olduğunu biliyorlarmı ? bir anne veya baba olarak omuzlarında taşıdıkları yükün ağırlığının, sorumluluğunun farkında değillermi ?…. daha birçok sorular ve kavramlar, saymakla bitmiyecek kadar fazla…(?)

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur

Neler görmüş bu Memleket

Bu gün yine eskilere takıldım, yaşım ile eş olan  yakın tarihimize. Neler gördük şu güzel Anadolu muzda. Kimileri konuşamadığı için, kimileri “fazla” konuştuğu için prangalara vuruldu.

Şükür bu günümüze derken (?)… bize verilen imkanları bizden daha çok hak edenlere neden verilmemişti diye üzülürüm. Kolaymı öyle… insanı konuştuğu için Memleketinden kovmak.

Kolaymı öyle(?) … konuştuğun için kovulmak, uzaklaştırılmak doğduğun Vatanından diyarı gurbetlere savrulmak.

Bu acı veren geçmişimizi bir çok vatandaşımız ortaklaşa paylaşmışlardır, hepsi farklı duygularla bir yerlere bir şeyleri not etmişdir; bu acılı günleri paylaşanlardan biriside Edebiyatımızın güçlü kalemi Nazim Hikmet Ran dır.

Otobiyografi sini  bir şiirle dile getiren büyük üstad Nazim Hikmet , kendisini ve trajik yaşamını nasıl anlattığını her okuduğumda kendimi bir büyük yoksulluklar diyarında hissederim.

Bu gün bu hissettiklerimi ve Nazim Hikmet , alttaki satırları yazarken neler hissettiklerini anlayabilmek için… insan kendisini bir an olsun onun oturduğu masada oturabilmeli, tutduğu kalemin mürekkebinin kokusunu hissetmelidir….

…buyurun !

Saygılar Sevgiler, her şey gönlünüzce olsun

Mehmet Sungur

——————–

Nazim Hikmet Otobiyografi

1902′de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşında Halep’te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova’da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim
kimi insanlar otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin

hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir

otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de
otuz altımda yarım yılda geçtim dört metrekare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag’dan Havana’ya

Lenin’i görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924′te
961′de ziyaret ettim anıt kabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951′de bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52′de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo’ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın

içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21′den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falına baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye’mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam de şart değil
başbakan falan olacağım da yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın
sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir

(11.9.’61 – Doğu Berlin)

Unutulmayanlar… Ahmet Arif

Sevgililer gününü arkada bıraktık. Gelecek sevgililer gününe kadar kim bilir her birimiz neler neler yazmıyacağızki; o “kahrolası” sevgiler için. Bazen düşlerimizde, bazen çalışırken dize yaptıklarımızı kağıtlara aktarmakta acele edeceğiz. Sonra onları beğenmiyeceğiz, çöp kutusuna fırlatıp yeniden bir şeyler yazmaya başlıyacağız.

Ah o sevgi… ruhlarımızı her gün kemiren, dostu düşmanı olmayan o kahrolası sevmek yokmu!  … insan oğlu var olduğundan beri onun uğruna neler yazmadı ki.

Bazen dost dost diye bağırdı, bazen ah yarim, bazen de uğruna dağları deldi çölleri geçti; o kahrolası sevda uğruna neler yapmadı ki (?)

Kerem Aslı’sına Mecnun Leyla’sına kim bilir hangi duygularla yazmıştır; kim bilir hangi his ve hasret duygularıyla ; -Memleketim- şiirini yazmıştır Nazim Hikmet Ran. Neler hissetmiştir Nazim… Davet şiirini dize yaparken; kim bilir ?

Kim bilir ki o… Nazim Hikmet Ran, büyük üstat Anadolu sevdasını uzaklardan… çok uzaklardan dile getirdiği zaman;… ben onun yerinde olmak istemezdim, istemezdim.. çünkü o günleri düşünürken dahi soğuk ve ruhu olmayan bir zindanda kendimi hissediyorum.

Neler hissetmiştirki; Senin için Prangalar çürüttüm diyebilmiştir Ahmat Arif. Ben bu şiiri hep okuduğumda kendimi bu dünyalardan çok uzaklarda hissederim. Bana farklı duygular yaşatan bu şiiri Siz ler için buraya alıyorum ve Siz’leri Siz’lerle yalnız bırakıyorum.

Kalın sağlıcakla

Mehmet Sungur 15.02.2011 23:49:18

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM

Seni anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.
Ard- arda kaç zemheri,
Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya…
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana…
Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara.
Akan yıldıza.
Bir kibrit çöpüne varana.
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.
Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamdan,
Bir kadeh, bir cigara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni…
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini…

Yazar : AHMED ARİF

Sevgililer Günü Hakkında

Mehmet SUNGUR


Yazıma başlamadan;

Bugün Peygamber efendimizin doğum günü olması nedeniyle, tüm İslam aleminin Mübarek kandilini kutlarım ve bu  gecenin hayırlı olmasını yüce Allah’tan niyaz ederim!

*********

Sevgililer Günü Hakkında ne kadar bilgiliyiz?

Ülkemizde her yıl „kutlanmakta“ olan Sevgililer günü hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz. Belki bir çok vatandaşımız bunun nerde ve ne zamandan beri kutlandığını bilmiyordur. Bilen lerse konuyu ya ciddiye almıyor, ve yahutta Sevgililer gününü kutluyor.

Her Vatandaş bu veya buna benzer günleri kutlamakta özgür ve serbesttir. Benim amacım sadece bu kutlama günü hakkında biraz  bilgi vermektir; yakın zamana kadar Kültürümüzde olmayan bir gelenek olmasınıda hatırlatmakta fayda vardır diye düşünüyorum.

Mehmet Sungur

Hıristiyan  inancında; Sevgililer Günü

Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gün. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi’nin inanışına dayanan bu gün,  Valentine  ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda “Aziz Valentin Günü” (İngilizce:  St. Valentine’s Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi,  Batı  medeniyetlerinde  hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.

Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir.  Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.

Tarihçe

Şubat ayı bereket festivalleri

Şubat ayı ortasının aşk ile ilişkisi antik çağlara dayanmaktadır. Antik Yunan takvimlerinde, Ocak ayı ortası ile Şubat ayı ortasının arasında kalan zaman Gamelyon  ayı olarak adlandırılmıştı ve  Zeus  ile  Hera’nın kutsal evliliğine adanmıştı.

Antik Roma’da  15 Şubat, bereket tanrısı  Lupercus’un onuruna,  Lupercalia

günü olarak kutlanmaktaydı. Bu günde, Lupercus’un din adamları tanrıya keçi

kurban ederlerdi. Daha sonra kafalarının üstüne koydukları bir parça keçi

derisi ile Lupercus’u simgeleyerek,  Roma  sokaklarında koşturup,

karşılaştıkları herkese dokunurlardı. Genç kızlar gönüllü olarak ileri atılır ve

bereket tanrısının dokunuşundan paylarını almaya çabalarlardı. İnanışa göre bu dokunuş sayesinde doğurganlıkları kolaylaşacaktı.

Lupercalia bayramının arifesi olan 14 Şubat’ta genç erkeklerin genç kızların isimleri yazılı kura çekerek bayram boyunca ‚çift’ olma alışkanlığı vardı. 469’da Papa bu gayri-Hıristiyan bayramını yasaklayarak sadece kura çekilişine izin verdi. Ancak artık kuralarda kızların değil azizlerin isimlerini yazılıydı.

Valentine

1908  tarihli  Katolik Ansiklopedisi’ndeki eski şehitler listesinde, 14 Şubat gününe kayıtlı, inancı yüzünden öldürülmüş üç tane Aziz Valentine geçmektedir:

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı tarihi dökümanlarda hiç geçmemektedir ve kimi tarihçilere göre sadece bir efsanedir. Valentine’nin onuruna kutlama günü,  14 Şubat 496  yılında Papa Gelasius tarafından ilan edilmiştir.

1969 yılında kilise takviminden Aziz Valentine gününü çıkarmıştır.

Orta Çağ

Romantik aşk ile Valentine arasındaki bağlantı ilk olarak  14. yüzyıla ait kaynaklarda görülmektedir. 1381 tarihli Parlement of Foules adlı kitaba göre, Fransa’da ve  İngiltere’de 14 Şubat geleneksel olarak kuşların çiftleşme günü olarak bilinmekteydi. Günün bu özelliğinden dolayı sevgililer birbirlerine güzel sözler yazan notlar vermekteydi ve bu notlarda birbirlerine Valentine diye hitap etmekteydiler.

Hıristiyan  olduğu için öldürülmüş din adamı Valentine ile romantik aşk arasındaki ilişkiyi anlatan efsanelerin 14. yüzyılda ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bu efsanelerde geçen başlıcaları şöyledir:

  • Valentine, öldüreleceği günden bir gün önce gardiyanın kız kardeşine „Valentine’ninden“ imzalı bir aşk notu vermişti.
  • Romalı askerlerin evlenmesinin yasak olduğu dönemlerde; gizlice evlenmelerine yardım etmişti.

Günümüzde Sevgililer Günü

14 Şubat, 1800 yıllarda Amerika’lı Esther Howland’ın ilk Sevgililer Günü kartını yollamasından bu yana çok sayıda insanın kutladığı toplumsal bir olay olmuştur. Bunun doğal sonucu olarak olayın ticari yönü çok fazla önem kazanmış, sevgililer günü tüm dünyada ticaretin canlandığı bir dönem haline gelmiştir.

Sevgililer günündeki en yaygın uygulama eşe ya da sevgiliye verilen karttır.

Bu kartlara sevgi mesajları, aşk şiirleri vs. yazılır.

Özellikle batı medeniyetlerinde, sevgilisi olmayanlar hoşlandıkları kişilere kart gönderir. Alıcı kişi, içinde genellikle  „Sevgilim olur musun?“ yazan bu imzasız kartın kimden geldiğini bulmaya çalışır. Sevgililer gününde hemen herkes sevgililerine veya eşlerine bu günün ruhu ile bütünleşen, karşı tarafa sevgilerini anlatan hediyeler verir. Bu hediyelerin başında  çiçekler ve çikolata gelir.

Sevgililer Gününü çiftler genellikle başbaşa geçirirler. Başbaşa gidilen romantik bir yemek, ya da evde hazırlanan romantik bir sofra en yaygın kutlamalardandır.

Çiftler, Sevgililer Günü’nün gecesinin de özel olması için çaba gösterirler. Kimi çiftler, bu güne has, cinselliği ön plana çıkarıcı kıyafetler ve iç çamaşırları alırlar. En çok tercih edilen renk, tutkuyu sembolize eden kırmızıdır.

Bunların yanı sıra, Sevgililer Günü çok sayıda evlenme teklifinin de gerçekleştiği bir gündür.

Dünyada sevgililer günü

Hristiyan kökenli bayramlardan biri olduğu için bir çok müslüman ülkesinde hoş karşılanmamaktadır. Suudi Arabistan’da resmi olarak da kutlama etkinlikleri ve İslami olmayan bu Hristiyan Bayramının kutlanmasında kullanılan ürünlerin satışı ülkede yasaklanmıştır.

Kaynak:

  • İngilizce Wikipedia

Derleyen: Mehmet Sungur 14.02.2011


Mübarek gitti; “Mübarek” olsun..!

Mehmet Sungur

Hüsnü Mübarek istifa etti, Şimdi ne olacak?

Uzun bir tarihe ve yüklü bir Kültüre sahip olan Mısır halkı 32 yıllık bir süreden sonra Hüsnü Mübarek’ten kurtuldu(mu)? İnşallah öyle olur, başka Mübarek’ler yerini almadan istenilen hedefe ulaşılır.

Mısır, Arap Dünya’sının önemli bir devleti olduğu inkar edilemez. Ancak yakın tarihinde bu önemli pozisyonunu kullanamamıştır. Despot bir yöneticinin Olağanüstü hal yönetiminin esiri olmuştur. Tabii ki batı desteğiyle. Batılılar bir dalda iki kuş görmeden taş atmaz olduklarına göre, şimdi ne olacak ?

Asıl sorulacak olan soru; Batılı devletler bu durumu nasıl değerlendirecekler ve kendi çıkarlarını nasıl yeni rejimle aynı çatı altında uyumlu bir duruma koyabilecekler. Çünkü, Batılılar öyle kendileri için var olduğunu iddia ettikleri; kendi tabirleriyle söylemek lazimse; Batılı değerler (Westliche werte) çıkarlarının tehlikeye girdiği zaman o kadar ciddiye almazlar, hatta onları bin bir türlü beceriyle ihlal edebilirler. Örnek verecek olursak; bunu Filistin’de Irak’ta ve Afganistan’da görebiliriz. Onlar gerçek anlamda kendilerinin koymuş oldukları değerlerin nöbetçisi olsalardı (?) bu gün orta doğuda çoktan barış ve huzur olurdu… ve bunun yanında ayrıca İran konusunda daha farklı bir politika izlerlerdi.

Mısır halkı bu önemli ve tehlikeli dönemde çok dikkatli olmalıdır. Asker geçici olarak idareyi ele alması doğrudur diye düşünüyorum, tabii geçici olarak. Ayrıca İsrail’in tutumu merak edilecek unsurların başını oluşturuyor.

Bilinmesi gereken diğer bir hususta, ABD ‘in tutumu ne olacaktır. Çünkü Amerika artık eskisi gibi orta doğuda nüfuz sahibi olamayacağını biliyordur, bu durum ABD’yi hırçınlığa iter mi?… bilinmez. Yeni hükümet dengeli bir politika uygulamakta çok dikkatli olması;… zorunlu olması gereken adımların başında gelmelidir. Hırçın bir Amerika yaralı bir boksöre benzer, ve yumruklarının hedefini seçmekte zorluk çekebilir. Ayrıca Fransa, İngiltere ve Almanya, bir başka deyişle Avrupa, Süveyş kanalının kapanabileceğini düşünmek dahi istemezler, çünkü Avrupa’nın Enerji ihtiyacı sekteye uğradığında yaralı Kaplan olmaktan çekinmezler… yaralı Kaplanları hepimiz çok iyi tanırız; Tarih bunu bizlere çok defa öğretmiştir.

Aydınlık günlerin Mısır halkının geleceğine ışık tutabilmesi, yeni oluşturacakları rejim’in kendileri için en iyisi olması umuduyla; “Mübarek” olsun….Kutlu olsun…!

Kalın Sağlıcakla

Mehmet Sungur

12 Şubat 2011 Cumartesi